Başsavcılığın Kaftancıoğlu işlemi: Hukuk sistemi o sarı öküzü vermeyecekti

Olacağı buydu; O ülkenin Cumhurbaşkanı, Meclis’te onaylanmış bir uluslar arası sözleşmeden “çekiliyorum” deyince, ülkenin hakimi “Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamıyorum” dediği halde Adalet Bakanlığı’na Bakan Yardımcısı olarak atanınca olacağı buydu. Yargıtay Başsavcılığı da “Kaftancıoğlu, sana siyasi yasak getiriyorum” derdi.

Ve ne yazık ki; o ülkenin ana muhalefet partisi, kendisine İstanbul seçimlerini kazandırmış bir teşkilatının başındaki Canan Kaftancıoğlu’na Yargıtay savcısının yaptığı bu “işlem” için “Bir dakika, sen bunu hangi yetkiye dayanarak yapıyorsun?” diye sormak yerine, “Bizim İstanbul’da fiili İl Başkanımız Kaftancıoğlu”dur diye açıklama yaparsa olacağı buydu. İşte o zaman Yargıtay Başsavcılığı’nın bu “işlem”inin üstüne bakmak da o ülkenin gazetecilerine düşerdi.

Anlaşıldığı üzere konumuz; CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun siyasi parti üyeliğinin Yargıtay Başsavcılığı’nca silinip ve İl Başkanlığı görevinin sonlandırılması.

Filmi biraz geriden almamız gerekiyor. Kaftancıoğlu “silahlı terör örgütü propagandası yapmak”tan 1 yıl 6 ay, “kamu görevlisine hakaret”ten 1 yıl 6 ay 20 gün, “Cumhurbaşkanına hakaret”ten 2 yıl 4 ay, “Türkiye Cumhuriyeti devletini aşağılamak”tan 1 yıl 8 ay, “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek”ten 2 yıl 8 ay hapis cezalarına mahkum olmuştu. Kaftancıoğlu’na ayrı ayrı verilen cezaların toplamı 9 yıl 8 ay 20 gündü.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi, farklı mahkemelerin verdiği bu kararların temyiz incelemesini 10 Mayıs’ta yaptı ve “kamu görevlisine hakaret”ten verilen 1 yıl 6 aylık ceza ile “Türkiye Cumhuriyetini aşağılamak”tan verilen 1 yıl 8 aylık cezaları düz onadı. “Cumhurbaşkanına hakaretten verilen 2 yıl 4 aylık cezayı ise 1 yıl 9 aya indirerek, “düzelterek” onadı. Diğer mahkumiyetleri bozdu.

Kaftancıoğlu’nun aldığı cezalar ayrı ayrı olunca hiçbirinin miktarı cezaevinde kalmasını gerektirecek uzunlukta olmadığı için “girdi – çıktı” yapıldı. Yani şartla salıverilmiş oldu. Yoksa cezaları ortadan kalkmadı, halen infaz ediliyor.

İşte o günlerde bir tartışma başladı. Ülkenin hukukçuları da dahil, kadrolu televizyon yorumcuları, kasten işlenmiş her mahkumiyet kararının bir parçası olan Türk Ceza Kanunu’nun 53.maddesine göre Kaftancıoğlu’na “siyasi yasak” biçtiler. O günlerde hiçbir hukukçu çıkıp da şunu demedi:

“Siz, Kaftancıoğlu’na 53. maddeye göre hak yoksunluğu biçiyorsunuz ama Anayasa Mahkemesi’nin 8 Ekim 2015 tarihli kararını okudunuz mu? Anayasa Mahkemesi o maddeyi ‘seçme ve seçilme ehliyeti’ yönünden iptal etti. Neye göre hak mahrumiyeti biçiyorsunuz?”

ŞİMDİ DE SORULMAYAN SORU: HANGİ YETKİYLE SİYASİ YASAK GETİRİYORSUN?

Karar, kadrolu televizyon yorumcularının elinden, dilinden kurtulup Yargıtay Başsavcılığı’na gönderilince Başsavcılık bile, “53. Maddeye göre hak mahrumiyeti getirilemez” demiş olacak ki hiç oraya girmedi ama en az “her şeyi bilen yorumcuların” yaptığı kadar tartışmalı bir karar verdi. Başsavcılık, Kaftancıoğlu’nun siyasi parti üyeliğinin silinmesine, il başkanlığı görevinin de sonlandırılmasına "karar verdi (!)”.

Başsavcılığın “parti üyeliği silme”ye ve “il başkanlığını sonlandırma”ya yetkisi var mıydı? Bu bir siyasi yasak değil miydi? Ta kendisiydi. Başsavcılığın önce CHP’ye yazı yazması gerekmez miydi? Başsavcılık, Kaftancıoğlu’nun üyeliğini silmiyorsa, il başkanlığını sonlandırmıyorsa CHP’nin bu kararını Anayasa Mahkemesi’ne götürmeyi düşünmesi gerekmez miydi? Başsavcılık bu iki işlemi “idari bir organ” olarak mı yaptı? Yoksa kendini “mahkeme kararını infaz eden bir yargısal organ” olarak mı gördü?

Bu yazıda, bütün bu soruların her birinin cevabını arıyoruz. Verilecek her cevaba göre farklı farklı sonuçları olan sorular.

Önce Yargıtay Başsavcılığı ne dedi ona bakalım: Başsavcılık, 8 Haziran’da CHP’ye gönderdiği bildirimde, Siyasi Partiler Yasası’nın 11 / b-4 maddesinin kapsama alanına giren suçlardan mahkum olanların “siyasi partilere üye olamayacaklarını ve üye kaydedilemeyeceklerini” hatırlattı.

Doğru muydu? Eksik doğruydu. Eksikliği şuradaydı: Canan Kaftancıoğlu, kendisi hakkındaki mahkumiyet kararlarından sonra CHP İstanbul İl Başkanlığı’na gitse ve “ben partinize üye olmak istiyorum” dese olamazdı. Partinin İstanbul İl Başkanlığı’ndaki görevli de Kaftancıoğlu’nu üye kaydedemezdi. Hatta kaydederse, o parti görevlisi yargılanır, mahkum da olurdu. Ama ne var ki Kaftancıoğlu Yargıtay’ın 10 Mayıs’taki onama kararlarından sonra değil, yıllardır partinin üyesiydi ve il başkanıydı.

Bu aşamada şu haklı soru sorulacaktır: “Bu suçlardan mahkum olanlar siyasi partilere üye olamayacaksa, kaydedilemeyecekse bu durumda siyasi parti üyelik ve yöneticilik şartlarını taşımadığı sonucuna varılmaz mı?” Olabilir. Zaten sorun da burada başlıyor: Parti üyeliği ve yöneticiliği şartlarının kalmadığından bu sıfatlarının kaldırılması kararını kimin vermesi gerekir?

Öyle ya örneğin bir mahalle muhtarı veya milletvekili, muhtar veya vekil seçilme yeterliliğini sonradan kaybederse bunun tespitini yapıp muhtarlığı veya vekilliği düşürecek mekanizmalar vardı ve oraların kararlarına karşı da hangi itiraz yollarının bulunduğu kanunlarında yazılıydı.

Siyasi Partiler Kanunu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na siyasi partilerin gönderdiği “üye kayıtlarını tutma” görevi veriyor. Hatta Yargıtay Kanunu, Başsavcı veya yardımcılarına, “…Gerektiğinde siyasi parti, parti üyesi veya kuruluşu hakkında mahallinde denetleme, inceleme ve soruşturma yapmak, yaptırmak” yetkisi de vermiştir. Dikkat edilirse verilen “yetki”, “denetleme, inceleme ve soruşturma yapma”dır. Yasakoyucu için Yargıtay Kanunu’ndaki bu maddenin soruna “usulsüzlük tespit edilmesi halinde gerektiğinde üyeliğe son verme yetkisi”ni iki kelime yazıvermek zor olmazdı ama yasakoyucu Başsavcılığa bu yetkiyi “özellikle” tanımamıştı.

“Özellikle”nin altını, özellikle çiziyoruz. Çünkü Siyasi Partiler Kanunu’na 1999 yılında şöyle bir hüküm eklendi:

“…Parti üyeleri 68’inci (Anayasa 68) maddenin dördüncü fıkra hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.”

Yani Siyasi Partiler Kanunu 1999’da dedi ki: Bir siyasi partinin üyeleri devletin bağımsızlığı, ülkenin bölünmez bütünlüğüne aykırı suçlardan mahkum olsalar da üyeliği düşürme işlemini yapacak olan, o partinin kendisidir. Eğer o parti, o üyesinin üyeliğini düşürmüyorsa Başsavcılığın bu aşamadan sonra bile “siliyorum” deme yetkisi bulunmuyor. O aşamadan sonra anca Anayasa Mahkemesi’ne başvurup hazine yardımının kısmen veya tamamen kesilmesini isteme hakkı bulunuyor.

Düşünün ki Anayasal düzeni değiştirmeye kalkışmak suçundan mahkum olan, darbeye teşebbüs suçu işleyen, ülkeyi bölmeye kalkışan bir parti üyesinin bile üyeliği Yargıtay Başsavcılığı’nca doğrudan silinemiyor, partiden üyeliği silmesi isteniyor, silmezse Anayasa Mahkemesi’nce partiye Hazine’den ödenecek yardımının kesilmesi kararı verilebiliyor ama “Cumhurbaşkanına hakaret eden” bir üyenin üyeliği Savcı “kararı” ile siliniveriyor.

KAFTANCIOĞLU VE CHP NERELERE GİTSİN, KİMLERE BAŞVURSUN?

Türkiye, her türlü idari işleme karşı hukuk yolunun açık olmasıyla, her türlü yargısal kararın itiraz/temyiz merciinin bulunmasıyla övünür. Hatta mahkeme kararlarının sonunda “şu kadar sürede şuraya itiraz edebilirsin” veya “temyiz yolu açık olmak üzere” der.

Yargıtay Başsavcılığı’nın Canan Kaftancıoğlu’nun “CHP üyeliğini silme ve il başkanlığını sonlandırma” işleminin sonunda böyle bir cümleyi göremedik.

Eğer Yargıtay Başsavcılığı’nın bu işlemi “idari bir işlem” ise Kaftancıoğlu buna karşı idare mahkemesine mi dava açabilecek? Hangi idare mahkemesi “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın idari nitelikteki işlemlerine karar verme” yetkisiyle donatılmıştır ki?

“Başsavcılığın Kaftancıoğlu hakkındaki işlemi “yargısal bir faaliyet” sonucunda verilmiş bir “karar” olabilir mi?”

Hukuk fakültelerinin birinci sınıf öğrencine böyle final sorusu sorulsa ve öğrenci “Evet yargısal faaliyettir” dese ve daha fazla puan almak için aklınca “Nasıl ki Cumhuriyet Başsavcılıkları örneğin bir suç ihbarı sonucunda kovuşturmaya yer olmadığı kararı veriyor, Yargıtay Başsavcılığı da böyle bir karar verebilir” açıklamasını getirse, hocası o öğrenciye 0 (sıfır) verirken şunu söylemez mi:

“Tamam sevgili öğrencim de savcılıkların kovuşturmaya yer olmadığı kararlarına karşı ağır ceza mahkemesi nezdinde itiraz edilebilir. Şimdi Kaftancıoğlu veya CHP nerelere gitsin? Kimlere başvursun?”

Öyle ya Yargıtay Başsavcılığı’nın bu işlemine karşı Anayasa Mahkemesi’ne mi gidilecek? Yoksa itiraz merci Yargıtay’ın herhangi bir ceza dairesi mi olacak? Anayasa Mahkemesi’nin veya Yargıtay’ın herhangi bir dairesinin, “Yargıtay Başsavcılığı’nın verdiği kararlara karşı yapılan itirazları inceleyip karara bağlamak” gibi bir görevi olduğunu bilen varsa beri gelsin.

Türk hukuk sistemi, “o sarı öküzü vermeyecekti”; İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının yürütmesinin durdurulması istemini reddetmeyecekti. Belki o zaman Yargıtay Başsavcılığı Siyasi Partiler Sicil Bürosu’ndaki savcı da bu işleme onay veren Yargıtay Başsavcısı da “ben yaptım oldu” derken bir daha düşünürlerdi.

Önceki ve Sonraki Yazılar