ÖZGE MUMCU AYBARS

ÖZGE MUMCU AYBARS

Epstein neden yeniden gündemde?

ÖZGE MUMCU AYBARS

DOJ’nin yayımladığı milyonlarca sayfalık arşiv, Epstein’i ve ona bağlı olan dosyaları yeniden dünya gündemine taşıdı. Bu belgeler, yalnızca geçmiş suçları değil içermiyor; belgelerin nasıl okunacağı, ne tür bir bağlama oturtulacağının gereğini işaret ederken, “şeffaflık” ile “bilgi kirliliği” arasındaki çizginin nerede başladığı sorusunu da gündeme getiriyor. Epstein’in küresel ekonomik ve siyasi elitlerin ilişki ağlarıyla bağları Türkiye dâhil birçok ülkede etik, hukuki ve itibari tartışmaları yeniden alevlendiriyor.

Epstein dosyası, modern zamanların en karanlık suç dosyalarından bir tanesi olmanın ötesinde, “adalet nasıl işler?”, “güçlü bağlantılar nasıl kurulur?” ve “şeffaflık gerçekten ne demek?” sorularını aynı anda taşıyan bir tür toplumsal kutuplaşma ve gerilim hattına işaret ediyor. Jeffrey Epstein’in ismi yıllardır dünyanın gündeminden düşmüyor; hakkında belgeseller yapılıyor, olayların etrafında gezen diziler Netflix ve benzeri platformlarda yer alıyor. Ancak belgesellerde veya dizilerde aktarılan bilgilerin, buzdağının sadece bir bölümü olduğunu da söylemek mümkün. Epstein isminin çevresinde dolaşan nüfuz ağına dair tartışmaların geçen hafta yeniden dalga dalga yükselmesinin belirli bir nedeni var. Belge sayısı arttıkça netlik artmak yerine bazen bir “bilgi duvarı” örülüyor ve milyonlarca sayfa arasından gerçeği ayıklamak samanlıkta iğne aramaya dönüşüyor.

Amerikan Adalet Bakanlığı (DOJ), geçtiğimiz hafta yasal zorunluluk çerçevesinde kapsamı olağanüstü geniş bir arşiv yayımladı. Dolayısıyla, 3,5 milyondan fazla sayfa belge, yüz binlerce görsel ve binlerce video bir anda dolaşıma girdi Bu belge yığında Epstein’ın Florida ve New York süreçleri, Maxwell davası, ölüm soruşturmaları, FBI soruşturma parçaları ve Müfettiş Genel raporlarını kapsayan çok büyük bir derleme niteliği taşıyor. Yayın, bir yandan “şeffaflık” iddiasını güçlendiriyor; öte yandan mağdur koruması gerekçesiyle yapılan redaksiyonlar, kamuoyunda “eksik bilgi” duygusunu da büyütüyor.

DOJ’ye ait kamuya açık belgelerde isimler, mağdur bilgileri ve hassas ayrıntılar yoğun biçimde karartılmıştı. Bu durum eleştirilince, Adalet Bakanlığı 6 Şubat 2026 civarında Kongre üyelerine resmi bir yazı gönderdi. Bu yazıya göre, 9 Şubat 2026’dan itibaren Senato ve Temsilciler Meclisi’nin tüm üyeleri (toplam 535 kişi) belgelerin sansürsüz hâlini inceleyebilecek. İnceleme, DOJ’nin Washington’daki özel okuma odasında, kurum bilgisayarları üzerinden yapılacak. Cep telefonu ve elektronik cihaz getirmek yasak; yalnızca el yazısıyla not alınabilecek.

Öncelik, Temsilciler Meclisi ve Senato Yargı Komitesi üyelerine verilecek. Ancak isteyen tüm Kongre üyeleri, en az 24 saat önceden talepte bulunarak erişim sağlayabilecek.

Bu kadar bilginin aynı anda dolaşıma girmesi dahi başlı başına bir olay. Belgeler çoğaldıkça, aslında neyin araştırılması gerektiği de bulanıklaşıyor; boşlukları ise komplo teorileri dolduruyor. Yazışmalar, iddialar, bu nüfuz ağı içinde herkesin Epstein’e ulaşma çabası bir yana; özel ada, çocuklara yönelik cinsel istismar gibi başlıklar, dosyanın yarattığı etkiyi bambaşka bir yere taşıyor, ama nasıl bir noktaya? Ve belgelerde neden ABD Başkanı Donald Trump yok? Yazıda bunları ele alalım.

Bilgi duvarı

Tam burada dosyanın kronik paradoksu beliriyor: Belge sayısı arttıkça netlik artmıyor; bazen tam tersine, bir bilgi duvarı örülüyor. Yığın hâlindeki veri, gerçeği aydınlatmak yerine görünürlüğü bulanıklaştırabiliyor. Bu yığın hâlindeki verinin erişilebilirliği, yıllar boyunca kamuoyuna devasa veri setleri sunan Julian Assange, Edward Snowden ve Mossack Fonseca gibi dosyaları hatırlatıyor. Ortaya saçılan milyonlarca sayfa arasında, anlamlı olanı bulmak çoğu zaman samanlıkta iğne aramaya dönüşüyor. Yazının sonunda bu kısma gazetecilik perspektifinden de değineceğim.

Jmail ve “erişilebilirlik” meselesi

Bu belge seliyle birlikte, araştırmacı gazeteciliği ilgililendiren ikinci bir gündem başlığı daha mevcut: Epstein belgeleri nasıl “kullanıcı dostu” hâle geldi?

DOJ belgelerinden önce, Jmail denilen bir uygulamayla (Gmail formatında) Epstein’in yazışmaları ortaya çıktı. Jmail adında Riley Walz ve Luke Igel’in geliştirdiği bu arayüz, devasa PDF yığınlarını tanıdık bir Gmail hissiyle okunabilir bir yapıya taşıdı. Optik karakter tanıma (OCR) ile belgeler metne çevrildi; içerikler “e-posta” formatında; gönderici, konu başlığı ve tarih bağlamıyla sunuldu. En kritik ayrıntı ise güven mekanizmasıydı: Okunan her metin, tek tıkla orijinal taramaya (PDF sayfasına) bağlanarak, yorum ile ham belge arasındaki mesafeyi görünür kılıyor. Kullanıcıların “yıldızlama” gibi alışkanlıklarla dikkat çekici parçaları öne çıkarması, binlerce sayfalık bir arşivi topluluk filtresiyle daha yönetilebilir kılma fikrini de besledi. Yeni jmaili açınca, hem Epstein’ın üye olduğu e-bültenleri görebiliyorsunuz hem de kendisinin önemli isimlerle yazışmalarını. Yeniden ayrımı yapmak lazım, bu Adalet Bakanlığı’nın belgelerinden ayrı.

Suç, adalet ve ölüm

Malum, Jeffrey Epstein, reşit olmayan kız çocuklarını cinsel istismara ve seks ticaretine dâhil etmekle suçlanan ve bu suçlardan mahkûm edilmiş bir isim. Şeytani bir network imparatorluğu kuruyor. Bu imparatorluğu kurarken yanına Ghislaine Maxwell gibi sosyetenin renkli bir simasını taşıyor. Maxwell ile ilişkileri bir anlamda “power couple” ilişkisi; özetle birbirinin tanıdığından faydalanıyor; ancak faydalanan taraf aslen Epstein gibi görünüyor – bu noktada Maxwell de elbette suç ortağı oluyor; nitekim dava sonucunda o da mahkum oldu. Burada kritik olan insanın karanlık taraflarını kullanan, kişisel zaaflarından faydalanan bir çıkar ağı inşa ediyorlar. Bu “power couple” ilişkisi, ikisinin de hapse düşmesi, Epstein’ın şüpheli şekilde ölmesi ve de Maxwell’in hâlen hapiste olmasıyla sonlanıyor. Maxwell’in medya sahibi babası ve ölüm biçimi ise ayrı bir hikaye…

Jeffrey Epstein’ın adı ilk kez 2005’te Florida, Palm Beach’te bir annenin şikâyetiyle resmi kayıtlara girdi. Şikâyette, 14 yaşındaki üvey kızının Epstein’ın malikanesine para karşılığı “masaj” için götürüldüğü ve burada cinsel tacize uğradığı iddia ediliyordu. Soruşturma ilerledikçe benzer paylaşımlar çoğaldı. 2006’da büyük jüri Epstein’ı yalnızca “fuhuş talebi/teşviki” gibi görece hafif bir suçlamayla itham etti. 2008’de savcılıkla yaptığı tartışmalı anlaşma sonucunda, 18 yaşından küçüğü fuhuş için temin etmek ve fuhuş talebi suçlarından hüküm giydi. 18 ay hapis cezası aldı; fakat çalışma izniyle cezaevi dışına çıkış uygulaması sayesinde gündüzleri dışarı çıkabildi ve fiilen yaklaşık 13 ay cezaevinde kaldı. Bu süreç, kamuoyunda ve hukuk çevrelerinde büyük tepki topladı.

2019’da açılan ikinci ve çok daha ağır federal dava ise “reşit olmayanların cinsel amaçlı insan ticareti” ve buna ilişkin komplo suçlamalarına dayanıyordu. Bu dava, önceki yıllarda ortaya çıkan istismar iddialarını daha geniş bir “ağ” çerçevesine oturtuyor ve Epstein’ın faaliyetlerinin sistematik niteliğini tartışmaya açıyordu. Ancak Epstein yargılama başlamadan cezaevinde hayatını kaybetti. Böylece 2005–2008 arasındaki ilk soruşturma ile ardından gelen şaibeli mahkûmiyet süreci, sonraki yıllarda dosyalardaki “cinsel amaçlı insan ticareti ağı” iddialarının hukuki ve tarihsel zeminini oluşturan temel dosya olarak kaldı.

2018’de gazetecilik soruşturmaları dosyaya başka bir yerden bakınca, konu yeniden gündeme taşındı; 2019 Temmuz’undaki federal tutuklama da “eski dosyaları” tekrar açtı. Ancak 10 Ağustos 2019’da Epstein’ın Manhattan’daki cezaevinde ölmesi, tartışmayı bambaşka bir zemine kaydırdı. Resmî raporlar ölümü intihar olarak kayda geçirse de gardiyan ihmalleri, kamera arızaları ve prosedür ihlalleri kamuoyunda ciddi soru işaretleri yarattı.

“Konuşmasın diye mi öldürüldü?” diye düşünenler az değildi. Bu belirsizlik, komplo teorilerine geniş bir alan açtı ve dosyanın kamuoyu nezdinde hiçbir zaman tam anlamıyla kapanmamasının nedenlerinden biri oldu. Diğeri ise, etrafında konuşulan o nüfuz ağı…

Elit ağı skandalı

Belgelerde geçen temaslar ve isimler, dosyanın yalnızca ABD ile sınırlı olmadığını, küresel bir etkisinin de olduğunu gösterdi. Etki her ülkede aynı şekilde görünmüyor; çünkü her ülkenin siyasi kültürü, medya refleksi ve kurumlara güven düzeyi farklı. Ama ortak bir tema var: Hukuki sonuçlar sınırlı kalsa bile, bu elit ağı hangi tuzaklara düştü ve ne de nasıl Epstein’ın ağına girdi veya bu ağ neden bu kadar değerliydi?

ABD’de Donald Trump ve Bill Clinton gibi isimler belgelerde sıklıkla geçiyor. ABD Kongresi’nin Epstein Files Transparency Act’i kabul edip Donald Trump’ın imzalamasıyla, Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı bu devasa arşivde Trump’ın adı binlerce dosyada on binlerce kez geçiyor, ancak bu atıfların çoğu haber kupürleri, e-postalar ve sosyal çevre referansları gibi dolaylı içeriklerden oluşuyor. Uçuş kayıtları Trump’ın 1990’larda Jeffrey Epstein’ın jetiyle en az sekiz kez seyahat ettiğini gösterirken, belgelerde yer alan bazı sansasyonel ihbarlar doğrulanmış sayılmıyor ve Epstein’ın Trump’ı doğrudan suçladığı bir ifade bulunmuyor. Önceki dava dosyalarında (özellikle Virginia Giuffre süreci) Trump’ın adı sınırlı görünürken, yeni ve kapsamlı arşiv açıldıkça 1990’lar ve 2000’lerin başındaki sosyal yakınlık çok daha görünür hale geliyor; Trump ilişkiyi erken kestiğini söylese de belgeler bu temasın uzun süre devam ettiğine işaret ediyor.

Birleşik Krallık’ta ise Epstein’in etkisi çok daha sert olduğunu söylemek mümkün. Lordlar Kamarası Üyesi ile İngiltere’nin küresel ticaret müzakerelerinde görünen yüzü olan Peter Mandelson’ın Epstein’la “en iyi dostum” ifadesi taşıyan yazışmaları ve görevdeyken hassas bilgiler paylaştığı iddiaları büyük bir siyasi krize dönüştü. Mandelson üzerine o dönem bir Başbakan olan Tony Blair ismi de tartışıldı. İşçi Partisi’nden mevcut Başbakan Keir Starmer özür dilemek zorunda kaldı; kısa süre içinde üst düzey iki istifa geldi ve Starmer’in liderliği de tartışılmaya başlandı. Prens Andrew’un Virginia Giuffre ile bağlantısı zaten tüm kraliyet unvanlarını kaybetmesine yol açmıştı; şimdi Sarah Ferguson’un hayır çalışmalarının Epstein’dan destek aldığına dair iddialar, kraliyet ailesini yeniden tartışmanın merkezine taşıdı. Dolayısıyla son dosyalar, Epstein’ın Buckingham Sarayı ve iktidar çevrelerine erişimini de yeniden gündeme taşıdı.

Norveç’te Veliaht Prenses Mette-Marit’in geçmiş temasları ve bazı üst düzey isimler hakkında başlatılan soruşturmalar güven krizine yol açtı. Fransa’da Jack Lang (Fransa’nın kültür herkese yaklaşımının siyasi temsilcisi) ve siyasi çevrelerle kurulan sosyal ilişkiler “elit ağların kör noktası” tartışmasını büyüttü; İtalya ve Almanya’da Steve Bannon’ın (edya gücünü popülist siyasetle birleştirerek ABD’de ve Avrupa’da aşırı sağ ağların söylem ve örgütlenmesini etkileyen Amerikalı siyasi stratejist) Epstein bağlantıları üzerinden aşırı sağ partilere olası finansal temasları sorgulandı. İsveç, Slovakya ve Polonya’da sınırlı ama itibari etkiler görülürken, Hindistan’da siyasi yansıma zayıf kaldı. Körfez ve Orta Doğu hattında ise diplomatik ve iş çevresi temasları uluslararası basında tartışıldı. Ortak tablo şu: Hukuki sonuçlar çoğu yerde sınırlı kalsa da etik ve itibari sarsıntı birçok ülkede siyaset, monarşi ve elit çevreler üzerinde kalıcı bir baskı yaratıyor.

İsrail’in eski başbakanı Ehud Barak, Epstein belgelerinde adı en sık geçen uluslararası siyasi figürlerden biri olarak öne çıktı. Belgeler, Barak’ın Epstein’la 2010’lu yıllarda süren yakın ve düzenli temasını; New York ziyaretlerinde Epstein’ın dairesini kullanmasını, yoğun yazışmalarını ve karşılıklı “yakın arkadaşlık” ifadelerini ortaya koydu. Barak bu teması kabul etti, ancak uygunsuz bir duruma tanık olmadığını söyledi. Belgelerde ayrıca Epstein’la yapılan bir ses kaydı, Tony Blair’in danışmanlık gelirleri ve İsrail’in demografik dengelerine ilişkin tartışmalı ifadeler gibi başlıklar da yer aldı. Hukuki bir suçlama yok; ancak bu içerik İsrail’de ciddi bir etik ve siyasi tartışma başlattı.

Dosyalarda Türkiye nerede duruyor?

Gelelim memlekete… Türkiye’de Epstein dosyası, yeni belge dalgasıyla birlikte daha somut başlıklar üzerinden konuşulmaya başlandı. Tartışma, doğrudan suç isnadından çok “dolaylı/lojistik/iletişimsel” kayıtlar, iddialar ve soruşturma başlıkları etrafında şekilleniyor.

Dosyalarda ilk dikkat çekenler arasında, bazı yazışmaların Türkiye’de kimi kurum ve kişilerle temas izlenimi vermesi ve bazı mağdur anlatımlarında “Türkiye’den getirilen küçük kızlar” gibi, iddia düzeyinde kalan ifadelerin yer alması alıyor.

Türkiye’de adı geçen başlıklar arasında en çok konuşulanlar şöyle:

Rixos Otelleri (özellikle Antalya/Belek bağlamı): e-posta zincirlerinde otel/organizasyon/konaklama türü lojistik ayrıntıların geçtiği iddiaları, “masaj eğitimi/staj” gibi ifadelerle birleşince tartışma büyüyor. Fettah Tamince’nin adının bazı yazışmalarda geçmesi, kamuoyunda geçmiş tartışmalarla birlikte yeniden anıldı. Bu süreçte Rixos ve Fettah Tamince, Şubat 2026’da yaptıkları açıklamada Epstein belgelerindeki iddiaları reddetti. Sürecin, Dubai merkezli bir talep üzerine spa/masaj alanında iki kişiye verilen kısa süreli kurumsal eğitimle sınırlı olduğunu, Epstein’la kişisel bir ilişki bulunmadığını belirttiler. Belgelerin çarpıtıldığını savunan Rixos, konuyu rutin bir eğitim iş birliği olarak tanımladı. Açıklama, kamuoyunda Savarona ve Burak Oğraş dosyalarıyla birlikte anılsa da otel tarafı doğrudan bu iddiaları reddetti.

Ahmet Mücahit Ören: Maxwell ile mesajlaşmaların belgelerde yer aldığı iddiası, medya bağlantıları nedeniyle siyasi/ekonomik tartışmaya dönüştü. Ören, X’te yaptığı paylaşımda söz konusu e-postanın amacının, Davos’ta tanıdığı Maxwell aracılığıyla Richard Branson’la iş bağlantısı kurmak olduğunu söyledi. Mesajdaki “naughty” ifadesinin cinsel değil, şaka ve iş bağlamında kullanıldığını savundu; Epstein’la hiçbir ilişkisi olmadığını ve iddiaların asılsız olduğunu belirtti.

Ahmet Davutoğlu adının diplomatik notlar/temas çerçevesinde geçtiği iddiası, “bağlamı nedir?” sorusunu doğurdu. Gelecek Partisi Sözcüsü Ufuk Karcı, Davutoğlu’nun adının bilgisi dışında gündeme getirildiğini ve bunun organize bir provokasyon olduğunu söyledi. Parti kaynakları ise durumu, Epstein’in kendi çevresinde geçen rutin bir “tanıştırma notu” olarak tanımladı; Davutoğlu’ndan doğrudan bir açıklama gelmedi.

Robert Kolej’e bağış iddiaları: Epstein çevresinden gelen referansların eğitim/bağış alanına uzandığı tartışmaları. Robert Kolej, okul müdürü Whitman Shepard imzalı açıklamasında, Epstein belgelerinde geçen 2014 tarihli e-postayı kamuoyuyla birlikte öğrendiklerini belirtti. Yazışmayı yapan Landon C. Thomas Jr.’ın o dönem New York Times yazarı ve Mütevelli Heyeti üyesi olduğunu doğruladı; 2019’daki Epstein skandalının ardından bu gelişmeden haberdar olur olmaz heyetten ayrıldığını vurguladı. Thomas’ın okul yöneticisi ya da çalışanı olmadığı ifade edildi. E-postadaki kişisel görüşlerin okulu yansıtmadığı, Epstein veya bağlantılı kişilerden hiçbir bağış alınmadığı ve okulun bu kişiyle kurumsal bir ilişkisinin bulunmadığı belirtildi.

Türkiye’de bu başlıkların hızla büyümesinin önemli bir nedeni şu: Dosya, zamanla yalnızca hukuki bir mesele olmaktan çıkıp “kötücül” bir simgeye dönüştü. Bu nedenle en küçük temas kaydı, sıradan bir yazışma ya da dolaylı bir referans bile sosyal medyada kolayca “suç kanıtı” gibi sunulabiliyor. Bağlam kopuyor, kronoloji silikleşiyor, ilişkilerin niteliği ile varlığı arasındaki fark gözden kayboluyor. Böylece bilgi kırıntıları, yorumlarla birleşip hızla çoğalıyor ve at izi it izine karışıyor.

Çocuk kaçırma, istismar iddiaları

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Epstein belgelerinde yer aldığı belirtilen Türkiye bağlantılı iddialar üzerine resmî bir soruşturma başlattı. Soruşturmanın odağında, belgelerde geçtiği öne sürülen ve Türkiye’den reşit olmayan çocukların Epstein’in Little St. James adasına götürüldüğüne dair tanık ifadeleri bulunuyor. Bu iddialar; çocuk istismarı, insan ticareti ve fuhuş ağı suçları kapsamında değerlendiriliyor.

Soruşturmanın, Epstein’in genel suç ağı içinde Türkiye bağlantılarını ve olası delilleri incelemeyi amaçladığı belirtiliyor. Bazı yazışmalarda adı geçen kişi ve kurumlar ise doğrudan suç isnadıyla değil, dolaylı temas ve referanslar üzerinden tartışma konusu oluyor.

Süreç, Turhan Çömez’in 22 Aralık 2025’te X’te yaptığı paylaşımın ardından, 23 Aralık’ta başlatıldı. Çömez, belgelerdeki iddiaları “korkunç bir insanlık suçu” olarak nitelendirmişti.

Epstein dosyası, sızıntıların hem gücünü hem riskini gösteren çarpıcı bir örnek. Mahkeme kayıtları, e-postalar, uçuş listeleri ve tanık ifadeleri yıllar içinde parça parça açığa çıktı; gazetecilik ısrarı, kapandığı sanılan başlıkları yeniden görünür kıldı. Ancak belgelerin kontrolsüz dolaşımında bağlam hızla kayboldu ve kurumsal güven zayıfladıkça sızıntılar “alternatif hakikat” gibi algılanabildi. Komplo teorileri de buralardan ve yapay zekânın becerisiyle büyüyor.

“Belgede adı geçiyor” ifadesi suç isnadı değildir, ancak bağlamı araştırma gerektirir. Sızıntı haberciliğinin etiği, belgeyi yayımlamakta değil, belgeyi bağlama oturtmakta; bu bağlamda verilere ve bilgilere ancak doğru soruları sorarak yaklaşmak mümkün.

Epstein dosyasının açığa çıkardığı diğer konu ise tek bir kişinin suçu değil; işleyen bir düzenin varlığı. Tanınır ve “güvenilir” bulunan bir aracı figür üzerinden güçlü isimlere yaklaşmak, insanların zaaflarını kullanmak, çocuk istismarı ve gerektiğinde şantajla bilgi devşirmek… Bu ağda dolaşan bilginin yalnızca istihbarat değil, muhtemelen ticari ve kurumsal sırlar için önemli bir bilgi kaynağına dönüştürüldüğü anlaşılıyor. Böyle bir yapının tek bir kişiyle sınırlı kalmadığı, kişiden bağımsız bir sistem gibi işlediği düşüncesi güçleniyor.

Bu tablo aynı zamanda şunu hatırlatıyor: Zengin ve elit çevreler dokunulmaz değil. Güç, görünürlük ve itibar, karanlık ilişkileri perdelese de…

Not: Çok komplo teorileri dolaşıyor, onları yaymadan önce, bir tavsiye olarak Teyit ve ve Doğruluk Payı’ndan bir tarama yapın.

Özge Mumcu Aybars, 1994 yılında kurulan Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın (um:ag) kurucu aile üyeleri arasında yer almakta ve hâlen vakfın yönetimini yürütmektedir. Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi lisansı, Ankara Üniversitesi’nde yüksek lisansını, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde doktorasını tamamlamıştır. Doktora sürecinde Pantheon Üniversitesi’nde Erasmus bursiyeri olarak bulunmuş, 2016 yılında Avrupa Birliği Ziyaretçi Programı (EUVP) bursiyeri seçilmiştir. 2024 ise TEFF bursiyeri olmuştur.

Türkiye–AB ilişkileri, anayasal reformlar, barış süreçleri ve dış politika alanlarında çalışan Aybars; DSP, TEPAV, Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi ve CHP’de Ünal Çeviköz’ün danışmanlığını yapmıştır. Gazeteciliği güçlendirme çerçevesinde um:ag bünyesinde proje yazmış ve yürütmüştür. Hâlen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’a dış politika ve dış ilişkiler alanlarında danışmanlık yapmaktadır. Belçika merkezli JournalismFund’un Danışma Kurulu üyesidir. T24, BirGün ve Cumhuriyet’te yazıları yayınlanmıştır. Halen Kısa Dalga için düzenli yazılar ve podcast içerikleri üretmektedir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
ÖZGE MUMCU AYBARS Arşivi