BİRCAN YORULMAZ
Masaldan sahneye bir manifesto: Filler ve Karıncalar
Kulis Sesleri’nin 63. yayın döneminin ilk programında, Cihangir Atölye Sahnesi’nin Filler ve Karıncalar oyununu uyarlayan ve yöneten Gamze Arzu Kılınç ile konuştum.
Kulis Sesleri yeni yayın döneminde cumartesi günleri saat 10.30’da Apaçık Radyo’da, pazar günleri ise Kısa Dalga’da yayınlanacak.
Gamze Arzu Kılınç, "Bu bir hatırlatma oyunu. Hepimizin ortak dertleri var. Bir araya gelmeden bunların üstesinden gelmek mümkün değil" diyor.
Filler ve Karıncalar, Yaşar Kemal’in Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca adlı çocuk romanından uyarlama. Bu süreç nasıl gelişti?
Cihangir Atölye Sahnesi’nde çok sayıda atölye ve eğitim projesi yürütüyoruz. Her yıl, profesyonel repertuvarımızdan ayrı olarak, eğitim projeleri kapsamında yaklaşık 8–10 oyun sahneleniyor. 2021 yılında Oyun Atölyesi 2’nin ikinci sınıfı için bir metin ararken “Bir Yaşar Kemal oyunu yapalım” dedik ve romanlarını yeniden okumaya başladık. O dönemde Yer Demir Gök Bakır gibi seçeneklere de bakıyorduk. O dönem yönetmen yardımcım olan ve bugün de sahnede yer alan Boran Özsaygı, Büyük Kitapçı’da Yaşar Kemal bölümüne bakarken bu romanla karşılaşıyor. İkimiz de Yaşar Kemal’in böyle bir çocuk romanı yazdığını bilmiyorduk. Boran, “Çok güzel bir şey buldum ama çocuk romanı” diyerek metni getirdi. Okuduğumda bunun bir eğitim projesi için çok uygun olduğunu düşündüm.
Eğitim projelerinde reji ve profesyonel üretimden ziyade oyunculuk eğitimini merkeze alıyoruz. Oyuncuların hareket, şan, koro ve tekil performanslar üzerinde çalışabileceği metinler seçiyoruz. Filler ve Karıncalar buna çok uygundu. Sözü de hepimizin ortaklaşabileceği bir söz. “Uyarlayalım, deneyelim” dedik ve oyun bu şekilde bir eğitim projesi olarak ortaya çıktı. Eğitim projesi olmasına rağmen uluslararası bir festivale katıldı, İstanbul içinde turneler yaptı ve 20’nin üzerinde temsil oynadı. Bu projelerimiz ücretsiz sahneleniyor. Süreç tamamlandığında oyunu biz bitirdik ama seyirci bitirmedi. “Filler ne zaman oynayacak?”, “Tekrar olacak mı?” gibi sorular gelmeye devam etti.
Bunun üzerine, iki–üç yıl sonra oyunu repertuvarımıza almaya karar verdik. Bursa Uluslararası Gençlik Tiyatroları Festivali’nden de çok güzel geri dönüşler almıştık. Profesyonel versiyonda müzik, reji, koreografi ve ışık aynı kaldı, yalnızca oyuncu kadrosu değişti. Sezon başında prömiyer yaptık. Tiyatro çevrelerinden, eleştirmenlerden, akademisyenlerden ve seyircilerden çok güzel tepkiler aldık. Oynamaya devam ediyoruz. Oyunun ortaya çıkış hikâyesi kısaca böyle.
Kadro çok genç. Yeni mezunlardan oluşuyor. Bu tercih nasıl şekillendi?
Cihangir Atölye Sahnesi, kendi kaynaklarından beslenmeyi önemseyen bir tiyatro. Tiyatro ile tiyatro eğitimini birbirinden bağımsız düşünmüyoruz. Bir yandan tiyatronun sürdürülebilirliği, bir yandan eğitimin devam etmesi ve bu iki alanın etkileşimi bize çok olumlu sonuçlar veriyor. Bu nedenle oyuncularımızın tamamı Cihangir Atölye Sahnesi mezunlarından oluşuyor. Kimisi atölye bölümünden, kimisi konservatuvar bölümünden mezun. Karma ama aynı dili konuşan bir ekip.
Bazen “Bu oyun için ne kadar çalıştınız?” diye soruluyor. Ben de şakayla karışık “Zaten üç–dört yıl okudular, üstüne iki ay,” diyorum. Biraz hazıra konma durumu var; çünkü kendi yetiştirdiğimiz bir dil birliğimiz ve bakış açısı birliğimiz mevcut. Filler ve Karıncalar da bu uyumun üzerine kurulmuş bir oyun.
Saloz’un Mavalı ve İki Efendinin Uşağı da benzer şekilde eğitim projesi olarak başladı. Saloz’un Mavalı hâlâ ilk oyuncu kadrosuyla oynanıyor. 2017’de Cihangir Atölye Sahnesi’ne gelip konservatuvar okuyan, mezun olan öğrencilerimiz hâlâ aynı ekipte sahnedeler. Birlikte büyüyorlar; aslında biz de onlarla birlikte büyüyoruz.
Yaşar Kemal’in kitabı ve oyun ne anlatıyor?
Fabl türünde yazılmış bir metin ve bir parça George Orwell’ın Hayvan Çiftliğini de andırıyor; ama bizden bir hikâye. Finali masalsı olsa da sözü çok gerçek ve çok doğru. Elbette hepimizin aynı amaç için bir araya gelmesi kolay değil, ama imkânsız da değil. Bu anlamda Yaşar Kemal’in sözünü ütopik bulmuyorum.
Kitap ve oyun, fillerin egemenliğindeki bir dünyada karıncaların ve diğer bütün canlıların sömürüldüğü, ezildiği, kaynaklarının kullanıldığı, emeklerinin gasp edildiği adaletsiz bir düzeni anlatıyor. Bu dünyada karıncaların akıllarını kullanarak, düşünerek ve bir araya gelerek bu düzenin üstesinden gelebileceklerini söylüyor. Özetle anlatılan hikâye bu.

Sahneye taşırken sizin için en belirleyici çıkış noktası neydi? Neyi merkeze almak istediniz?
Aslında bir araya gelebilmeyi merkeze aldım. Ortak bir dert varsa, o dertten kurtulmanın yolunun düşünce gücüyle ve birlikte hareket ederek mümkün olabileceği fikrini. Romanın temel düşüncesi de bu zaten. Ben bunun üzerine yeni bir şey koymadım.
Yaşar Kemal’in kitabı üzerinde çok değişiklik oldu mu, yoksa tamamen bir uyarlama mı oldu?
Hayır, değişiklik olmadı. Elbette romanın tamamını sahneye taşısaydık oyun üç buçuk–dört saat sürerdi. Romanlarda, yazarın üslubu gereği betimlemeler ve tekrarlar çok fazladır. Ama biz artık roman yazmayacaktık, bir sahne performansı hazırlayacaktık. Bu nedenle hikâyeye hizmet eden, sahnede seyirciyle buluşabilecek bir dil seçtik. Olması gerektiği kadarını aldım. Hiçbir ekleme yapmadım ama çok ciddi bir budama yaptım.
Zaten 250–300 sayfalık bir romanın bire bir sahneye taşınması mümkün değil. Bazı bölümleri hiç almadım, bazı karakterleri kullanmadım. Romanda karıncalar arasında ayrılıklar, hizipleşmeler, ihanetler, ajanlıklar gibi çok karmaşık ilişkiler var. Oralara girmedim. En yalın hâliyle romanın sözünü seyirciye aktarmak istedim.
Oyunda oyuncuların her biri Filler Sultanı oluyor. Burada ne anlatmak istediniz?
Orada şöyle bir durum var: Bildiğiniz gibi sahnedeki boruların, hortumların simgesel bir kullanımı var. Bunlar gücün ve iktidarın simgesi. O boruyu boynuna takan, Filler Sultanı oluyor. Aslında bu küçük bir hatırlatma. Herkesin bildiği ama yine de görmekten hoşlandığı bir durum. Bizdeki karşılığı biraz “koltuk” meselesi. O koltuğa kim oturursa aynı şey oluyor.
Bir yönüyle çok şaşırtıcı da bir durum. Ömrünü o koltukla mücadele ederek geçirmiş bir insan, o koltuktakini indirip kendisi oturduğunda, çoğu zaman aynı davranışları sergileyebiliyor. Boruların el değiştirmesi ve Filler Sultanı’nın neredeyse bütün oyuncular tarafından oynanması, biraz da bu “bayrak teslimi” meselesini hatırlatmak için. Bunu düşünerek yaptım.
Oyununuz bazı yorumlarda politik tiyatro olarak tanımlanıyor. Siz de böyle düşünüyor musunuz?
Elbette. Zaten politik olmayan bir sanat dalı olacağını düşünmüyorum. Bana göre her şey politiktir. Tabii ki burada kastettiğim, dar anlamda bir reel siyaset değildir. Politik tiyatro konusunda bir artış olduğunun ise çok farkında değilim.
Yaşar Kemal bu metni 1977 yılında yazmış. Hâlâ bu kadar benzerlik taşıması şaşırtıcı değil mi?
Tabii ki, çünkü sistem değişmedi. Sistem değişmediği sürece bin yıl sonra da aynı şeyler olacak.
Siz de eseri bir manifesto olarak tanımlıyorsunuz.
Yaşar Kemal’in romanı zaten bir manifesto niteliği taşıyor. Biz de bu özelliğine zarar vermek değil, aksine biraz daha güçlendirmek istedik.
Hikâyedeki masalsı anlatımla birlikte sahnede bir tragedya estetiği de var. Bu fikir nasıl doğdu? Görselliği nasıl planladınız?
Aslında bunu baştan planlamadım. Ben masa başında uyarlama yapan bir yazar değilim, ben yönetmenim. Uyarlamayı da sahnede yapıyorum. Bütün etmenleri sürece dahil ederek. Müzisyenimiz Berkay Özdeş bütün provalarda bizimleydi. Koreografımız da öyle. Zaman zaman bir sahneyi kurup, ışığını denemek için hemen sahneye çıkıp bakıyorduk. “Çalışıyorsa buradan devam edelim, çalışmıyorsa başka bir versiyona geçelim,” diyorduk.
Herkesin emeği ve fikri var. Ortak akılla yapılmış bir reji bu. Çünkü Cihangir Atölye Sahnesi kolektif üretimi ve ortak aklı merkeze koyan bir yapı. Bu anlayış oyunlara da yansıyor. Hiçbirimiz “Bu fikir benim” diyemeyiz. Burada “biz” var. O anda orada kimler varsa ve aynı amaç için ortak akıl yürütüyorsa, işler birbirinin üzerine konarak ilerliyor. Elbette son sözü yönetmen söyler. Bu da zaten zanaatin gereği. Birinin her şeye dışarıdan bakması, kollaması gerekir. Benim yaptığım iş de aslında bu.
Oyun bir eğitim projesi olarak başladı ama sonra yoğun bir talep gördü. Bu, günümüz seyircisine çok net ulaştığını da gösteriyor.
Evet, gerçekten bizden talep edildi.
Sizce bu ilgi neyle ilgili? Hikâyenin içeriğiyle mi, günümüzle kurduğu bağla mı?
Bence bir ihtiyaçla ilgili. İnsanların bir araya gelmeye ihtiyacı var. Hepimizin var. Ama bir şekilde bunu beceremiyoruz. Bunun masalsı bir anlatımla sahnede karşılık bulması bence hepimizin hoşuna gidiyor. Tabii şu var: Oyun böyle oldu diye, olmuş bitmiş gibi eve gitmememiz lazım. Bu bir hatırlatma. Hepimizin ortak dertleri, ortak sorunları var. Bakış açımızı biraz bu tarafa çevirirsek…
Oyunda da romanda da biliyorsunuz, bir türküyle hatırlıyorlar karıncalar karınca olduklarını. Bizim için de o türkü; ortak kültür, ortak geçmiş, ortak hafıza demek. Biz bunları unuttuk zaten. O yüzden Filler ve Karıncalar için “bir hatırlatma oyunu” diyorum.
1970’lerde yazılmış bir metni bugün tekrar hatırlamak hepimize iyi geliyor. Belki gündelik hayatta iki kişi çatışacakken, kişiselleştirmemek gerektiğini fark ederiz. Kişisel rekabetlerin bizi bu noktaya getirdiğini, sistemin bütün araçlarıyla bizi manipüle ettiğini görebilirsek, belki bir araya gelme ihtimalimiz artar diye düşündük.
Son yıllarda tiyatrolar giderek küçülüyor. Tek kişilik ya da iki kişilik oyunlar çok arttı. Uzun zamandır sahnede birdenbire 11 kişi görmek hem çok güzel hem de özlediğimiz bir şey gibi geliyor. Tiyatrolar küçülürken bunu yapabilmek nasıl mümkün oluyor?
Elbette bu bizim için çok güzel ve mutluluk verici. Ama tiyatroların küçülmesi, oyuncu sayısı az olan oyunların artması tamamen koşullarla ilgili. Özellikle bağımsız tiyatrolar için böyle. Ödenekli tiyatroların bu tür sorunları yok. Elli kişiyi sahneye çıkarabiliyor, kırk kişilik orkestrayla oyun yapabiliyorlar. Ya da büyük sermayeyle yapılan, büyük sahnelerde oynanan prodüksiyonların da böyle bir derdi yok.
Asıl sıkıntı bağımsız özel tiyatrolarda. Sahnesizlik, sahnesi varsa yüksek kira, vergi, SGK gibi giderler… Hakkıyla tiyatro yapmaya kalktığınızda bunu tek başınıza sürdürmeniz çok zor. Ancak dayanışmayla ve fedakârlıklarla mümkün oluyor.
Bu nedenle tiyatro giderek dekorsuzlaşıyor, oyuncu sayısı azalıyor. Aslında bu tek başına bir sorun değil. Dekor çok gerekli bir şey değil. Bugünkü oyunda da sadece platformlar kullandım; mekânları ayırmak, kademe oluşturmak için. Bu yalınlık güzel bir şey. Son on beş yıldır tek kişilik ya da iki kişilik, çok basit dekorlarla yapılan oyunlar izliyoruz. Sanatsal açıdan bu büyük bir sorun değil. Ama herkes aynı sıkıntıları yaşadığı için oyunlar birbirine benzemeye başladı. Repertuvarlardaki çeşitlilik giderek azalıyor. Asıl problem burada.
Gittikçe tek sesliliğe doğru gidildiğine dair endişeler var.
Evet. O yüzden hepimizin ortak akılla ve ortak dertlerle buna çözüm araması gerekiyor. Tiyatro alanındaki örgütlenmelerle, dayanışmalarla bunu aşmaya çalışıyoruz. Ben bunun geçici bir dönem olduğunu düşünüyorum.
Tek kişilik oyun da oyundur, dekorsuz oyun da oyundur. Hocam Metin Handun’un çok güzel bir sözü vardır: “Bir tiyatro olayının gerçekleşmesi için en az bir oyuncu ve en az bir seyirci gerekir.” Yani biri oynuyor, biri izliyorsa tiyatro vardır.
Hikâye gerektiriyorsa elbette dekor, kostüm, her şey yapılır. Ama seyircinin gözünü boyayan devasa dekorlar, ışıklar, efektler, dijital dünyalar yerine ben bu yalınlığa her zaman varım. Sanatsal olarak büyük bir sorun değil. Dediğim gibi, esas sorun çeşitliliğin azalması.
Bugünün Türkiye’sinde bu kadar zorlukla tiyatro yapmanın, buna rağmen sıkı sıkıya tiyatroya sarılmanın anlamı ve motivasyonu nedir sizin için?
Bu bir varlık meselesi. Hamlet’in dediği gibi: “Var olmak mı, yok olmak mı?” İki seçenek var. Sizin kendinizi ifade etme aracınız tiyatroysa, bir şekilde yapmaya devam ediyorsunuz. Çünkü “Ben varım” diyorsunuz. Her şeye rağmen yapılan bir şeye dönüşüyor tiyatro. Bir mücadele alanı oluyor. Dert söyleme, itiraz etme alanı oluyor. Aynı zamanda nefes alabildiğimiz tek yer hâline geliyor. Bu alanı kaybetmek istemiyoruz. İnat da buradan kaynaklanıyor.
Cihangir Atölye Sahnesi’nin diğer oyunlarından da kısaca bahseder misiniz?
Şu anda sezonda profesyonel olarak oynadığımız yedi oyunumuz var. Ödenmeyecek Ödemiyoruz var. Dario Fo’nun oyunu, onu ben yönettim. Daha çok dış sahnelerde oynuyor. Zaten yedi oyunu sahnemize sığdırmamız zor, çünkü sahnemizin yüzde ellisini prensip olarak sahnesiz ve konuk ekiplere açıyoruz. Kalan günlere kendi oyunlarımızı yerleştiriyoruz.
Ödenmeyecek 2018’de prömiyer yaptı ve pandemi dışında kesintisiz oynuyor.
Şaloz’un Mavalı, Peter Weiss’in oyunu, Can Yücel çevirisi. Muhammed Uzuner yönetti. 2019’dan beri aynı oyuncu kadrosuyla sahneleniyor. İki Efendinin Uşağı Türka, Goldoni’nin klasik İtalyan komedyası. Onun da rejisi Muhammed Uzuner’e ait.
Sermet Çağan’ın Ayak Bacak Fabrikası var, özellikle genç seyirciye çok hitap eden bir oyun. Neredeyse Eşittir var, Serpil Göral’ın yönetmenliğinde.
Bu saydığım oyunların çoğu mezuniyet oyunu olarak başladı. Mezuniyet süreci bittikten sonra, oyuncular da profesyonel hayata geçince, biz bu işleri repertuvarımıza alıyoruz.
Ayrıca Herman Melville’in kısa romanından uyarladığımız Kâtip Bartleby var. Şu an unuttuğum bir oyun olabilir; biraz torunlarının ismini karıştıran babaanneler gibi oldum.
Mart ayında yeni bir oyunumuz daha geliyor: Tapor’un Joko’nun Doğum Günü. Bu yılki konservatuvar mezuniyet oyunumuz olacak ve prömiyer yapacak. Onun heyecanını da şimdiden yaşıyoruz.
Cihangir Atölye Sahnesi’nin Instagram hesabını takip eden seyircilerimiz, aylık programlarımızı, duyurularımızı ve tüm güncel bilgileri oradan takip edebilirler.
Seslerin aşılamadığı duvarlar arasında aşk: Mahallemizin Eşrafından
30 Ocak 2026 Cuma 00:10Aidiyet, öteki ve umut: Animus Tiyatro’nun “Gözbağcı” yolculuğu
23 Ocak 2026 Cuma 00:20Kişisel bir hikâyeden toplumsal bir söze: Metamorfoz
16 Ocak 2026 Cuma 00:10Khôra: Farklılıklarla bir arada olmanın sahnesi
09 Ocak 2026 Cuma 00:10Tiyatro yalnızca tiyatro değildir
02 Ocak 2026 Cuma 09:24Sıkıştığımız adalar: Bir kasabada genç olmak
26 Aralık 2025 Cuma 08:10Sessizlikle biten bir anlatı: Kızlar ve Oğlanlar
19 Aralık 2025 Cuma 00:10Gölgeler, kuklalar ve iç sesler: Ferda’nın labirenti
12 Aralık 2025 Cuma 00:15Sistemli suistimalin sahnedeki ifşası: Özge Arslan’la Nokta
05 Aralık 2025 Cuma 00:10Apsolit: Bir çocuğun sesinden göç, kimlik ve anadili
28 Kasım 2025 Cuma 08:16