TAN MORGÜL
Biraz lüfer övelim... Beş yüzyıllık 'yanlışı' ifade ederek…
Ama önce maziye gidelim, ve yazıya akıl, vicdan parantezi açarak başlayalım. Vaktinde haftalık olarak balık kültürü yazdığım, Radikal gazetesindeki köşeme şöyle başlamışım; 2012 Kasım’ı olsa gerek.
“(...) Bir arkadaşımın gönderdiği saatli maarif takviminin 3 Kasım yaprağında, tarihin altında ‘balık mevsimi’ yazıyordu. Muhtemel, balık sezonunu açıyor takvim, çoktan açıldığını fark etmeden... Bereketi bol olsun, varlıkları daim olsun, ne muhabbet gösterdi ama şu palamut ve lüfer camiası kara sularımıza... Bu kadar ilgiyi hak edecek ne yaptık diye düşünürken, akla gelen yegane iki örnek Greenpeace ile Fikir Sahibi Damaklar’ın (FSD) iki yıla ‘damgasını’ vuran kampanyaları. Hele FSD öncülüğünde 2 senedir düzenlenen ‘Lüfer Bayramı’na, artık başrol oyuncusu lüfer de kayıtsız kalmadı ve ‘kambersiz düğün mü olur’ diyerek sanki kahveden, mahalleden bütün arkadaşları toplamış gibi İstanbul’a hücum etti.”

Yani o vakitlerde de, son yıllarda nadiren rastladığımız lüfer akını olmuş ve ilk karşılamayı Fikir Sahibi Damaklar-Lüfer Koruma timi, peşi sıra da Greenpeace ve cemi cümle vicdan konsorsiyumu yapmıştı. Haliyle, şehir; konu deniz ve canlıları olunca yıllardır yaşamadığı bilinç sıçramasına nail olmuştu. Sonrasında, o dönemin mahiyetine özel görsel bir imza olarak da Mert’in (Gökalp) “Lüfer” belgeseli de yetişti peşi sıra. Şunun surasında “sadece 14 yıl geçmiş, nedir ki!” diyeceğiz, ama arada neler neler oldu!
Bir de, yakınlarda da Levon Bağış’ın “Lüfer Devri” belgeseli ile hafızaları tekrar bir güncellemiş olduk.
Bir balık, iki balık, palamut, lüfer ve bir yazı
İstanbulluyuz! Haliyle, Ahmet Rasim’in Şehir Mektupları'ndaki "Vay Lüfer Vay" yazısındaki girişinden azade değiliz: "Lüfer sözünü duyup da bir parça olsun dönüp bakmayacak İstanbullu farz edemem.” Her daim konu lüfer olduğunda pür dikkat kesiliyor, ve peşi sıra da İstanbul’un en fiyakalı sakininden bahsetmelere, övmelere ve lakap takmalara doyamıyoruz. Lakin bu sevgi işini biraz abartıp da, iyice derinlere dalan bizler, bu şahane canlının antik dönem hallerini öğrenelim dediğimizde ise, garip bir şekilde “tarihsizleşiyorduk”. Palamut, orkinos, uskumru, kolyoz, hakkında sayısız bilgiye ulaşırken konu lüferin tarihteki halleri olduğunda, sanki balık yeni İstanbullu olmuş uzun bir sessizlikle temas ediyorduk. Ta ki Toronto Üniversitesi'nden Ephraim Lytle’in 2016'da Mnemosyne dergisinde yayınlanan: "One Fish, Two Fish, Bonito, Bluefish: Ancient Greek ἀμία and γομφάριον." makalesiyle temas edene kadar... Şarapçı, tarihçi arkadaşım Yavuz Saç’a da bu temasa vesile olduğu için şükranlarımı sunayım.
Lytle'ın tezi bu işin meraklıları için hayli mühim: Özetle diyor ki; “Rönesans'tan bu yana bilim insanları, Antik Yunanca ἀμία (amia) balık adını tutarlı biçimde palamutla (Sarda sarda) özdeşleştirmiş. Bu özdeşleştirme yanlıştır; Amia aslında lüfer (Pomatomus saltatrix)dir”. Mis gibi bilgi; detayı da var, makaleyi özetlerken, aktaracağız.
Ama dedik ya az lüfer övelim; Boğaz’ın kenarına kurulup, en şık sözlerden birkaçına kulak kabartıyoruz.
“Huzur”lu Lüfer Operası
Daha kaç şehirde, bir balığa bu kadar muhabbet gösterildi acaba? Avcılığı zamanında şehr-i ayinler, bayramlar ilan edildi, mehtap gecelerine rezervasyonlar yapıldı? Yetmedi, bir devre adı verildi...
Şimdi, Kandilli’ye bağlanıyor ve şehrin balık kültürü konusunda çalışmaları ile bilinen, döneminin renkli ve maharetli kalemlerinden Asaf Muammer’den alıyoruz manşet haberini: "Nasıl tarihimizde bir Lale Devri varsa, bir de Lüfer Devri vardır. Bu âlemlerdeki nezahet, zarafet, nezaket haddi-azamiye varmıştı(...)Balık tutulurken sandallar arasında şiirler teati edilir, zarif nükteler savrulurken, bazen alat-ı musikiyenin ruhnevaz namelerine davudi bir sesin cevap verdiği olurdu."
Haliyle bu letafete, nezakete, aşklarının en heyecanlı yerinde Mümtaz ile Nuran da kayıtsız kalmadı, Ahmet Hamdi Tanpınar beyefendinin “Huzur”unda… Üstat, bu keyfi sadece aşıklara bırakacak da değildi elbet; bu sefer de kendisi “Yaşadığım Şehir”de, İstanbul’un gördüğü en lirik seyirlerden birine çıkarak, lüfer temaşasını Türkçe’ye en muazzam şekilde hediye etti: “Meğer İstanbullunun takviminde her yıl haberimiz olmadan bir lüfer şehr-ayini varmış(...) Vapurdan çıkarken şehre baktım, büyük ve muhteşem bir sanat eserini henüz bitirmiş gibiydim. İstanbul’un operasını yaşadığımı bilmiyordum.” (Keşke tümünü okusanız…)
Tüm bu curcuna içinde, ustayı vapurdan uğurlarken, Mümtaz’ın mırıldanmalarına dikkat kesilmeden edemedik: "Birbirimizi mi, Boğaz'ı mı seviyoruz?" Nuran’dan seken her süslü kelama üşüştüğümüz gibi bunu da kaçırmadık. Boğaz’ın “Huzur”unda bize dair olan herşeyi seviyoruz galiba diye düşündük peşi sıra; ama birlikte, özenerek, nezaketle ve zerafetle…
Mavi-yeşil, testere dişli, lezzetli
Lüfer’i sevmelerin ölçüsünü kaçırmadan, yazının manşetine geri dönelim ve beş yüzyıllık “yanlış tanım” meselesine bakalım artık, rehberimiz Ephraim Lytle’in eşliğinde… Elimden geldiğince özetlemeye çalışayım.
Yazar, “amia”nın ilk defa 16. yüzyılda Rönesans dönemi hekimi, anatomi profesörü ve modern iktiyolojinin (balık bilimi) kurucularından Guillaume Rondelet tarafından palamut olarak tanımlandığını, 19. yüzyılda zoolog Georges Cuvier tarafından bu fikrin pekiştirildiği (öğrencisi Achille Valenciennes (1794–1865) ile birlikte yazdığı devasa eser Histoire Naturelle Des Poissons’de), biyolog matematikçi D'Arcy Wentworth Thompson'ın (ki kendisinden Lakerda yazımızda da faidelenmiştik) 1947 tarihli kıymetli eseri A Glossary of Greek Fishes’te aynı görüşü sürdürdüğünü ve nihayetinde klasik metinlerin modern edisyonlarında da amia'nın "palamut" veya "bonito" olarak çevrilmeye devam ettiğini belirtiyor.
Kısaca; Lytle'ın deyimiyle, “beş yüzyıllık” bir filolojik hata. Halbuki antik metinlerde, Aristoteles’ten başlayarak amia'yı pelamys'tan (palamutun Yunanca adı) ayırt edilirken, ton balığı ailesinden türlerin aksine, thunnos (Yunanca ton balığı) ile asla karıştırılmıyor. Oppianos Halieutica adlı eserinde amia'nın ton balığından daha zayıf bir ete ve küçük ve konik şekilli dişlere sahip palamutun aksine keskin, sık dizilmiş dişlerle dolu bir ağza sahip olduğunu söylüyor.
Archestratus (M.Ö. 4. yy), Pitaryalı Matro (M.Ö. 4.-3. yy), Aristoteles (M.Ö. 384-322) ve Oppianos (M.S. 2. yy) gibi münevverlerin amia betimlemelerini de lüferle karşılaştırdığınızda tablo netleşiyor: Matro, amia'yı mavi-yeşil (Lüfer İngilizcede bluefish olarak tanınır) renklerde nitelerken, Aristoteles testere dişli olarak tanımlıyor. Hem Aristoteles hem Oppianos, balığın oltaya takıldığında yukarı doğru hamle yapıp, misinayı dişleriyle kestiğini anlatıyor. Oppianos ekliyor: Balıkçılar bu yüzden iğne sapını uzatmak zorunda kalmışlar. Lüferin bugün hâlâ bilinen en karakteristik davranışına Karekin Deveciyan’ın 1926 tarihli kanonik eseri “Türkiye’de Balık ve Balıkçılık”’taki lüfer maddesinde de rastlıyoruz. Aristoteles, amia sürülerinin büyük köpekbalıklarını kovduğunu, sonra da bu saldırılarda köpekbalıklarının vücutlarında yara izleri bıraktıklarını anlatıyor. Oppianos’ta ise amia sürülerinin yunuslarla savaşa girdiği epik bir sahne var - tek bir yunusu çembere alıp her yerine dişlerini geçiriyorlar. Aynı tanım, yine Deveciyan’ın kitabında da mevcut. Konu tat meselesine gelince de hadise tabii ki farklılaşıyor; antik dönemin tıp yazarları amia'nın etini "yumuşak, narin, kolay sindirilen" olarak tanımlarken - palamut ve orkinos için ise "sert, sindirimi zor" diyorlar. E bugün de lüfer, palamut ayrımında aynı fikre sahip değil miyiz? O zaman, balık yazarlığı serüvenimin de başlamasına neden olan, MÖ 4yy’a, Byzantion’a, Archestratus'un tarifine gidelim:
"Onu her türlü yöntemle hazırla; sonbaharda, Ülker yıldız kümesi batarken... En iyisini istiyorsanız, balığın güzel Byzantion gelmesini dile; gerçi buraya yakından yakalanmışsa da olur. Ancak Hellespontos'tan (bugünkü Çanakkale Boğazı) ne kadar uzaklaşırsa, balık o kadar kötüleşir."
Yine bildiğimiz bir gerçekle biz bizeyiz. Lüferin iyisi Boğaz’dan, olmadı Marmara ve Karadeniz’den olur ama Ege’ye çıkınca işler değişir, balık başka bir kıvama geçer.
Amia’dan Gompharion’a, Gofári’den Lüfer’e
Bir de anatomi meselesi var tabi, Ephraim Lytle’in işaret ettiği: Aristoteles, amia'nın safra kesesinin bağırsak boyunca uzandığını yazıyor. Cuvier bunu palamut için doğruluyor ve amia-palamut çıkarmını da “gerekçelendirmiş” oluyordu. Halbuki Cuvier ve Valenciennes kendi eserlerinde lüferin iç organlarını da tanımlamışlar: “Lüferin safra kesesi de "çok uzun" ve hatta ‘kendi üzerine katlanmış’." İşte Aristoteles’in de belirttiği tam buydu; safra kesesi bağırsak boyunca uzanıyor ve çoğu zaman kendi üzerine katlanıyor. Dahası, Aristoteles amia'nın dalağının da bağırsakla aynı uzunlukta olduğunu not ediyordu ki Valenciennes de lüferin dalağının "olağandışı büyüklükte" olduğunu belirtiyordu.
Bu durumda şu soruyu sormak oldukça meşru: Neden bunca yıldır kimse bu sorunu çözemedi? Lytle'a göre cevap ekolojik ve tarihsel: Lüfer’in dağılımı tahminlerin aksine oldukça yaygın ama Akdeniz'in Avrupa kıyılarında (ve haliyle sofrasında) nadir olarak görülüyor. Rönesans ve sonrasında Avrupalı zoologların en iyi bildiği sular ise, lüferin pek görülmediği İtalya, Fransa, İspanya kıyılarıydı. Cuvier, lüferi Akdeniz'de sadece Mısır'dan gelen seyyah raporlarından biliyor ve bunların Hint Okyanusu'ndan gelmiş olabileceğini düşünüyordu (Süveyş Kanalı'ndan önce!). Öte yandan, lüfer asırlardır, ilk kolonilerden Byzantion’a, Konstantinople’dan İstanbul’a, imparatorluklar nezaretinde ve kayıtlarında Marmara, Boğazlar ve Karadeniz'de oldukça bol ve ticari açıdan çok değerli. Ki hala öyle. Özetle; antik Yunan balık kelime dağarcığı düşünüldüğünde, böylesine önemli bir türün adının olmaması imkânsızdı. Bizim gibi hadiseyle fazlasıyla ilgilenenlerin yıllarca merak ettiği konuya da makale vesilesiyle oldukça tutarlı bir cevap gelmiş oldu; daha doğrusu geçmişte aleni olan bir bilginin, bilmeyenler için görünür ve kabul edilmiş oldu. Lytle'in deyimiyle, "Lüferin bol olduğu, bu sularda yaşayan herkes amianın hangi balık olduğunu zaten biliyordu”.
Peki, amiadan lüfere nasıl geldik? Bu sorunun benzerini tarikhos horaiondan lakerdaya olan filolojik yolculukta da sormuştuk. Şimdi de aynısını yapıyor, ve elimizdeki makaleye başvuruyoruz; Lytle, Oppianos şerhlerinde bir ipucu buluyor: 12. yüzyıl Bizanslı bilgin Ioannes Tzetzes, amia için γομφάριον (gompharion) terimini veriyor ve ekliyor: "Büyük gomphoslar, yunuslara bile saldırma cüret ederler." Modern Yunanca'da lüferin adı: γοφάρι / γουφάρι / λουφάρι. Yani gofári / goufári / loufári. Buyrun size “lüfer”…
Tarihsel, kentsel ve edebi lüfer ilişkimizi yıllardık aradığımız makaleyi bulmanın heyecanıyla bir mantık çerçevesine de çekmiş olduk, huzurluyuz. O vakit İstanbul'un Halleri'nde Aziz Nesin yardımıyla bitirelim: "Güneş ışınları balığın kaygan ıslak sırtında çakıp sönüyor. Canım lüferi insanın serin serin tutup öpesi geliyor."
Birbirimizi, Boğaz’ı ve lüferi seviyoruz! Ama sorumlu, vicdanlı ve bilerek… İşte bu nedenle belki de bir müddet rahat bırakmak gerekiyor; yaşam alanlarını korumak, avlamamak… Ki o da bizi, Boğaz’ı “sevsin”!
Temel kaynak: Ephraim Lytle, "One Fish, Two Fish, Bonito, Bluefish: Ancient Greek ἀμία and γομφάριον," Mnemosyne 69 (2016): 249-261.