ÖZGE MUMCU AYBARS

ÖZGE MUMCU AYBARS

Tom Barrack’ın açık sözlülüğü ve Türkiye için yazılan senaryo

ÖZGE MUMCU AYBARS

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Türkiye iç siyasi gündemine hızla oturdu.

Bundan yaklaşık bir yıl önce, 14 Mayıs 2025’te ABD’nin Türkiye Büyükelçisi olarak resmen göreve başladı. ABD Suriye Özel Temsilcisi olarak ise 23 Mayıs 2025’te atandı. İkili bir görevi bulunuyor. Haliyle bu görev, Tom Barrack’ın klasik bir büyükelçinin ötesine geçerek Donald Trump döneminin Levant (Suriye, Lübnan ve İsrail’i kapsayan Doğu Akdeniz) politikasını yürüten ana aktör haline gelmesini sağlıyor. Dolayısıyla Türkiye üzerinden Suriye, Lübnan, İsrail ve Irak’taki gelişmeleri koordine ediyor; özellikle Suriye’deki yeni yönetim, Kürtlerin entegrasyonu ve bölgesel normalleşme süreçlerinde aktif rol oynuyor. Yani kendisini her masada görmek mümkün, ancak bilindiği üzere klasik bir diplomat değil; bu bölgeye atanmış bir iş insanı kimliği taşıyor.

Osmanlı pasaportu

Lübnan’ın Zahlé kentinden 1900’lerin başında Osmanlı pasaportuyla ABD’ye göç eden bir aileye mensup olan Barrack, 1947’de Kaliforniya’da doğdu. 1991 yılında Colony Capital adlı küresel bir yatırım şirketi kurdu. 2021’e kadar olan dönemde, şirketin ana faaliyet alanı geleneksel gayrimenkul yatırımlarıydı. Özellikle ticari emlak (ofis, otel, alışveriş merkezi), değeri düşmüş veya finansal zorluk yaşayan varlıkların piyasa fiyatının altında alınıp sonradan değer kazandırılması (distressed assets) ile özel sermaye ve varlık yönetimi alanlarında faaliyet gösterdiği ifade ediliyor. Şirket, 2021’de yeniden markalaşarak DigitalBridge adını alıyor ve dijital altyapı alanına yöneliyor. Şirketin yeni odağı ise veri merkezleri, telekom kuleleri ve fiber ağlar gibi dijital altyapı yatırımları olarak belirtiliyor.

Siyasi gaflar

Barrack, Mayıs 2025’ten bu yana birçok kez siyasi gaflara imza attı. Örneğin Lübnan’da ve Ortadoğu’ya yansıyan çıkışı, basınla yaptığı bir değerlendirme sırasında kullandığı dil üzerinden gündeme geldi. Hatırlatmak gerekirse, “Lütfen bir an sessiz olun. Ve size bir şey söylemek istiyorum: Bu iş kaotik bir hâl almaya başladığı anda — yani hayvani/ilkel bir noktaya geldiğinde — biz yokuz. Ne olduğunu bilmek istiyorsanız, medeni davranın, nazik olun, hoşgörülü olun; çünkü bölgede yaşananların sorunu tam olarak bu” dedi.

Bu sözler Lübnanlı gazeteciler ve kamuoyu tarafından aşağılayıcı ve oryantalist bir dil olarak değerlendirildi. Tepkiler kısa sürede büyüyünce Barrack geri adım atmak zorunda kalarak ve ifadesinin yanlış anlaşıldığını belirtti ve özür diledi. Ancak bu olay, onun diplomatik üslup konusundaki deneyim eksikliğinin bir göstergesi olarak eleştirildi ve bölgeye dair kullandığı dilin hassasiyeti konusunda soru işaretleri yarattı.

Antalya Diplomasi Forumu

ABD Büyükelçisi, önce Türkiye’yi “hafife alınmaması gereken” bir aktör olarak konumlandırdı. Ancak şu ifadeleri kullandı: “Orta Doğu’da işe yarayan tek şey güçlü liderlik rejimleri oldu: ya merhametli monarşiler ya da meşruti monarşi türü yapılar başarılı oldu. Demokrasi pelerini giyen ve insan hakları adına üzerine gidilen ülkeler ise başarısız oldu.”

Türkiye ve İsrail bağlamında, Barrack’ı Recep Tayyip Erdoğan’ı “somut sonuç üreten” ve güç üzerinden liderlik kuran bir figür olarak tanımladı, Benjamin Netanyahu’yu da benzer şekilde “ülkesinin çıkarlarını savunan” bir lider olarak aynı kategoriye yerleştirdi. Ancak Erdoğan için ayrıca “büyük saygı” vurgusu yapması bu meşruti monarşi çerçevesinin de altını çiziverdi. Erdoğan’ı “bölgenin karmaşasını yöneten gerçek lider” olarak tanımladı ve Türkiye-ABD ilişkilerindeki iyileşmeyi kişisel liderliğe bağlaması, kurumsal diplomasi yerine lider merkezli bir bakışın açık ifadesiydi.

Muhalefetin tepkisi

Aslen bu övgü, Barrack’ın “güçlü liderlik rejimleri daha başarılıdır” tezinin içine yerleşiyordu. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, bu çerçeveyi yalnızca bir analiz değil; demokrasiyi ikinci plana atan ve Erdoğan yönetimini dolaylı olarak “monarşi benzeri” bir modelle meşrulaştıran bir yaklaşım olarak ele aldı.

Barrack’ın “demokrasi pelerini giyen ülkeler başarısız olur” söylemiyle birlikte düşünüldüğünde, bu değerlendirme bir övgüden çok Türkiye’deki yönetim modeline dışarıdan verilen ideolojik bir destek gibi görünüyor. Ve de bu yaklaşımın Donald Trump’ın “peace through strength” (güç üzerinden barış) anlayışıyla örtüşmesi, bunun kişisel bir görüşten ziyade daha geniş bir siyasal çizginin parçası olduğunu gösteriyor.

Özgür Özel’in eleştirileri

Özel’in “Atatürk’ün kurduğu bir ülkede demokrasiyi eleştirip monarşiyi övmek kabul edilemez” sözleriyle verdiği yanıtla tartışma Cumhuriyet’in kurucu ilkelerine bağlandı. Barrack’ın demokrasiyi eleştirip monarşi benzeri güçlü liderlik modellerini övmesi Cumhuriyet’in kurucu değerleriyle çelişmesinin yanı sıra Türkiye’nin iç işlerine müdahale algısı da yaratıyordu. Ayrıca bir büyükelçinin bu tür normatif değerlendirmeler yapmasının diplomatik teamüllerle bağdaşmadığı da sıkça dile getirildi.

Barrack’ın kurduğu cümlenin Türkiye’de karşılığının olması zaten Özel’in altını çizdiği konu. Özel’in “persona non grata” çağrısı elbette hayata geçmeyecek. Lübnan’dakine benzer bir özür dilemesi de olası görünmüyor. Ne Washington’un mevcut öncelikleri ne bölgedeki hassas dengeler ne de Ankara ile ilişkilerin dengesi, onun gerçekten “istenmeyen kişi” ilan edilmesini mümkün kılıyor. Muhtemelen Trump çizgisinin Orta Doğu politikasında bu tür pragmatik bir figür olarak kalmaya devam edecek.

ABD’nin -yazının başında özetlediğim profildeki- büyükelçisinden elbette demokrasiye övgü beklemek abesle iştigal olur. İmamoğlu’nun tutuklanması ve yerel yöneticilere yönelik süreçler; baskıyla başlayan ve tutuklamalarla devam eden gelişmeler, kulisler ve insanların verdikleri oyun kayyum tarafından alınması… Protestolara karşı sert müdahaleler… Elbette bunlar Türkiye üzerine biçilen “otoriterlik” ve “yönetilebilirlik” algısına ters düşüyor. Bugün Türkiye’nin yüzde 20’si şüpheli ilan edilmiş durumda.

Bunlar, “istikrar” ve “güçlü liderlik” söyleminin pratikte nasıl bir yönetim biçimine karşılık geldiğini gösteriyor.

Demokratik irade gasp edilmeye çalışılsa da, toplumda içsel varlığını sürdürmeye devam ediyor.

Türkiye’nin siyasi ve hukuki süreçleri üzerinden yönünü belirlemeye çalışan pek çok dönem ve girişim oldu; ancak uzun vadede belirleyici olanın yine toplumsal irade olduğu görüldü. Bu deneyim, siyasal tartışmaların ötesinde, ülkenin yönünü nihayetinde kendi iç dinamiklerinin şekillendirdiğine işaret ediyor, aslen korkulan da bu.

Önceki ve Sonraki Yazılar
ÖZGE MUMCU AYBARS Arşivi