Yine yeniden muhalefetsizlik

SEDAT BOZKURT


Siyaset için en klişe tespitlerden birisi de demokrasinin temelinin iktidar değil, muhalefet olduğudur. Her rejimin bir iktidarı vardır ama muhalefeti yoktur. Muhalefetin tek başına varlığı da o rejimi demokratik yapmaz. Muhalefet, özgürce örgütlenip hareket edebiliyor mu? Kriter budur.

Sadece siyaset adına yapılan örgütlenmelerden söz etmiyorum. Sendikal, meslek odaları ve sivil toplum örgütlerinin de hem özgürce örgütlenmeleri hem de itirazlarını, taleplerini özgürce dile getirecekleri geniş alanlarının bulunması gerekir. Demokrasi mücadelesinde tüm bu örgütler karşılarına siyasi iktidarı alırlar, mücadeleyi ona karşı verirler. Dünyadaki demokrasi de böyle inşa edilmiştir. Bakmayın siz adlarına “sivil toplum kuruluşları” diyerek Galata Köprüsü üzerinde Gazze mitingi yapan organizasyonlara. İktidarı tek başına temsil eden Cumhurbaşkanının oğlunun konuştuğu, damatlarının da hem katılım çağrısı yaptığı hem de katıldığı toplantıyı organize eden örgütlere sivil toplum kuruluşu denilemez. Ayrım bu kadar nettir.

Türkiye’de bugün muhalefet görevini, üye sayıları veya aldıkları oy itibariyle küçük olarak tanımlanabilecek siyasi partiler, sendikalar, meslek örgütleri ve sivil toplum örgütleri üstlenmiş durumdadır. Bu, siyasetin halktan ne kadar koptuğunun da önemli bir göstergesidir.

Aynı tablo tam da 12 Eylül darbesi sonrasında yaşanmıştı. Ülkede, toplumsal muhalefete önderlik edecek bir politik yapı tam 43 yıldır ortaya çıkmadı. Aslında SHP bir dönem bu görevi üstlendi. Ama onu da hemen iktidar ortağı yapıp, devletin yanına çekerek “ehlileştirdiler.” Ardından CHP ile birleşti, Deniz Baykal’ın genel başkan olmasıyla tüm politik etkisi kırıldı, hatta baraj altı kaldı.

CHP, Türkiye’nin en eski partisi, politik kimliğini oluşturan hikâye de Türkiye’nin hikayesidir. Bu nedenle, eksik kalması, etkin olamaması doğal olarak seçmen kitlesi tarafından eleştirilme nedenidir.

Türkiye’de Ocak 2024 itibariyle tam 139 parti bulunmakta. Bunlardan sadece 36’sı seçimlere katılma yeterliliğine sahip. Yani 103 parti bir nevi tabela partisi. Türkiye’de parti kurmak çok kolay. Nitelikleri uygun 30 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir araya geldiği zaman parti de kurulmuş oluyor. Mesele bundan sonra başlıyor. O 30 parti kurucusu bir daha bir araya gelemeyince, mesele Anayasa Mahkemesi’nin önüne gidiyor ve partinin hukuki varlığı sona eriyor. Son 2 ayda Yeni Dünya Partisi, Değişim ve Demokrasi Partisi, Yeniden Birlik Partisi, Uyanış Partisi, Türkiye Yaşam Partisi ve Yeni Yol Partisi hukuken mahkeme tarafından bitmiş sayıldı. Değişim ve Demokrasi Partisi, meseleyi anlayabilmek için iyi bir örnektir. Genel başkanı ile üyeleri 2022 yılında Milli Yol Partisi’ne katılmış. Yani Anayasa Mahkemesi’nin hukuki olarak varlığını ortadan kaldırdığı partinin hiçbir üye ve yöneticisi yokmuş. Pek çok partinin üye sayısı 30 ile 60 arasında.

Yine muhalefetsizlik

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Maliye ve Hazine Bakanı Mehmet Şimşek’in IMF politikalarını anımsatan sıkı para politikalarını aşamıyor. Seçime giderken ilk kez kasayı ardına kadar açamadı. En azından emekliler için. Seçimin yerel olmasının da bunda payı vardır doğal olarak. Zaten kasayı ardına kadar açsa da içinde para yok. Cumhurbaşkanı kendi ödeneğini yüzde 122 oranında arttırırken en düşük emekli maaşını yüzde 33 arttırdı. Arttırdığı para miktarı da sadece 2 bin 500 lira. Diğer emeklilere yapılan zam oranı ise memurlar için yüzde 49 diğerleri için yüzde 42. Ve ülke en az 3-4 yıl bu ekonomik koşullarda yani alım gücü hayli düşmüş, yoksulluğun çok arttığı koşullarda yönetilecek.

Muhalefetsizlik başlığıyla birkaç yazı kaleme almıştım. Bu yazıyı da oraya bağlayacağım. 14- 28 Mayıs sonrasında muhalefet çökmekle kalmadı, aynı zamanda da büyük bir savrulmanın içine girdi. İyi Parti’deki savrulmayı uzun uzun tahlil etmek lazım. Kurduğu siyasetin neye karşılık geldiği biraz karışık. Ama anlatamadıkları niyetleri politik olarak tartışmalı; “CHP’ye seçmen kaptırmamak için CHP’yi eleştireyim, bana gelecek seçmeni ürkütmemek için AKP ve MHP’yi eleştirmeyeyim”. Bu strateji siyasetin doğasına aykırıdır ve İyi Parti’yi biraz da Meral Akşener’in bilinçli tercihiyle iktidarın yanına götürür. Çünkü İyi Parti’de, iktidarın yanında yer alma ihtimalinin heyecanlandırdığı ve politik yörünge olarak iktidarın yanında olmayı seven pek çok siyasetçi mevcut.

CHP’nin durumu da hayli sıkıntılı. Baykal’ın 1988 yılındaki kurultay sloganları “değişim ve yeni CHP” idi. 1999 yılı seçimlerinde baraj altında kaldı. Aynı sloganlar 25 yıl sonra dillendirildi ve partiyi, içinde daha çok eski isimlerin yer aldığı yeni bir kadro yönetiyor. En önemli iddiaları ön seçim olmasına karşın ön seçim yerine, genel merkez kararıyla belediye başkan adayları belirleniyor. Ön seçim yerine anket yapılıyor. Ön seçime zaman bulunamazken anketlere zaman bulunuyor. Ya da belediye meclisi üyelikleri için ön seçimin yapılabileceği teşkilatlara bildiriliyor. DEM Parti’nin yaptığını 100 yıllık bir parti yapamıyor ve tabanından, ön seçimden, kurultaydaki değişim için en büyük iddiası olan demokratik yöntemden kaçınıyor. Ön seçimin çok sağlıklı olmadığına ilişkin hayli deneyim de var CHP tarihinde. Bunun da önlemini almak mümkün. Ön seçim, son altı aydan önce kayıtlı üyelerle yapılsaydı sıkıntı büyük ölçüde giderilirdi. Çünkü kurultayı bu vaatle kazandınız. Bazen ön seçimi aşan kararlar almak durumunda kalabilir parti yönetimleri. Ama bunu çok rahat tabanına anlatır.

CHP‘de uzun süredir var olan, belediyelerin parti yönetiminde etkin olması meselesi artık meşru bir yöntem haline getiriliyor. (Muhtelif iddiaların odağındaki İstanbul’da bir ilçe belediye başkanı en garanti başkan adayı olarak görülüyor. Nedeni birkaç kurultay delegesini etkileyebilmesi ve kurultayda aldığı tavır) İçine kapanan, tek meselesi, özellikle atamayla belirlenen belediye başkanlıkları olan CHP’de çok ciddi, partiyi ve yerel seçimler sürecini yönetememe hali var. Bu da Erdoğan’a konforlu bir siyaset yapma alanı kazandırıyor. Anayasasız ülke yönetimi, kaynakların emekli ve emekçiler yerine yandaş sermayeye aktarımı hep bu alanda üretiliyor.

CHP’de hep çok seslilik vardı. Çok başlılık bir kez SHP’de Baykal ile yaşandı ve parti o günden sonra bir türlü derlenip toparlanamadı. 2019 yerel seçimlerinde sağlanan başarının birkaç nedeni vardı. İlk başta sürecin iyi yönetilmesi gelir. Sadece aday belirleme süreci değil resmi ittifaklar ile yörüngede olması gereken ittifaklar da politik olarak sıkıntı yaratmayacak biçimde yönetildi. Şimdi CHP aday belirleme toplantılarını sürekli erteliyor. Adayların nasıl ya da hangi yöntemle belirleneceği, niteliklerinin ne olacağı da kocaman soru işareti.

2019’da da atama belediye başkanlıklarında hatalar yapılmıştı. Kontenjanlar dağıtılmıştı. Hepsinin nasıl yanlış olduğu net ortada. Ama bu durumdan ders çıkarılarak “değişim” gerçekleştirilmiyor. Tam tersine ilçe belediye başkanlıkları yerine bir nevi bürokratik atamalarla “şube başkanlıkları” oluşturuluyor. Hatay’daki anket sonuçları dikkate alınıyor, Eskişehir’de alınmıyor. İstanbul’da büyükşehir adayının talepleri yerine getiriliyor, Ankara’nın adayına, ilçe belediye başkan adayı tespitinde görüş bile sorulmuyor.

Aday belirlemede en çok tartışma yaşanan Hatay’da “kazanamayacak ama en çok oy alacak aday” söylemi politik olarak büyük hatadır. Orada devleti arkasına alarak ihtimal pazarlayarak avantaj sağlayacak bir iktidar adayı olacaktır. Bu doğru. Ama cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan ile Kemal Kılıçdaroğlu arasında oy oranı farkı sadece binde 16’dır her şeye rağmen.

Bir kez daha muhalefetin yaptığı hatalarla kaybedilen seçimlere tanıklık mı yapacağız acaba? Tablo biraz öyle galiba…

Önceki ve Sonraki Yazılar
SEDAT BOZKURT Arşivi
SON YAZILAR