Distopyalar ve Tarikatlar

TEZCAN DURNA


Modern dünyada her insanın hayatı her an bir distopyaya dönüşebilir. İşten atılabilirsiniz, düzenli gelirden mahrum kalabilirsiniz, evinizin kirasını birkaç ay ödeyemeyince evinizden çıkarılabilirsiniz, birden evsiz kalabilir, o kadar özene bezene aldığınız mobilyalarınız birden en ağır yük haline gelebilir.

Geçtim mobilyaları, her ay düzenli olarak ne zaman giyeceğinizi bilmediğiniz bir gardırop dolusu kıyafetleriniz neredeyse çöpe dönüşebilir. Çünkü onları koyacağınız gardırobunuz da diğer mobilyalarla birlikte taşınmaz bir yük haline gelip sizi bırakmak zorunda kalmıştır. Aldığınız bütün kitaplar, kolilere konulup kim bilir hangi depoya kaldırılmak zorunda kalabilir.

Bu anlattığım farazi olay, faciaların en beteri değildir elbette. En fazla evsiz kalmışsınızdır. Soğuğa, zaman zaman açlığa ve kem gözlerin önünde sokakta yatmaya alışırsanız bu ilk başta distopya olarak görülebilecek durum bir süre sonra sıradanlaşabilir. Bu sıradan yaşamların büyük metropollerde giderek arttığını görebiliyoruz.

Asıl distopya bilişsel yönü gelişmiş, ancak modern yaşamın içinde hayatta kalma yetisini neredeyse kaybetmiş insanın dünyanın ortasına atılıvermesidir. Son yıllarda giderek daha çok popüler hale gelen distopik anlatıların odağında da bu vardır genellikle. Ya bir virüs, ya bir mantar ya bir hastalık herkese bulaşmış ve onları yaşayan ölülere dönüştürmüştür. Siz de kalan birkaç kişiyle birlikte hem yaşayan ölülere hem de hayatta kalmış insanlara karşı mücadele vererek bir sınavdan geçersiniz.

Sınav çetin ve çetrefillidir. Hangi yaşayan ölüyle nasıl mücadele edeceğiniz, bu ölüler için sıradan bir etten farkınız kalmayan bedeninizi onlar karşısında nasıl koruyacağınız, hayatta kalanlardan hangilerine güvenip hangilerine güvenmeyeceğiniz var kalma parametrelerinden sadece birkaç tanesidir.

Ancak bu birkaç tane parametre zaten sizi hem sıradışı bir sapiens hem de sıradan bir hayvan bedeni olma arasındaki seçimlerden birisini yapmaya zorlar. Bu zorlanma belki de bütün insanlık tarihine teşmil edilebilecek politikanın temelini oluşturur.

Bu politikayı iyi anlayabilmek için son yıllarda daha da popülerleşen distopyaların ve tabi ki bir distopik kurgu gibi bir yandan dışarıdan izlediğimiz diğer yandan hayatlarımızın içine nüfuz etme eğilimi gösteren Türkiye’deki cemaat ve tarikatların varlığının gerçekte bize ne anlattığını iyi anlamamız gerekiyor.

Klasikleşmiş distopyalar belki güzeldir. Bizlere ütopyalardan daha fazla ve gerçekçi bir ufuk sunar. Ütopyalar aşırı iyimser bir umudun simgesiyse, distopyalar ayağı yere basan aşırı gerçekçi ve bizleri uyaran bir kötümserlik sunar. Distopyaların kötümserliği, bize uçarı olmayan iyimserliğin tohumlarını atar. Bu iyimserliğin gerçekten de uçarı ve Polyannacı değil ayağı yere basan bir iyimserlik olması gerekir. Sürekli tetikte, kulağı kirişte, hem kendini hem de tabi olduğu özneleri sürekli sorgulayan, hangi gücün sınırının nerede başladığını nerede bittiğini ve insan doğasının saf iyiye değil kötüye de meyilli olduğunun ayırdında, bu sınırların nasıl çizilebileceğini, çizilmezse nasıl bir uçuruma götürebileceğini söyleyen anlatılardır distopyalar. Bu yüzden öğretici bir yanı da yok değildir.

Cesur Yeni Dünya, 1984, Hayvan Çiftliği, Biz, Fahrenheit 451 gibi klasikleşmiş distopyalar hepimizi uyarır. Bize “bakın gücün sınırları aşılırsa, başınıza neler gelir görün” der. Hepsini aynı kefeye koymak mümkün değilse de, söyledikleri bir şey daha vardır: “İnsan aslında kötüdür ve gücü sınırlanmadığı sürece hemcinsine yapmayacağı şey yoktur ve sıradan insanın bu gücü sınırlamak değil de bu güce tabi ve meftun olmak genel eğilimidir”. Gerçekten de öyledir. Yakın tarihimizin en büyük distopyalarından birisini yaratan Nazi rejimi ve yol açtığı İkinci Dünya Savaşı ve konsantrasyon kampları gücün sınırlarının aşılması ve bu güce sorgusuz sualsiz onay veren kitlelerin varlığını gösterdi.

İnsanlık tarihi açısından çok kısa sayılabilecek bir süre içinde, dünyanın gözünün önünde büyüyen, sınırlarını aşan, bu aşılan sınırların içinde inanılmaz suçlar işlemeye teşne bir güç ve bu gücü onaylayan çok büyük yığınlar, distopyalara hiç de uzak olmadığımızı gösterdi. Ancak diğer distopyaların söylediği gibi bu gerçekleşmiş distopya da bize yine bir şey söylüyor: “İnsan kötüdür ve kötülüğünün sınırı yoktur”.

Gerçekten de insan kötü müdür? Yoksa yaşam koşulları gerçekten insanı taammüden mi kötüleştiriliyor? Yani bazı kötü yürekli manipülatörler, yaşam koşullarını, insanların kötücül yanlarını ortaya daha rahat çıkarabilmek için özellikle mi kötüleştiriyor? Aklıma Erich Fromm’un hiç aklımdan çıkaramadığım şu sözü geliyor: “İnsanlığın başındaki en büyük tehlike, suçlular ya da sadistler değil, elinde olağanüstü güçler bulunan sıradan insanlardır.” Zira bu tür insanlar, diğer insanların içindeki korkuyu, kaygıyı ve de içerlemeyi nefrete dönüştürüp kitlesel yıkıcılığa yönlendirmede etkin olarak kullanabilirler. Dikkat etmemiz gereken bu tür insanlardır.


Distopyalar ve tarikatların ilişkisi konusuna gelelim. Cemaatler ve tarikatlar, dışarıdan göründüğü kadarıyla ve elbette şeyh, yönetici ve bir kısım takipçileri açısından bir ütopya gibi görülebilir. Zira tarikatlar bir yüzü distopya diğer yüzü ütopya olan Janus’un iki yüzü gibidir. Bu her tarihte böyle olmuştur. Bugün de farklı değildir.

Son yıllarda karşımıza çıkan bir kız çocuğunun şeyhin bir müridiyle zorla evlendirilmesi, tarikat evlerinde çıkan yangınlarda çocukların ölmesi, bazı tarikatlardaki özellikle “badeleme” gibi bir uydurma kavrama sığınılarak yapılan cinsel suiistimal haberlerine baktığımızda tarikatların, bazıları için de bir distopya olabileceği gerçeği ile yüzleşiyoruz.

Bu yüzleşmeyi kabul etmekle reddetmek arasındaki ince çizgi tarikatların varlığının toplumun geneli için nasıl tehdit oluşturduğu ile ilgili. Zira iktidarın kanatları altında ve iktidarla bir al gülüm ver gülüm ilişkisi içinde giderek daha çok semiren ve etkisini genişleten tarikatlar, bu çerçeveden baktığımız zaman da bir distopya sunuyor bizlere. Özellikle iktidarın varlığını sürdürmek için kullandığı korku ve baskının dolaylı aracı ve kendi varlıklarının selameti için topluma iri ve diri görünmek açısından varlıklarının olduğundan büyük ve etkili görünmesi bir distopya işlevi görüyor.

Şöyle ki; aslında toplumun çok az bir kısmının teveccüh gösterdiği tarikatlar, iktidarın inayetiyle topluma yukarıdan ve aşağıdan nüfuz etmeyi sağlayan bütün kurumlarla derin ve grift ilişki içinde görünüyor ve gösteriliyor. Bu görüntü ve gösterme, zaten örgütsüz, yalnızlaşmış zindan korkusuyla kabuğuna çekilmiş, hak ettiğini talep etmek için gerekirse sokaklara dökülmek yerine, olduğu yerde birbirine “bıdırdanan” geniş kitlelerin gözünü korkutmasına ve hareketsiz kalmasına yol açıyor. Bu hareketsizliğin bir nedeni iktidarın baskı ve zor aygıtlarının sınırlarına ulaşmış şekilde uygulanıyor olması ise, belki de diğer önemli nedeni hukuksuz ve kaotik iktidar etme pratiğinin içinde serseri mayın gibi dolaşan paramiliter gruplar.

Bu paramiliter grupların hangilerinin cemaat ve tarikatlarla bağlantısı olduğu hangilerinin bağlantısız olduğu hakkında pek net bir fikrimiz yok. Çoğu çıkar odaklı oluşmuş ve varlık zeminini en azından söylemsel olarak devletin bekasına dayandıran devletten kök alan ama yer yer müstakil de davranabilen unsurlar bunlar.

Bu bulanıklık içinde misal kadın haklarıyla ilgili İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme konusunda, eşcinsellik konusunda, televizyonda yayınlanan tarikatları konu alan bir diziye ceza verilmesi konusunda herhangi bir tarikatın müdahil olması ve sonuç alması sadece bir baskı işlevi görmüyor. Bu baskıya direnmenin imkânsız olduğu ve başka türlü bir düşünme pratiğinin hayal dahi edilemeyeceğine dair bir teslimiyeti de beraberinde getiriyor.

Tam da bu nedenle tarikatlar iktidar için sadece bir oy deposu ya da sıradan bir politik müttefik işlevi görmüyor. Toplumun ufkunu karartan, anayasal eşit yurttaşlık algısını dumura uğratan, anayasal haklarına sahip çıkma arzusunu ketleyen, elinde olanla yetinmenin kutsandığı, kutsanmasa bile kanıksanmasını sağlayan bir distopik anlatı deposudur tarikatlar. Bir başka deyişle tarikatlar toplumun ve toplumu oluşturan bireylerin algı ve bilinç kapılarına mütemadiyen indirilen koçbaşları olarak kullanılıyor. Her kritik olayda koçbaşı olarak bu kapılara inen darbe toplumun daha çok sendelemesine, atomize bireylerin sersemlemesine yol açıyor. İşte tam da bu nedenle tarikatlardan doğru saçılan pespayelikler, kötü kokular iktidarın işine de geliyor. Yine bu nedenle bu pespayelikler ve kötü kokuların giderilmesi için asla adım atılmıyor. Atılan adımlar ise formaliteden ibaret ve toplumdaki bıdırdanmayı görece gidermeye yarıyor.

Tabi ki toplumu bu kötü kokuların içinde nefessiz bırakıyor. Zira bu kötü kokularla oksijen kanalları tıkandığı ölçüde yarı baygın halde yaşamına devam eden toplum, mevcut duruma razı olmaktan başka yol göremiyor. İçinden geçtiğimiz son seçim ve önümüzdeki yerel seçimler bunun en belirgin göstergesidir.

Ezcümle, distopyalar sürekli bir umuda sarılma ihtiyacı içindeki insanın içini karartabilir, ancak bir o kadar da haklarının, varlığının farkındalığını unutan, düşünme yetisini bırakmanın verdiği konfora teslim olan insanı ne gibi felaketlerin beklediğine dair güçlü işaretler de sunar.

Diğer yandan aslında insanın esasında kötü olduğunu, iyi, dayanışmacı, diğerkâm ve örgütlü olabilmenin imkânsız olduğunu, bu bağlamda kendi kişisel çıkarlarından başka hiçbir şeyin onu ilgilendirmediğini, her koyunun kendi bacağından asıldığı safsatasının bir hakikat olduğuna dair güçlü mesajlar da verir. İşte tam da bu nedenle distopyalar iki tarafı keskin bir bıçak gibidir. Hangi tarihsel, ekonomik, toplumsal, politik koşullar altında distopyalara maruz kaldığınız sizin o distopyadan hangi anlamı çıkaracağınızı önemli ölçüde belirler. Aynı şekilde ekonomik, toplumsal, politik, kültürel, ahlaki ve daha bilumum alanda derin kriz içinde debelenen Türkiye’nin ufkuna kara bulutlar gibi çöken tarikatların toplum üzerinde yarattığı tehlikeyi de bu şekilde değerlendirmek gerekir.

Etkisi ve nüfuz alanı bu derece geniş olmamasına, geniş kitlelerin teveccühünü elde etme konusunda sınırlı bir güce sahip olmasına ve dahası bu sınırı bizatihi kendilerinin çiziyor olmasına rağmen, neden sürekli toplumun ufkunda belirdiğini ve bu ufka sınır çektiğini iyi anlamamız gerekiyor. Elbette bu gücü hafife almak gerektiğini iddia etmiyorum. Tehlike büyük kuşkusuz, ancak bu tehlikeyi abartmanın da politik mücadele azmine ket vuracağını, zaten iktidarın kıyıcı baskısı altında atalet içine düşmüş toplum ve bireyleri daha çok geri çekilmeye zorlayacağını da unutmamak gerekiyor.

Erich Fromm, Sevgi ve Şiddetin Kaynağı, (Ankara: Öteki Psikoloji, 2000, Yedinci Baskı). s. 17.

Önceki ve Sonraki Yazılar
TEZCAN DURNA Arşivi
SON YAZILAR