İLKE ATİK TAŞKIRAN
Merhamet medyadan öğrenilebilir mi?
İLKE ATİK TAŞKIRAN
Ülke olarak çok acılı ve kaygı dolu günlerden geçiyoruz. Okullarımızda yaşanan vahşet olaylarının ardından topluca bir sorumlu bulmaya çalışıyoruz. Ortak sorumuz:
“Bu çocuklar bunları nereden öğreniyor?”
“Kim bu vahşetlerin sorumlusu?”
Cevabını da düşünmeden, bir çırpıda veriyoruz. Dizilerden, sosyal medyadan, dijital dünyadan. Bu cevap rahatlatıyor, bir yandan çoğunluğu. Çünkü sorumluluğu üzerimizden atıyor ama yeterince doğru mu?
Çocuklar sadece seyrettikleri içeriklerden dolayı mı kötü oluyor?
Yoksa toplumsal olarak her yerde bunların normal kabul edilmesiyle mi şiddeti sıradanlaştırıyorlar?
Tüm sorumluluk medyanın olabilir mi?
Sosyal medya veya televizyon içerikleri gerçekten berbat ve bilimsel olarak da çocuklar üzerinde etkileri çokça araştırmayla ispatlanmış durumda. Bir şeyin tekrar tekrar gösterilmesi, onun zihinlerdeki ağırlığını değiştiriyor. Şiddet, aşağılama, öfke… Eğer sürekli akışın içindeyse, olağanlaşıyor. Bu içerikler kesinlikle bir süzgeçten geçmeli ancak; sadece medya platformlarını doğrudan bu konunun sorumlusu ilan etmek, çözüm kısmını da zorlaştırıyor.
Algoritmalar ahlaki değerleri gözetmez. Onlar sadece çalışır. Daha çok izlenen, daha çok paylaşılan, daha çok tepki çeken neyse onu büyütür; gerçek şu ki iyilik yavaş yayılır. Kötülük viral olur. Ama bu durum algoritmanın kararı değildir; onu daha çok seyretmeyi tercih eden kullanıcıların kararıdır.
Çocuk dünyayı evinin gözünden görür!
Bir çocuk ekranla ilk temasını aslında evde kurduğu ilişki üzerinden anlamlandırır. Evde nasıl konuşuluyorsa, dünyayı da öyle duyar. Evde nasıl davranılıyorsa, dışarıyı da öyle okur.
Merhametsiz bir dilin hâkim olduğu bir evde büyüyen çocuk, ekranda gördüğü sertliği yadırgamaz. Çünkü zaten tanıdıktır.
Sürekli kurnazlığın, işini bilmenin, kısa yoldan kazanmanın övüldüğü bir ortamda büyüyen çocuk, dürüstlüğü bir değer değil, bir risk olarak görmeye başlar.
Çocuk, evde normal olanı merkeze alır ve ekranda gördüğünü onunla karşılaştırır. Eğer evde öfke normalse, televizyondaki şiddet abartı değil, tanıdık olur. Eğer evde saygı normalse,
aynı içerik rahatsız edici hale gelir. Yani ne izlediğini yorumlayabilmesi, evde gördüğü normalle birebir ilişkilidir.
Avcı olacaksın deyip melek yaratamayız
Bunların yanında bir de toplumsal olarak işlenmiş olan çocuk yetiştirme reflekslerimiz var. Onları zorlu hayat koşullarına hazırlamak, güçlü olmalarını sağlamak için, korkularımızın tetiklediği söylemlerimiz.
“Hayatta kalmak istiyorsan kimseye acımayacaksın”
“Biraz uyanık olacaksın, yoksa seni ezerler."
“İyi niyetliler kaybeder”
“Bu kadar duygusal olma…”
İyiliği çoğu zaman saflık, merhameti zayıflık, dürüstlüğü kaybettiren bir özellik gibi kodluyoruz çocuklara. Sonra da çocukların neden sertleştiğini sorguluyoruz. Biz yetişkinler olarak kendi iç dünyamızı dönüştürmeden, çocuklardan başka bir dünya kurmalarını bekliyoruz.
Sorumluluk tek bir aktörün olamaz
Merhametli, iyi kalpli, hoşgörülü çocuklar yetiştirmek, üçlü bir yapının doğru inşasıyla olabilir ancak. Aile, eğitim, medya.
Bu üçünden birini suçlayarak hiçbir şeyi çözemeyiz.
Dizileri kaldırmak yetmez.
Sosyal medyayı yasaklamak yetmez.
Okullarda değerler eğitimi vermek de tek başına yetmez.
Sorumluluk tek bir aktörün değil, toplumsal bir zincirindir.
Eğitim sistemi çocuğa doğruyu anlatabilir.
Medya doğruyu gösterebilir.
Ama aile doğruyu yaşatmıyorsa, o bilgi havada kalır.
Eğer biz gerçekten şu fikre ikna olursak ve bunları her yerde inanarak yaşatmaya karar verirsek:
Hayatta kalmak için kötü olmak zorunda değiliz.
Güçlü olmak için acımasız olmak zorunda değiliz.
Başarılı olmak için başkasını ezmek zorunda değiliz.
İşte o zaman değişim başlar.
Merhamet gerçekten öğretilebilir mi?
Evet. Ama bu bir dersle değil, bir atmosferle olur.
Kırılgan görülmekten, kaybetmekten, iyi bir insan olmaktan korkmayalım. Hayatta kalmaya değil artık, nasıl bir hayat kurduğumuza odaklanalım. Merhameti yeniden güçlü, iyiliği yeniden değerli, dürüstlüğü yeniden mümkün kılarak bu döngüyü kıralım. İlk olarak, çocuklarımızın iyi olmaya cesaret edebilecekleri bir ortamı evlerimizde yaratalım.
İlke Atik Taşkıran, lisans eğitimini Ankara Üniversitesi İstatistik Bölümü’nde, yüksek lisans ve doktora eğitimini ise Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Anabilim Dalı’nda tamamlamıştır. Dijitalleşen medyanın toplumsal etkileri üzerine akademik çalışmalar yürütmektedir. Stratejik iletişim, medya okuryazarlığı ve içerik geliştirme alanlarında hem saha uygulamaları hem de akademik katkılar sunmaktadır.
Kurucusu olduğu iletişim ajansında Marka & İletişim Direktörü olarak görev almakta ve stratejik iletişim projelerine liderlik etmektedir. İletişim yönetimi alanında 15 yılı aşkın deneyime sahip olan Taşkıran, birçok sektörde iletişim kampanyaları tasarlamış; ayrıca içerik üretimi, görsel hikâyeleştirme ve stratejik anlatı tasarımı konularında çalışmalar yürütmüştür.
İnternetsiz bir dünya kuruluyor
14 Nisan 2026 Salı 00:10Çocuklar ve sosyal medya: Yasaklar sorunu çözer mi, derinleştirir mi?
07 Nisan 2026 Salı 00:20Gücün sınır arayışı: Yapay zeka davaları ne anlatıyor?
31 Mart 2026 Salı 00:10Yapay zeka üretir, insan var eder
24 Mart 2026 Salı 00:15İnsan zihni bir klasöre sığar mı?
17 Mart 2026 Salı 00:15Savaş, Silikon Vadisi’nin en karlı müşterisi
10 Mart 2026 Salı 00:20Sıradaki veri: Düşünceler ve rüyalar
03 Mart 2026 Salı 00:10150 yıl yaşamak: Rüya mı, kabus mu?
24 Şubat 2026 Salı 00:10Yapay zeka otoriteleri binalarını terk ediyor
17 Şubat 2026 Salı 00:20Çalışma hayatında yeni güç: Robot patronlar
10 Şubat 2026 Salı 00:10