BAHAR AKPINAR
Eksilmeler atlası: 2025’in ağırlığıyla yüzleşmek
2025, benzer temennilerle karşılanan ama ağırlığı giderek artan bir yıl oldu. Pandemi döneminde bile daha umutluyduk. En azından dünyayı saran bir hastalığın sona ereceğine inanıyorduk. Yaşamayı hatırlayıp coşkuyla sarılabilmiştik. Bugünse aynı kelimeler, aynı temenniler bu yükü taşımaya yetmiyor. Her yılsonunun ağırlığı giderek artıyor. Çünkü zaman, yaşanmışlıkları biriktirirken bize bir hazine değil, büyüyen bir eksilmeler atlası bırakıyor.
Üzerine titrenen aşklar, pek çok kadın için somut ya da mecazi mezarlara açılıyor. Özenle büyütülen çocuklar, gencecik evlatlar yok yere ölüyor. Buna derinleşen yoksulluk eşlik ediyor. Her geçen gün biraz daha daralan hayatlar, eksilen sofralar, ertelenen gelecekler... Yaz boyunca engel olunmayan yangınlar, küle dönen ormanlar, kuraklıkla birlikte susuzluğun sıradanlaşması, toprağın ve yaşamın yavaş yavaş çekilmesi… Hukukun koruyucu bir zemin olmaktan çıkıp belirsizleştiği bir yerde, bu kayıplar yalnızca yaşanmıyor, normalleşiyor. Tekil felaketler olmaktan çıkıp, hayatın sessiz ama sürekli eşlikçileri haline geliyor.
Bu tablo içinde yeni yıl, bireysel dileklerin değil, toplumsal ve tarihsel bir yüzleşmenin eşiği haline geliyor. Takvim yaprağının değişmesi zamanı durdurmayıp bizi yeni bir eşiğin önüne getirir. Günümüzde o eşikten geçmek dileklerle değil, yüzleşmeyle ilgili. Tam da bu nedenle yeni yıl, insanın kendisiyle, çevresiyle ve ülkesiyle kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmesini zorunlu kılan bir alan haline dönüşüyor.
Bu durum Antik Yunan’da, Roma’da ve edebiyatın büyük anlatılarında da böyle kurgulanmış. Örneğin, Antik Yunan’da zaman tek bir kavramla ele alınmazdı. Chronos, her şeyi tüketen, mevsimleri ve yılları döndüren nicel zamanı temsil ederdi. Takvimin ilerlemesi onun rutin işiydi. Fakat bu akış kendi başına bir anlam taşımazdı. Anlam, Kairos ile ortaya çıkardı. Zamanın içindeki “doğru anı” simgeleyen Kairos, ancak uyanık olanın yakalayabileceği bir fırsattı. Chronos sürenin kendisiyle ilgilenirken, Kairos o sürenin içindeki değeri belirlerdi. Bu nedenle yeni yıl, Antik Yunan için yalnızca bir yılın daha geçmesi değil, insanın hayatın akışı içinde doğru davranışı sergileyebileceği bir anı yakalama ihtimaliydi. Gerçek yenilik, zamanın ilerlemesinde değil, o ilerleyiş içinde verilen kararda saklıydı.
Bu nedenle Antik Yunan mitolojisinde yenilenme, hiçbir zaman saf bir mutluluk olarak anlatılmaz. Persephone her yıl yeraltına iner, sonra geri döner. Bahar ancak bu kaybın kabulüyle gelir. Yenilenme, karanlıktan geçmeden mümkün değildir. Yeni yıl, bu yüzden bir kutlama değil, karanlıktan geçmeden yenilenmenin mümkün olmadığını hatırlatan bir eşiktir.
Yeni yıl, geçmişle barışmadan ilerlemez
Bu eşik fikri Roma’da daha somut bir hal kazanır. Ocak ayına adını veren Janus, iki yüzlü bir tanrıdır. Yüzlerinden biri geçmişe, diğeri geleceğe bakar. Roma’ya göre yeni bir yıla girmek, geçmişi arkada bırakmak değil, her iki yöne birden bakabilme cesaretidir. Janus’un kapıları açması, geçmişi unutmakla değil, hatırlayarak gerçekleşir. Bugün de yeni yıla dair asıl soru, neyi geride bırakacağımızda değil neyi akılda tutarak yola devam edeceğimizle ilgilidir.
Bu mitolojik arka plan modern edebiyatta da sürer. Yıl değişimi, büyük romanlarda nadiren umutla anlatılır. Virginia Woolf için zaman çizgisel değil, bilinç içinde dalgalıdır. Mrs Dalloway’de tek bir gün, bir ömrün ağırlığını taşır. Bu nedenle yeni yıl, Woolf’ta takvimle değil, zihnin titreşimiyle ilgilidir. Marcel Proust içinse başlangıçlar, hatıraların içinde gizlidir. Yeni yıl, geçmişle barışmadan ilerlemez. Hatırlamadan yapılan her başlangıç eksiktir.
Bütün bu anlatılar yeni yılın bir sıfırlama değil, bir eşiğe gelmek olduğunu söyler. Bu eşiğin anlamı ne dileklerde ne de temennilerde gizlidir. Anlam, geçmişe ve geleceğe aynı anda bakabilme cesaretindedir. Belki de asıl mesele, yeni bir yıla girmek değil, zamanla daha dürüst bir ilişki kurabilmekte saklıdır.
Bu yıla girerken dilek ve temennilerini yazanlardan kimileri artık aramızda değil. Zaman, onlar için durdu. Bizim içinse eksilterek, ağırlaşarak da olsa akmaya devam ediyor. Birbirimiz için yapabildiğimiz en kıymetli şey, bu ağırlığın altında yan yana durabilmek. Hepimize, bu yükü taşıyacak güç gerek.