BİRCAN YORULMAZ

BİRCAN YORULMAZ

Mezarı bilinmiyor, sesi sahnede yaşıyor: Peruz Hanım’ın hikâyesi

BİRCAN YORULMAZ

Kulis Seslerinde bu hafta Tiyatro Merdiven tarafından sahnelenen Peruz Hanım oyununun yazarı Sibel Tomaç, yönetmeni Handan Delipınar ve oyuncularından Selçuk Delipınar konuğumuz oldu.

Peruz Hanım ne anlatıyor, hikâyesi nedir?

Sibel Tomaç:
Peruz Hanım, Osmanlı döneminde yaşamış bir kantocu kadının hayatından kesitler sunuyor. Ancak bu bir belgesel oyun değil. Gerçek bir kişiden yola çıkıyoruz ama anlatı birebir tarihsel gerçeklere bağlı kalmıyor; kurmaca bir yapı kuruyoruz. Hikâyenin çıkış noktası belgeler olsa da devamı yazarın yorumuyla şekilleniyor. Ben geleneksel tiyatro kökenli bir sanatçıyım ve bu alanda üretmeyi seviyorum. Peruz Hanım'ın yaşadığı dönemde çevresinde İsmail Dümbüllü ve Kel Hasan Efendi gibi geleneksel tiyatronun önemli isimleri var. Bu nedenle oyunu kurarken o dönemin ruhunu geleneksel tiyatro motifleriyle anlatmayı tercih ettim.

Peruz yalnızca kantolar yapan bir sanatçı değil; aynı zamanda tiyatroda yer alan, kendi kumpanyasını kuran ve sahnede var olmayı başaran güçlü bir kadın. Afet-i Devran adıyla 42 yıl boyunca sahnede kalması beni çok etkiledi. Bu kadar uzun süre erkek egemen bir alanda var olabilmesi gerçekten dikkat çekici. Bu hikâyeyle ilk karşılaşmam da ilginçti. Bir Ramazan etkinliği için kanto hazırlarken kendime bir sahne ismi arıyordum. Araştırırken Peruz Hanım'ı keşfettim. Ben de kendi alanımda ilk kadın Karagöz sanatçılarından biriyim; onun da kendi alanında öncü olması aramızda bir bağ kurdu. Bu ortaklık beni yazmaya itti. Daha önce bu metnin ilk versiyonunu yazıp kendim sahnelemiştim. Şu an izlediğimiz versiyon ikinci bir yorum. Muhammed Emin Taşdemir dramaturg olarak metin üzerinde yeniden çalıştı. Yapılan değişikliklere güvendiğim için metni ekibe emanet etmekte tereddüt etmedim.

Benim için oyunun özü, bir kadının var olma mücadelesi. Dışlanmaya, küçümsenmeye rağmen sahnede kalma çabası… O dönemde kanto da çok itibarlı bir sanat sayılmıyor; hatta hor görülüyor. Ama Peruz bu alanda ısrar ediyor ve kendini kabul ettiriyor. Oyunun içinde ortaoyunu, meddah, kukla gibi geleneksel formlardan izler var. Ben metni yazarken kuklayı daha çok düşünmüştüm; ekip ise bunu Karagöze evirdi. Bu da oyuna başka bir zenginlik kattı. Sonuçta ortaya hem geçmişe bakan hem de bugüne söz söyleyen bir iş çıktı. Umarım seyirciyle uzun süre buluşmaya devam eder.

Bu metinde sizi çeken ne oldu? Neden sahnelenmesi gerektiğini düşündünüz?

Handan Delipınar:
Sibel, Peruz Hanım’ı yazmak istediğini ilk benimle yaklaşık 89 yıl önce paylaşmıştı. O zamanki heyecanı beni de çok etkilemişti. Çünkü Türk tiyatrosunda, erkek egemen bir dünyada, neredeyse hiçbir kadının şansının olmadığı bir dönemde sahneye çıkıp kendi yerini açan bir kadın var karşımızda. Kanto yapıyor, sahne kuruyor ve büyük bir etki yaratıyor. Bu hikâye beni çok duygulandırdı.

Sibel oyunu ilk sahnelediğinde, prömiyerde gerçekten ağlamıştım. Peruzun hikâyesine ağladım. Ama beni asıl harekete geçiren şey şu oldu: Bu güçlü kadınlar bir şekilde unutturuluyor. Bilinçli ya da bilinçsiz, ama ciddi bir unutturma hali var. Ben buna çok öfkeliyim. Peruzu bir meslektaş, bir öncül olarak görüyorum. Yol açmış bir kadın. Onu yeniden hatırlatmak, bugüne taşımak istedim.

Bu oyunu sahnelemek biraz da bir minnet meselesi benim için. Peruzun açtığı yoldan yürüyen biri olarak ona bir teşekkür etme biçimi. Bu yüzden oyunu çok titiz bir şekilde çalıştık. Amacımız, Peruzun değerini bugünde yeniden görünür kılmak ve ona küçük de olsa bir katkı sunabilmekti. Peruzu oynarken büyük bir sevinç duyuyorum ve onu sahipleniyorum. İyi ki var. Onun gibi kadınlar olduğu için bugün sahnede daha cesur var olabiliyoruz. Elbette başka kadınlar da bu yolu açardı; tarih bunu hep gösteriyor. Ama Peruz açtı, Afife Jale açtı, Cahide Sonku açtı. Büyük bedeller ödeyerek Bugün bizim sahnede oluşumuz da biraz bu sayede. Ben buna minnet duyuyorum.

Selçuk Delipınar:
Bizim en büyük zaaflarımızdan biri çok çabuk unutmak. Üstelik bu unutmanın bazen bilinçli şekilde gerçekleştiğini düşünüyorum. Oysa bu topraklara katkı sunmuş insanların, özellikle kadınların, değerini sürekli hatırlatmamız gerekiyor. Bu isimleri biriktirmeliyiz, hikâyelerini bilmeliyiz. Çünkü köklerimiz onlar. O kökleri bildiğimizde üzerine bir şey inşa etmek çok daha kolay oluyor. Aynı zamanda bu hikâyeler bizi birbirimize yaklaştırıyor; konuşmaya, anlamaya ve anlatmaya alan açıyor.

Peruz bu anlamda çok güçlü bir karakter. Hem geleneksel tiyatroyu öğrenen hem de ondan yeni bir tarz yaratan bir sanatçı. Üstelik bunu yaparken ustalarını unutmayan, dimdik ayakta duran bir kadın. Zor bir karakter ama aynı zamanda çok güçlü ve bir o kadar da naif. Oyunda da değindiğimiz gibi, Peruzun mezarının nerede olduğunu bilmiyoruz. Hayatına dair bilgiler de bir noktadan sonra kesiliyor. Bu aslında çok acı bir durum. Ama Sibel bu konuda önemli bir adım attı. Handan da bunu çok sahiplendi. Böyle kadınların olması çok kıymetli.

Biz oyunda ayrıca anlatıyı farklı bir çerçeveye oturttuk. Hikâyeyi, üniversiteden uzaklaştırılmış bir tiyatro tarihi akademisyeninin gözünden aktarmayı tercih ettik. Çünkü aslında benzer kaderleri paylaşıyorlar. Tarih boyunca, bir şeyleri doğru yapmaya çalışan ya da eleştirel duran insanlar çoğu zaman sistem tarafından dışlanıyor. Bu yüzden Peruz Hanım, sadece geçmişi anlatan değil, bugüne de söz söyleyen bir oyun. Biz çok keyifle oynuyoruz ve herkesin izlemesini, üzerine konuşmasını istiyoruz.

Handan Delipınar:
Peruzun mezarının bilinmemesi gibi, elimizde çok az fotoğrafının olması da beni çok etkiledi. Gerçekten çok sınırlı sayıda görsel var ve çoğu da net değil. Bu yüzden bu meseleye ayrıca kafa yordum. Keşke bu ustaların, bu kıymetli insanların yağlı boya portreleri yapılsa ve bir müzede saklansa diye düşünüyorum. Çünkü fotoğraf yok denecek kadar az ama bu hafızayı başka yollarla korumak mümkün.

Ben Peruzun o birkaç fotoğrafından yola çıkarak onu anlamaya çalıştım. Gözlerine bakıp Bana ne söylemek istiyorsun? diye sordum. Saçına, yüzüne, ifadesine baktım. Onu müziğinde, yaşadığı dönemde, sahne dilinde aradım. Aslında biraz da bu eksiklik mezarının olmayışı, fotoğraflarının azlığı— beni Peruzun izini sürmeye daha çok itti.

soylesi-foto

Peruzu bir biyografik karakter olmaktan çıkarıp dramatik bir özneye dönüştüren kırılma noktası neydi?

Handan Delipınar:
Aslında Peruz üzerine yapılmış çok kapsamlı, bilimsel çalışmalar yok. Daha çok dağınık kaynaklar var. Örneğin Reşat Ekrem Koçunun İstanbul Ansiklopedisinde, Sermet Muhtar Alusun yazılarında ya da Sadi Yaver Ataman ve Ahmet Rasim gibi isimlerin metinlerinde parça parça bilgilere rastlıyoruz. Yani bir ipliği takip eder gibi ilerleyerek Peruza dair bir çerçeve kurmak gerekiyor. Bu yüzden ortaya çıkan metni tam anlamıyla bir biyografi olarak değerlendiremeyiz. Biz bu parçalı gerçeklikleri alıp kurmacayla birleştirdik. Dönemi anlamaya çalışarak; biraz tarihsel, biraz biyografik, biraz da kurmaca bir Peruz yaratmayı tercih ettik.

Sibel metni yazarken karakteri kukla üzerinden canlandırmayı seçmişti. Biz ise sahnelemede bunu bir akademisyenin anlatısı üzerinden kurduk. Böylece Peruzu bugünün gözünden yeniden kuran, yaşayan bir özne haline getirmeye çalıştık.

Selçuk Delipınar:
Bence Peruzu dramatik bir özneye dönüştüren en önemli şey, onun yaptığı işe bakışı. Peruz işini bir eğlence olarak değil, bir sanat olarak görüyor ve son derece ciddiye alıyor. Kanto çoğu zaman hafif bir eğlence türü olarak algılanmış, hatta küçümsenmiş bir alan. Ama aslında kendi içinde ciddi bir geleneği ve estetiği var. Peruz da tam olarak bunu temsil ediyor: Yaptığı işi sahiplenen, saygı duyan ve dönüştüren bir sanatçı.

Bu yüzden Peruzun sahnedeki varlığı, sadece bir hikâye anlatmak değil; aynı zamanda kanto geleneğine dair yerleşik algıları da kıran bir duruş. Biz de oyunda bunu özellikle vurgulamaya çalıştık.

Handan Delipınar:
Kanto aslında çok “İstanbullu bir form. İstanbul eğlence hayatının içinde doğmuş ve gelişmiş. Anadoluda birebir karşılığı pek yok. Bu da Peruzun yaptığı işi çok özgün kılıyor. Hem müzik hem dans açısından kendine has bir dil kuruyor.

Sibel Tomaç:
Evet, İstanbul merkezli bir kültür ama aynı zamanda turne ve kumpanya geleneğiyle bütün ülkeye yayılmış bir yapıdan bahsediyoruz. Bu topluluklar Anadoluyu dolaşıyor, oralarda da izleyiciyle buluşuyor. Mesela İsmail Dümbüllü sadece İstanbulda değil, Anadoluyu gezerek varlığını kurmuş bir sanatçı. Peruz ve onun gibi isimler de zamanla bütün ülkenin tanıdığı figürlere dönüşüyor.

Dolayısıyla bu hikâyeyi sadece İstanbulla sınırlamak eksik olur. Anadoludan gelip bu sanatçılara hayran olan, hayatını onların peşinde değiştiren pek çok insan hikâyesi de var. Bu da dönemin sosyal yapısını anlamak açısından önemli.

Selçuk Delipınar:
Ama burada önemli bir ayrım var: Bu dışarıdan bakışla oluşan hafiflik algısı Peruzun kendisine ait değil. O, yaptığı işi son derece ciddiye alan bir sanatçı. Evet, kanto etrafında zaman zaman hafif meşrep gibi yakıştırmalar yapılmış. Bu tamamen dönemin erkek egemen bakışının bir sonucu. Oysa Peruz gibi birçok kantocu, bu işi gerçek bir sanat olarak icra ediyor. Bunu özellikle vurgulamak istedik. Çünkü Peruzun esas gücü burada yatıyor.

Handan Delipınar:
Ayrıca Peruzun müzik bilgisi de çok güçlü. Hatta anlatılan bir anı var: Bir provada müzisyen nota kaçırıyor, Peruz oyunu durdurup müdahale ediyor. Yani yaptığı işe son derece hâkim. Kendi bestelerini yapıyor, sözlerini yazıyor, sahnede icra ediyor ve aynı zamanda yeni sanatçılar yetiştiriyor. Bu açıdan da çok üretken ve öğretici bir figür. Gerçekten çok kıymetli bir sanatçıdan söz ediyoruz.

afis

Bağımsız tiyatro koşullarında, üstelik Ermeni bir kantocu kadını merkeze alan böyle bir dönem işini sahnelemek size neler getirdi?

Selçuk Delipınar:
Biz meseleye biraz daha geniş bir yerden baktık. Peruzun hikâyesiyle oyundaki akademisyen karakteri arasında bilinçli bir paralellik kurduk. İkisi de bir noktada benzer bir sona sürükleniyor. Bu da aslında oldukça politik bir tercih. Şöyle düşünüyoruz: Eğer yaptığınız iş gerçekten karşılık buluyorsa, bir şeyleri değiştiriyorsa ve bu durum birilerini rahatsız etmeye başlıyorsa, o zaman sistem sizi bir şekilde dışlamaya, yok saymaya başlıyor. Peruzun başına gelen de bu. Oyundaki akademisyenin başına gelen de Bizim için en kritik soru şuydu: Ne oldu da Peruz bir anda yok sayıldı? Demek ki bir şeyleri doğru yapıyordu, bir yere dokunuyordu. Bu da birilerini rahatsız etti. Sonrası ise tanıdık: görünmez kılınma. Bu sadece geçmişte kalmış bir şey değil; bugün de benzer baskıları yaşıyoruz. Bu yüzden oyunun temel meselesi biraz da şu: Yılmamak, direnmek ve var olmaya devam etmek. Beni en çok çeken taraf da buydu.

Handan Delipınar:
Peruzu sahnelerken doğrudan olumsuz bir tepkiyle karşılaşmadık. Ama bağımsız tiyatroların en büyük sorunu olan duyurma meselesini çok yoğun yaşıyoruz. Seyirciye ulaşmak gerçekten zor. Öte yandan oyunu izleyenler çok etkileniyor ve nasıl destek olabileceklerini soruyorlar. Bu da bize umut veriyor. Küçük küçük dayanışma alanları oluşuyor.

Ama genel tabloya baktığımızda, bağımsız tiyatroların sorunları çok büyük. Bu sadece Tiyatro Merdivene özgü değil; hepimizin ortak derdi. Ekonomik kaygılar çok ciddi. Sosyal güvencemiz neredeyse yok. Birçok tiyatrocu birden fazla iş yapmak zorunda kalıyor. Sahne ayakta tutmak başlı başına bir mücadele.

Selçuk Delipınar:
Zaten oyunda da bunu anlatıyoruz. Bir tiyatronun var olabilmesi için ekonomik olarak ayakta kalması gerekiyor. Seyirci gelmezse, gelir olmazsa o sahne kapanır. Bugün içinde bulunduğumuz sistemde mesele çok net: Parayı ödüyor musun, ödemiyor musun? Kimse oranın bir tiyatro olmasıyla, bir kamusal alan olmasıyla, şehrin hafızası olmasıyla ilgilenmiyor.

Şu anda Şişli Tiyatrosunda oynuyoruz. Burası Gazanfer Özcan ve Gönül Ülkü Özcan tarafından kurulmuş çok köklü bir sahne. Orayı ayakta tutmaya çalışıyoruz. Birkaç tiyatro grubu birlikte mücadele ediyoruz ama buna rağmen ciddi zorluklar yaşıyoruz. Eğer bu şekilde devam edersek, bağımsız sahneler birer birer yok olacak. Çünkü sürdürülebilir bir yapı yok.

Handan Delipınar:
Bu noktada kamu kurumlarına da büyük sorumluluk düşüyor. Kültür ve sanatı halka ulaştırmak devletin ve yerel yönetimlerin görevi. Biz de aslında hakkımız olanı talep ediyoruz. Mevcut destek sistemi yeterli değil. Bir oyuna destek veriliyor, 15 temsil şartı koyuluyor ve sonra yeni bir proje bekleniyor. Oysa bir oyun henüz seyirciye ulaşmadan, gelişmeden yeni bir üretime zorlanıyorsunuz.

Daha sürdürülebilir bir destek modeline ihtiyaç var. Örneğin; Sahne desteği, turne desteği, uzun vadeli repertuvar desteği gibi farklı kalemler olmalı. Ayrıca belediyelerin kendi bölgelerindeki sahneleri birer kamusal alan olarak görmesi gerekiyor. Bir tiyatro mekânı kira baskısıyla yok olmamalı. O mekân, o kentin kültürel hafızasının bir parçası.

Selçuk Delipınar:
Biz aslında kamusal bir alan yaratıyoruz. Üstelik çok canlı, çok doğrudan bir alan. Seyirciyle konuşuyoruz, tartışıyoruz, birlikte düşünüyoruz. İstediğimiz şey çok basit: Daha fazla insanın tiyatroya gelmesi. Ev kadınları, işçiler, öğrenciler Herkes. Çünkü tiyatro bir buluşma alanı. Ama bu buluşmayı sürdürebilmek için bir kültür politikası şart. Tiyatronun bir ekonomisi olduğu kabul edilmeli. Özellikle bağımsız tiyatroların yaptığı işin kamusal bir değer taşıdığı görülmeli. Biz yıllardır bunu söylüyoruz. Artık söz sırası karar vericilerde. Bu yapıyı kurmak onların sorumluluğu.


Künye
Yazan: Sibel Tomaç
Yöneten: Handan Delipınar
Oyuncular: Yasemin Emer, Selçuk Delipınar, Gürkan Sinan, Zeynep Eylül Çırak
Müzik Tasarım: Barış Aksu
Koreografi: Caner Peçenek
Dekor Tasarım: Ata Camuz
Kostüm Tasarım: Handan Delipınar
Işık Tasarım: Gürkan Özgen

Önceki ve Sonraki Yazılar
BİRCAN YORULMAZ Arşivi