BİRCAN YORULMAZ
Seslerin aşılamadığı duvarlar arasında aşk: Mahallemizin Eşrafından
Apaçık Radyo Kulis Sesleri’nde bu hafta, Kiki Kolektif tarafından sahnelenen Mahallemizin Eşrafından oyununun yazarı, yönetmeni ve oyuncusu Berfin Ertan ile konuştum.
Berfin Ertan, “Duyulmamanız tercih edildiğinde, orada başka senaryolar devreye girebiliyor; belki başka yerlerde, başka imkânlar, başka yaşam alanları vardır” diyor.
Mahallenin Eşrafından ne anlatıyor?
Oyun 15 yaşındaki bir kız çocuğunun 16 yaşına kadar geçen bir yıllık serüvenini, aşk odağında anlatıyor diyebiliriz. Hikâye, Rumlar ve Türklerin bir arada yaşadığı bir adada geçiyor. Zaman olarak da kabaca 2000’li yılların başına denk geliyor. Karakterin bu süreçte karşılaştığı yeni şeylerle nasıl ilişki kurduğunu; aşk üzerinden yaşadıklarını, aile ilişkilerini, okul hayatını ve sokakta karşılaştıklarını iç içe geçiren karma bir anlatı söz konusu.
Nasıl bir karakter bu?
Yeni şeylere karşı çok meraklı bir karakter. Yeni bir şeyle karşılaştığında yaşadığı şaşkınlık onu mutlu ediyor, doyuruyor. Karşılaştığı Sesil de onun için her anlamda çok yeni bir deneyim. Cinsel yönelimi açısından da yeni bir karşılaşma bu. Üstelik hikâye, günümüzden en az 20 yıl önce geçiyor. Ben yazarken zihnimde 2005 vardı ama oyunda bunu özellikle söylemediğim için herkes için aynı tarih hissini vermeyebiliyor.
Hikâyede MP3’ün varlığı, cep telefonlarının olmadığı bir döneme işaret ediyor.
Evet, tarihsel referansları daha çok küçük detaylarla vermeye çalışıyorum. Direkt bir tarih söylemek yerine; bir şarkı, bir MP3 çalar ya da bir kaset… Herkes hangi ayrıntıyla hangi döneme gidiyorsa, oyun da oraya yerleşiyor. Karakter aynı zamanda müziği ve şiiri çok seven biri. Kendi dünyasında, kendi imkânlarıyla olabildiğince müzik dinlemeye, şiir yazmaya, bir şeyler karalamaya çalışıyor. Biraz isyankâr; kurallara çok kulak asmıyor. Ama bu kuralsızlığın sonucunda alışıldık, büyük bir trajedi yaşamıyor. Yine de kendi iç dünyasında bu durum onun için oldukça büyük bir kırılma. Karakteri kısaca böyle özetleyebilirim.
İlk fikir nereden çıktı? Yazım serüvenini anlatır mısın?
2022 yılıydı. Ben Kadir Has Üniversitesi Tiyatro Bölümü mezunuyum. Dördüncü sınıfta mezun olurken bir bitirme projesi yapıyoruz; bu bir oyun, senaryo ya da kısa film olabiliyor. Ben uzun zamandır hikâye anlatımı odaklı bir oyun yapmak istiyordum. Mezun olurken “cebimde bir şey olsun” fikrinden çok, mezuniyet sonrası da üzerine çalışabileceğim bir alan yaratmak niyetindeydim. Çünkü özellikle tiyatro mezunları için mezuniyet sonrası süreç biraz belirsiz olabiliyor.
Danışman olarak Hakan Emre Ünal’ı seçtim. Kendisi üçüncü sınıfta Martı oyununda bizim yönetmenimizdi; aramızda zaten bir tanışıklık vardı. Çok sevdiğim, çok güvendiğim bir isim. Yazım sürecine bahar aylarında başladım ve aslında bir fikirden değil, bir histen yola çıktım. Aşkla ilgili bir şey yazmak istiyordum. Cinsel kimlik ve cinsel yönelimle ilgili bir alanı da kurcalamak istiyordum; bu benim kişisel olarak da hâlâ üzerine düşündüğüm bir mesele.
Bu hissi takip ederken, sesini duyurmakta zorlanan bir çocuk fikri çıktı ortaya. Ama bunu karakterin doğrudan “sesimi duyuramıyorum” demesiyle anlatmak istemedim. Bunun yerine, bu hissi onun bütün dünyasına yaymayı düşündüm. Ailesi, okul arkadaşları, öğretmeni, sevdiği biri… Hikâye böyle böyle kendiliğinden açıldı. Yazarken mekânlar ve karşılaşmalar neredeyse kendiliğinden oluştu.
Öğretmen karakterinin ortaya çıkışı da ilginçtir. Yazım sürecinden önce, arkadaşlarımla birlikte Hep Hâlâ Şafak adlı bir oyun yapmıştık. Prova arasında Sabancı Müzesi’ne gitmiştik. Bir arkadaşım, “Sanki ortaokulda sosyal bilgiler öğretmeni bizi geziye çıkarmış gibi” dedi. Ben de şaka olsun diye doğaçlama bir öğretmen karakteri yapmaya başladım. Muhafazakâr, kuralları olan ama o kuralları kendisi de pek tutamayan bir öğretmen… Arkadaşlarım bu karakteri çok sevdi ve aramızda bir şakaya dönüştü. Sorular soruyorlar, ben öğretmen olarak sinirlenip cevap veriyorum. Günlük hayatımıza sızan bir karakter oldu bu.
Oyunu yazmaya başladığımda “okul” ve “öğretmen” dediğim anda bu karakter zaten hazırdı. Böylece oyuna dahil oldu. Bir puzzle gibi parça parça birleşti her şey. İlk hâli, bir bitirme projesi olduğu için yaklaşık 25 dakikalık bir demoydu. Mezuniyetten sonra oyunu birkaç kez oynadık, geri bildirimler aldım. Hocalarla, izleyicilerle konuştum. Ardından yaklaşık bir–bir buçuk yıl boyunca metnin üzerinde çalıştım. Parça parça yazdım, Hakan Emre’yle buluştuk, danıştık. Metne onun da çok büyük katkısı oldu. Çünkü benim için bir metni kısaltmaktansa uzatmak daha zor; araları doldurmanız gerekiyor.

Hikâyeyi uzatma süreci nasıl gelişti?
Hikâyeyi eklerle biraz daha yaymak gerekiyordu. Ama bunu sadece uzatmak için uzatmak istemedim; çünkü o zaman çiğ durabiliyor ve bu hemen hissediliyor. Buna özellikle dikkat ettim. Gerçekten esnetmek ama bunu hissettirmemek istedim.
Ben daha çok hikâyeyi tek parça bir sekans gibi genişletmektense, bazı karakterlerin önceki hâllerinde biraz siyah-beyaz kalan yanlarını renklendirmeye odaklandım. Mesela öğretmen… Evet, bağırıyor ama bir yandan da “güzel kızım” diyebiliyor. Baba sert ama sonra oturup rakı da içebiliyor. Yani gündelik hayattaki o çeşitliliği, çelişkileri oyunun içine yaymaya çalıştım. Böyle böyle metin genişledi. Ve en sonunda 29 Aralık 2023’te de prömiyerimizi yaptık.
Hikâyenin senin hayatına değen yanları var mı?
Aslında yok. Ama seyirciye biraz otobiyografik hissettiriyor, bu soruyu da sık alıyorum. Sanırım benim hikâyeyle kurduğum bağdan ya da oyunda kullandığım videodan dolayı böyle algılanıyor olabilir.
Şöyle bir şey var: Ailemin bir kısmı Bozcaada’da yaşıyor. Benim de yazlarım orada geçti, özellikle çocukluğum. Mesela 2004–2005 yıllarında babamın bir dükkânı vardı; o dükkân çok fazla şey oldu zaman içinde. Bir ara internet kafeye çevirmişti. Ben de 5–6 yaşlarındaydım. Abim orada dururken ben de yanında takılıyordum. İnternet kafelerde çok vakit geçirdim. O dönem internet kafeler çok popülerdi, bilgisayar oyunları öyle. PlayStation 2 yeni çıkmıştı, internet evlerde henüz yaygın değildi.
Bunun gibi hayatımdan aldığım bazı parçalar var ama hepsini bozarak kullandım. Yani birebir bir kuzen abi yok, birebir aynı şarkıları dinleyen biri yok. Gerçekten aldığım şeyleri dönüştürerek, başka bir dünyaya yerleştirerek kullandım.
Tek kişilik ama çok karakterli bir oyun. Bu karakterler arası geçişler zor oldu mu? Prova sürecinde metinde değişiklikler yaşandı mı?
Oldu, mutlaka oldu. Metinsel olarak zaten belliydi. Ben masa başında metnin büyük bir kabasını çıkarıp sonra sahneye geçmeyi seviyorum. En azından bu oyunda bana iyi gelen yöntem buydu. Metin sahneye bir şey veriyor ama bedensel olarak o metni spesifikleştirmen, temizlemen, geçişleri kurman gerekiyor.
Bu noktada Büke Erkoç çok yardımcı oldu. Kendisi üniversiteden sonra fiziksel tiyatro eğitimi almıştı; aynı zamanda hareket tasarımı yapıyor ve oyunun da hareket tasarımcısı. Onun formasyonu zaten transisyonlar bulmak, bedeni bir yerden başka bir yere taşımak üzerine. Bu anlamda beni çok aydınlattı. Karakter geçişlerine ciddi anlamda çalıştık.
Bence önemli olan şu: Beden bir yere doğru akıyorken, sadece “geçiş olsun” diye bedeni zorlayarak başka bir şeye sokmak değil. Beden neredeyse, oradan dönüşerek yeni mekâna, yeni karaktere girmek. Zihnimde de o zemini kurabildiğimde, seyircide de bunun bir karşılığı oluyor gibi hissediyorum.
Seyirci tepkileri nasıl? Oyun çok temaslı, seyirciyle birebir diyalog var. Konunun gidişatı seyirci tepkisine göre değişiyor mu?
Çok ilginç bir yer burası. Oyunda baştan beri bir interaksiyon vardı. Özellikle hoca sahnelerinde bu daha belirgin. Zaten bu kadar yakın bir alanda, seyirciyle göz göze gelmeden oynamak bana çok eğreti geliyor. O yüzden oyun boyunca seyirciyle bir ilişki hâli var.
Ama oynadıkça şunu fark ettim: Bir konuşma isteği var. Hem bende var, hem seyircide var. Ve oyun bunu kaldırıyor. Bunu fark edince interaktif alanları biraz daha açtım. Oyun bu yüzden zamanla uzadı mesela; ilk hâline göre yaklaşık 10 dakika daha uzun şimdi.
İnteraksiyon çok ilginç bir şey. Seyirci olarak bazen beni de geren bir şey bu açıkçası. O yüzden seyirciyle empati kurabiliyorum. İnsanları bir tık güvenli alanından çıkarıyor. Ben de elimden geldiğince güvenli hissettirmeye çalışıyorum. Yine de her an “yakalanacakmış” gibi bir his oluyor bazen, bende de.
Ama bazı seyirciler de bu durumu çok seviyor, değil mi?
Evet, kesinlikle. Diyaloğu sürdürmeyi seven çok insan var. Mesela bugün biri “annen haklı çıktı” diye laf attı. Daha önce “Ben Sirtaki biliyorum” deyip sahneye öğretmeye gelen oldu, çok farklı şeyler yaşandı.
Bir de oyunu çok farklı mekânlarda oynadım: açık hava, çok küçük sahneler, daha büyük İtalyan sahneler… Mekân değiştikçe seyirciyle kurulan ilişkinin de nasıl dönüştüğünü fark ediyorum. Daha birebir olduğumuz alanlarda oyun bana daha iyi geliyor. Ama büyük sahnede olmak da başka bir nefes alanı açıyor; seyirciyle araya doğal bir mesafe giriyor. İnteraksiyon bazen gerçekten çetrefilli olabiliyor, dürüst olmak gerekirse.
Her zaman yönetmek kolay olmayabiliyordur herhalde…
Tabii ki. Mesela bazen bir soru soruyorum ve cevap gelmiyor. Bu başlı başına bir problem değil aslında. Cevap gelmemesi çok normal. Asıl mesele oradaki enerji akışının tıkanmaması. Eğer o kanal tıkanırsa, oyun aksıyor. O yüzden mümkün olduğunca güvenli bir alan kurarak etkileşimi yönetmeye çalışıyorum. Ama genel olarak seyircinin de iyi bir yerden karşılık verdiğini düşünüyorum.
Oyun normatif ilişkilerle, “makbul” duruşlarla ve özellikle heteroseksizmin standart, “normal” kabul edilen hâliyle bir hesaplaşma olarak okunabilir mi?
Bence okunabilir. Aslında bu kısım benim için bir “duvar” gibi. Hele ki bununla yeni tanışıyorsanız ve ergenlik çağındaysanız… Gerçekten çarpıp düştüğünüz bir şeye dönüşebiliyor. O yüzden burayla bir hesaplaşma var.
Ama bu hesaplaşma biraz şuradan geliyor: duyulmamak. Çünkü bazen bazı şeyler çok bariz oluyor. Yetişkinlerin, ebeveynlerin elinde aslında anlaşılır veriler oluyor. Ama göz ardı edildiğinizde, duyulmamanız tercih edildiğinde, işte orada başka senaryolar devreye girebiliyor. Belki başka yerlerde, başka imkânlar vardır. Başka yaşam alanları vardır.
O yüzden oyunu umutsuz bir yerden bitirmemeye çalışıyorum. Finaldeki video da biraz buradan geliyor aslında: “Gidiyorum, seninle arama bir mesafe koyuyorum.” Madem beni duymuyorsun, ben de buradan uzaklaşıyorum. Zeki Müren'i seveceksiniz diyor ya, evet bir gün seveceksiniz. Ama o gün, belki de bugün değil. O ihtimali açık bırakan bir yerden, böyle bir hesaplaşma diyebiliriz.
Hikâye adada geçiyor. Oyunda da adanın “çıkışsızlığına” bir vurgu var.
Evet ama bir yandan da tam olarak öyle değil. Çıkış var. Bazen var, bazen yok. Bu hikâyede sanki varmış gibi bir yerden duruyoruz.
Ada olması hikâyeye şu anlamda hizmet ediyor: Adalar bazen gerçekten böyledir. Kasım ayında bir feribot iptal olur ve on gün orada kalırsınız, çıkamazsınız. Ya da teknik olarak çıkış vardır ama fiilen çıkamazsınız. Bazen de gerçekten çıkamazsınız. Ada, bu hâliyle hem fiziksel hem de duygusal bir sıkışmayı taşıyor.
Seyirci oyundan çıkarken ne düşünsün, kendine ne sorsun istiyorsun?
Ben bu oyunu yazmaya başladığımda hissettiğim şey neyse, hâlâ aynı hissi vermeye çalışıyorum. Seyircinin içinden böyle “pır pır pır” bir şey geçsin istiyorum. Tam olarak nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum ama… Bir titreşim gibi.
Eğer seyircinin kafasında bir yargı varsa, o yargıya dair küçücük bir soru işaretiyle çıkması bile benim için yeterli. Çünkü bazen biz bize konuşmak bir yere kadar yetiyor; bazen de biz size konuşmak gerekiyor. O tür karşılaşmalar olursa ne olur bilmiyorum ama iki senedir oynuyorum ve radikal bir durumla karşılaşmadım. Yine de birinin zihninde, herhangi bir konuda minicik bir soru işareti uyandırıyorsa bu oyun, benim için tamamdır.
Tek kişilik bir oyunda sahnede yalnız olmak, seyirciyle bu kadar doğrudan temas etmek nasıl bir his? Zorlukları neler?
Bazen çok tekinsiz hissettirebiliyor. Çünkü paslaşabileceğiniz tek şey ya metin ya kendiniz ya da seyirci. Başka hiçbir şey yok. Bu da ister istemez “ya şöyle olursa ya böyle olursa” gibi düşünceleri getiriyor.
Ama o kaygıyı başka bir şeye çevirmeye çalışıyorum: bir adrenaline, bir heyecana. O hissi yok saymak yerine ona yaslanmaya çalışıyorum. İki yıldır oynuyor olmanın getirdiği bir rahatlık var elbette ama buna rağmen hâlâ güvensiz hissettiğim anlar oluyor. Hatta oyuna girmeden önce arkadaşıma, “İki yıl oldu, sence hâlâ böyle hissetmem normal mi?” diye sordum. Güldü tabii. Çünkü normal. Dünyanın en kolay şeyi değil bu. Psikolojik olarak güvensiz hissetmek çok normal.
Türkiye’de tiyatro yapmak çok zor. Buna rağmen gençler bu alana nasıl giriyor ve nasıl devam ediyor? Sayı giderek artıyor gibi…
Gerçekten çok artıyor. Son zamanlarda çok fazla gençlerin ürettiği, oynadığı oyun izliyorum. Konservatuvarlara giren insan sayısı da arttı mesela. Ben girdiğimde 300 kişi vardı, şimdi 1000’e yaklaşıyor. Müthiş bir talep var.
Belki tiyatro her şeye rağmen biraz popülerleşti. Daha “total” bir şey hâline gelmeye başladı. Çağla da alakalı galiba; yaşanabilir bir alan gibi görünmeye başladı insanlara. Tabii herkes için değil, bunu özellikle söylemek isterim. İsteyip de okuyamayan çok insan var. Ama bir yandan da “bak yapanlar var, oynayanlar var” diyerek motive olanların sayısı arttı sanki. Alternatif oyun sayısı da artıyor. Belki bu da bir güven duygusu yaratıyor.
Eskiden aileler çok daha büyük bir blokajdı. “İstedim ama okuyamadım” hikâyesini çok duyuyorduk. Hâlâ var, biliyorum. Ama okuyabilenlerin sayısı da arttı. Bir heyecan yükseliyor gibi hissediyorum.
Tiyatronun popülaritesi arttı diyebilir miyiz?
Evet, arttı. Bu güzel bir şey çünkü tiyatroya gerçekten ihtiyaç var. Ama bir yandan da hâlâ birçok ekip için 5–10 seyirciyi bulmak bile çok zor. Ekonomi, bilet fiyatları… Hepsi doğru. Ama bir yandan da alternatif tiyatroda oyun izlemek bazı kesimler için ulaşılmaz bir şey değil aslında. Biraz tercih meselesi. İki hamburger mi, bir tiyatro bileti mi gibi.
Tabii kimseye “niye gelmiyorsun” da diyemiyorsun. Bu biraz rutin meselesi. Kırk yılda bir gidilen bir şey olmaması gerekiyor. O yüzden durum çok çetrefilli. Bir de işin içine sosyal medya girince her şey çok katmanlı hâle geldi. Bağımsız tiyatro üretirken sadece oyun yapmıyorsun; reklamla uğraşıyorsun, grafik tasarım yapıyorsun, tanıtım yapıyorsun… Bir sürü işin olmayan şeyi yapıp sonra seyirciye ulaşmaya çalışıyorsun.
KÜNYE
Kiki Kolektif
Yazan, Oynayan: Berfin Ertan
Yönetmenler: Berfin Ertan • Hakan Emre Ünal
Hareket Tasarımı: Büke Erkoç
Reji Asistanı: Öykü Gökduman
Işık Tasarımı: Furkan Anıl Akbey
Işık Tasarım Asistanı: Abrek Bayseç
Teknik Operatör: Yiğit Candemir
Video Tasarımı: Ece Yazgı
Fotoğraf: Buse Nur Kocaaslan • Ezo Şara Uray
İllüstrasyon: Deniz Gümüşkaya
Dijital İletişim: Container Duo
Afiş Tasarımı: Öykü Eraslan