KEMAL GÖKTAŞ
Gülistan Doku dosyası: Bir rejim hikâyesi
KEMAL GÖKTAŞ
Gülistan Doku dosyası, Türkiye’de herhangi bir adli soruşturma gibi başlayıp öyle devam eden bir dosya olmadı.
En başından itibaren, devletin kimi zaman nasıl görünmez bir duvar gibi hakikatin önüne dikildiği görüldü.
Bu yüzden Gülistan Doku dosyasını konuşurken yalnızca bir “faili meçhul cinayetin aydınlatılması” vakasını konuşmuş olmuyoruz. Bir rejim fotoğrafına bakıyoruz. O fotoğrafın içinde yargı var, siyaset var, bürokrasi var, medya var. En çok da güç karşısında savunmasız bırakılmış yurttaş var.
Aradan geçen yıllar bu dosyanın neden sıradan bir soruşturma olmadığını fazlasıyla gösterdi. Normal bir hukuk devletinde, böylesine ağır kuşkular barındıran bir olayda ilk yapılması gereken şey, delilleri toplamak, şüpheleri gidermek ve kamuoyunun güvenini sağlayacak şeffaf bir soruşturma yürütmektir. Oysa Türkiye’de çoğu kez bunun tersi yaşanıyor. Soruşturmanın kendisi gerçeğe ulaşmanın aracı olmaktan çıkıp gerçeğin üzerini örten bir sis tabakasına dönüşebiliyor.
Gülistan Doku dosyasında kamuoyunun hafızasına kazınan tam da bu oldu. Dosya ilerlemedikçe kuşkular büyüdü. Karanlık dağıtılmadıkça, devletin belirli kademelerinde bir koruma refleksinin devreye girdiği düşüncesi güçlendi. Bu ülkenin yurttaşları artık karartılmak isteneni biliyor ve adalet talebini her şeye rağmen canlı tutuyor; hakikatin, sessizlikle saklandığını biliyor.
Gülistan Doku dosyasının politik niteliği de buradan doğuyor. Bir genç kadının ortadan kaybolduğu, ailesinin yıllardır adalet aradığı, toplumun vicdanında kapanmayan bir yaranın büyüdüğü yerde, devletin tavrı teknik bir soruşturma meselesi olmaktan çıkar. Siyasi bir rejim tartışmasına dönüşür. Çünkü mesele “delil toplandı mı?” sorusu değil, “bu ülkede kim, kimi, hangi güçle koruyabiliyor?” sorusudur.
Bu vahim olayın Tunceli/Dersim’de yaşanmış olması da ayrıca önemli. Türkiye’de mekânlar yalnızca coğrafi değildir, tarih taşır, hafıza taşır, devletle kurulan ilişkinin izini taşır. Dersim isminin kendisi bile yıllardır ideolojik gerilim üretirken, orada yaşanan bir adli vakayı siyasetten yalıtılmış biçimde ele almak zaten mümkün değil.
Burada asıl üzerinde durulması gereken konu şu: Altı yılı aşkın süredir kamu vicdanını tatmin edecek bir soruşturma yokken, birden “siyasi irade”nin devreye girmesiyle soruşturmanın çorap söküğü gibi hızlanması… Oysa soruşturmada maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için son birkaç ayda yapılanların tamamı geçen 6 yılda da yapılabilirdi. Ancak bunun için siyasetten ve idari makamlardan (bürokrasiden) bağımsız, kendi başına işlerini yürütebilen ve gerekirse siyasete ve bürokrasiye de dokunabilecek bir yargı organizasyonunun varlığı gerekiyordu.
Sadece soruşturmayı yürüten savcıların değil, onların emriyle iş gören kolluğun, yani polisin ve jandarmanın da bu siyasi-idarî etkiye karşı dirençli koruma kalkanlarının olması gerekiyordu.
Birçok vakadan biliyoruz: Türkiye’de kolluğun elinde teknoloji var, gözetim var, devlet kapasitesi var, olağanüstü bir denetim aygıtı var. Söz konusu muhalifler, solcular, gazeteciler olduğunda; öğrenciler olduğunda, sosyal medya kullanıcıları olduğunda, devletin nasıl süratle harekete geçtiğini herkes görüyor. Aynı devlet bir genç kadının akıbeti söz konusu olduğunda sonuç üretmiyor. Yani bir kapasite eksikliği değil, irade eksikliğinden söz edebiliriz.
Gülistan Doku soruşturmasının birden bire dönemin valisini, önde gelen bürokratlarını ve cinayet zanlısı valinin oğlunu tutuklayacak bir aşamaya gelmesi, nedenleri ne olursa olsun adalet adına ferahlatıcı bir etki yaratması gerekiyor.
Oysa toplum bunu hissetmiyor. İntihar diye kapatılan dosyada vahim bir cinayetin ortaya çıkarılmasını kimse yapısal olarak adalete doğru bir yöneliş olarak okumuyor.
Hele, Akın Gürlek’in, hâkim ve savcı iken verdiği kararlar, yürüttüğü soruşturmalar ile “adalet” kavramını en çok sorgulatan figür iken “Adalet Bakanlığı” koltuğuna oturmasından sonra yaşanan gelişmeler ve “faili meçhul dosyaları açıyoruz” söylemiyle kurmaya çalıştığı siyasi dil ikna edici olmuyor. Çünkü burada bir adalet iradesinden çok bir vitrin düzenleme çabası hissediliyor.
Türkiye’de iktidar uzun yıllardır aynı yöntemi kullanıyor: Kendi bütünlüğüne dokunmayacak ölçüde bazı dosyalarda hareketlilik yaratmak, buradan da bir temizlik ve kararlılık görüntüsü üretmek. Oysa gerçek adalet, seçilmiş dosyalar üzerinden kahramanlık gösterisi yapmakla değil, bir bütün olarak adaleti gerçekleştirmeye yönelik bir yapıyı ve kurumları oluşturmakla gerçekleşir.
Gülistan Doku dosyası tam da bu yüzden adalet arayışları için bir mihenk taşı. Eğer bu ülkede hukuk gerçekten bağımsız işliyor olsaydı, bu kadar ağır kuşkuların gölgesindeki bir dosya yıllarca sürüncemede bırakılmazdı. Eğer yargı gerçekten siyasi etkiden arınmış olsaydı, her detay gecikmeden, etkili biçimde araştırılırdı. Eğer devlet, yurttaşını korumayı iktidar ilişkilerinin üstünde tutuyor olsaydı, adaleti örten değil, gerçeğe yaklaştıran bir mekanizma kurulurdu.
Devlet gücünün kişiselleştiği, kurumların etkisizleştiği ve hukukun kurala değil, siyasi iradeye bağlı hale geldiği bir sistemde adalet, normlara değil, güç dengelerine göre işler. Bir dosyanın ilerleyip ilerlemeyeceği, bir şüphenin üzerine gidilip gidilmeyeceği, bir kamu görevlisinin korunup korunmayacağı hukukun mantığıyla değil, rejimin ihtiyaçlarıyla belirlenir.
Bu yüzden Gülistan Doku dosyası Türkiye’de bir yurttaşın hayatının devlet karşısında ne kadar korunaksız kalabildiğinin belgesidir. Bu dosya, yargının bağımsızlığını kaybettiğinde, varlık nedeninin aksine, adaletin ve hukukun karşısında nasıl konumlanabileceğinin bir göstergesidir. Bu dosya, bütün bu mekanizmayı kamu adına denetlemesi gereken medyanın susturulmasının neden rejim için hayati olduğunun bir kanıtıdır.
Gülistan Doku’nun ailesi yıllardır yalnızca kendi çocukları için mücadele etmedi. Onlar bu ülkede adalet talebinin hâlâ ayakta kalabildiğini de gösterdi. Kamuoyu da bu nedenle dosyanın peşini bırakmıyor. Çünkü herkes biliyor ki bir ülkede bir genç kadının başına gelenin üstü bu kadar kolay örtülebiliyorsa, aslında hiç kimse güvende değildir.
Geriye şu çıplak gerçek kalıyor: Türkiye’de mesele bazen bir cinayetin çözülmesi değil, neden çözüldüğüdür. Gülistan Doku dosyası da tam bu nedenle hâlâ memleketin en ağır siyasi aynalarından biridir.
Barış Akademisyenleri'nin göreve iadesine istinaf engeli: Daire, Danıştay kararına direndi
27 Aralık 2025 Cumartesi 17:35Bir “yalanlama” yalanı: CHP üyeliği ve Kanada’ya iltica meselesinde gerçekler
11 Kasım 2025 Salı 07:00Silahlar yakılırken: Onlar kimin umrunda?
12 Temmuz 2025 Cumartesi 09:25Demirtaş’a Kobane mahkumiyeti: Gerekçedeki “10 kusurlu hareket”
25 Haziran 2025 Çarşamba 16:56Gezi'nin unutulan bedeli: Lobna Allami'nin duyulmayan çığlığı
01 Haziran 2025 Pazar 17:39Barışa kapı aralanırken… Sürece dair kuşkular ve olanaklar
15 Mayıs 2025 Perşembe 00:20Timur ve Murat’ın suçu ne? Tertemiz gazeteciliğe gözaltının perde arkası: Hedefte kim var? …
10 Nisan 2025 Perşembe 11:59İmamoğlu iddianamesi: Akın Gürlek’e mutlak dokunulmazlık ve “demokrasinin ortadan kaldırılması”
05 Şubat 2025 Çarşamba 18:16Pınar Gültekin kararının anatomisi: Bu kararı ailenize izah edebilecek misiniz?
03 Şubat 2025 Pazartesi 12:3512 Eylül’den sonra bir ilk: Remzi Çalışkan neden tutuklandı?
02 Aralık 2024 Pazartesi 13:33