BİRCAN YORULMAZ

BİRCAN YORULMAZ

Kişisel bir hikâyeden toplumsal bir söze: Metamorfoz

Apaçık Radyo Kulis Sesleri’nde bu hafta Non Tiyatro’nun sahnelediği Metamorfoz oyunu yazarı, yönetmeni, oyuncusu Enes Turan’la konuştuk.

metamorfoz-32710.jpg

“Hâlâ içimizde yaralı bir çocuk var. Türkiye’de bunun çok yaygın bir hâl olduğunu düşünüyorum; sandığımızdan çok daha fazla insan bu duyguyla yaşıyor.”

  • Metamorfoz ne anlatıyor? Hikâyesini anlatır mısınız?

Metamorfoz, bir çocuğun annesini, kendi kimliğini ve özgürlüğünü arama serüveni olarak özetlenebilir. Baskıcı ve aşırı dinî bir ortamda büyümüş bir çocuğun hem annesini bulmaya çalıştığı hem de bu yolculuk sırasında kendisini keşfettiği bir arayış hikâyesi. Aynı zamanda, “yasak” olarak öğrenilen şeylerin sosyal hayatta gerçekten ne kadar yasak olup olmadığını sorgulayan bir anlatı bu.

  • Anlatıcı bir çocuk aslında, değil mi?

Evet, anlatıcı bir çocuk. Belli bir yaşı yok; okul çağlarına yeni gelmiş diyebiliriz. Yaşını özellikle netleştirmiyorum, seyircinin hayal gücüne bırakıyorum.

  • Oyunun çıkış noktası bir okul bitirme projesiymiş. Süreç nasıl ilerledi? Bir okul projesi nasıl sahneye taşındı?

Aslında amacım hep kendi metinlerimi yazıp oynamaktı. Okuldayken de böyle bir isteğim vardı. Yazarlıkla zaten 14–15 yaşlarımdan beri ilgileniyorum ama ilk defa okul bağlamında “ben dramatik metin de yazabilirim” dediğim bir sürece girdim.

Tiyatroya başladığımdan beri yazdığım öykülere dönüp baktığımda, çocuklukla ilgili sürekli bir arayışın ve yazma heyecanının olduğunu fark ediyorum. Son sınıfa yaklaşırken tez danışmanım “Belki kendi öykünü yazarsın” dedi. O dönemde Bertrand Russell’ın eğitim üzerine yazdığı bir kitabı okumuştum; 1900’lerin başındaki İngiltere eğitim sistemini eleştiriyordu. Kitabı okuduğumda şunu düşündüm: “Eleştirilen bu eğitim sistemini bile ben yaşayamadım. Peki kendi hayatımı nasıl kuracağım?”Biraz panikle, biraz da anlatma ihtiyacıyla yazmaya başladım. Oyundaki çocuğun söylediği gibi, aslında daha önce hiç anlatmadığım şeylerdi bunlar. Tezi verdiğimde 26 yaşındaydım ve 26 yaşımdan sonra bu hikâyeyi anlatmaya başladım. Bu yüzden benim için oldukça güç bir süreçti. Okulda metin çok beğenildi. Benim anlatma isteğim de geçmeyince, bu işi profesyonel hayata taşımak istedik. Böylece Metamorfoz doğmuş oldu.

  • Oyunda yasaklar çok yer tutuyor: dans etmek, sevmek, konuşmak, çikolata yemek gibi. Bu yasaklar kişisel bir hafızadan mı yoksa daha kolektif bir yerden mi besleniyor? Hikâyenin sizinle bağı nedir?

İkisi de. Metamorfoz elbette benim kişisel deneyimlerimden yola çıkarak yazılmış bir metin ama bu deneyimlerin kolektif bir karşılığı da var. Toplumda pek çok insan bu yasaklarla büyüyor. Ben de uzun yıllar boyunca bu yasakların içinde büyüdüm ama o dönemde bile sorgulayan tarafım hiç kaybolmadı.

Gerçekten çikolata yemenin bile yasak olduğu zamanları hatırlıyorum. Bunun birçok çocuğun yaşadığı bir durum olduğunu düşünüyorum; sadece Türkiye’ye özgü değil, dünya çapında da baskıyla büyüme hâli var. Sonrasında yetişkin hayatımda bu baskıları tek tek aşmaya çalıştım. Ben bunları belki daha uç noktalarda yaşadım. Çocukluğum ve ergenliğim bu baskılarla geçerken, yetişkin hayatım bambaşka bir yerde başladı. Ama bu durumun sadece bana özgü olmadığını düşünüyorum. Kişisel bir yerden çıktı ama aslında toplumun da ortak bir yarasına temas ediyor.

Bir ailede çikolata yasak olur, başka bir ailede başka şeyler… Ama çocuklar mutlaka birtakım korkularla büyüyor ve bu korkularla çok geç yüzleşmek zorunda kalıyorlar. Benim durumumda bu yasaklar sosyal hayatımı da doğrudan etkiledi. Mesela sinemaya çok geç gidebildim; yaşıtlarımın çocukken yaptığı pek çok şeyi ben çok sonra yapmaya başladım. Bu da insanı büyüdüğünde “Acaba ben çocukluğumu yaşayamadım mı?” diye düşündürüyor. Hâlâ içimizde yaralı bir çocuk var. Türkiye’de bunun çok yaygın bir hâl olduğunu düşünüyorum; sandığımızdan çok daha fazla insan bu duyguyla yaşıyor.

  • Anne figürü oyunda hem somut hem de hayali olarak yer alıyor. Bu figür tam olarak neyi temsil ediyor? Hem senin için hem oyundaki çocuk için.

Oyundaki çocuk için anne, çok somut bir figür. Gerçekten annesinden uzak kalan bir çocuğu temsil ediyor. Benim içinse bu arayışların temel kaynağı. Metindeki pek çok şey kişisel bir yerden ortaya çıkıyor. Çocukluğumun uzun bir bölümünü annemden ayrı geçirdim. Bunun bir insanı ne kadar derinden etkileyebileceğini ne kadar yaralayıcı olabileceğini sonradan fark ettim.

Oyundaki çocuk annesiyle birlikte aslında özgürlüğünü de arıyor. Çünkü annesi aynı zamanda baskının da içinde. Okulda yaşadığı baskı ortamında bile annesiyle görüşmesi yasak; annenin nerede olduğu bilinmiyor. Bu anlamda anne figürü, çocuğun hayatındaki tüm yasakların ve engellerin merkezinde duruyor.

  • Bir yandan da anne, tüm yasakların temsili gibi.

Evet, aslında iki tarafta da böyle. Benim için anne figürü daha çok özgürlük, kendi kimliğini arama ve bulunduğum yerden çıkma isteğini temsil ediyor. Oyundaki çocuk içinse —ki o çocuk aslında benim— anne sevgisini temsil ediyor. Sadece anne sevgisini de değil; aileden alınması gereken ama alınamayan sevgiyi. Sevmenin bile yasak olduğu bir dünyada yaşayan bir çocuğun ihtiyacını temsil ediyor.

  • Metamorfoz oyununun adı değişimi, dönüşümü çağrıştırıyor. Hikâyedeki bu değişim, bu evrilme nereye doğru?

Aslında hikâye, anlatıcının başladığı noktaya gelmesiyle tamamlanıyor. Bir başkalaşım yaşanıyor ama bu dönüşüm fiziksel değil; ruhsal bir başkalaşım. Öğrendiği yasakları denemeye çalıştığı anda, ya da sadece özgürlüğünü ve kendi kimliğini aramaya başladığında bu dönüşüm gerçekleşiyor.

Eğer tüm bu yaşadıklarını deneyimlememiş olsaydı, bugün bu hikâyeyi anlatan kişi de olamazdı. Yasaklarla yüzleşmeden, onları aşmadan bu anlatı mümkün olmazdı. Metamorfoz, tam da bu yüzleşmenin kendisini anlatıyor.

  • Sahnede çok minimal bir dekor var; sadece beyaz bir çarşaf. Oldukça simgesel bir yanı da var. Bu bir tercih miydi, yoksa bir zorunluluk mu? Küçük grupların az dekorla her yere gidebilme özgürlüğü de düşünülünce, sizinki nasıl şekillendi?

Bizimki tamamen bir tercihti. Başlangıçta oyun bir bitirme projesi olarak ortaya çıktığı için, “nakliyesi nasıl olur, her yere taşınır mı?” gibi kaygılarım yoktu. Çünkü oyunu sadece okulda, tek bir gösterim için hazırlamıştım.

O beyaz kumaşla şunu temsil etmek istiyordum: Çocuk bir şekilde ölmüş ve Araf’a gelmiş gibi. Hem kefen olsun hem de anlattığı her şeye dönüşebilsin istedim. Tez dönemindeyken, çok yönlü bir materyal arıyordum. Bir yandan ölümü simgeleyebilecek, bir yandan kuklaya dönüşebilecek, bir yandan da oyunun bütün dünyasını taşıyabilecek bir şey… Bu düşünceden beyaz kumaş fikri çıktı. Zamanla oyunun tüm evrenini kuran ana materyale dönüştü. Yani bu tercih “nakliye kolay olsun” ya da “daha az masraflı olsun” diye yapılmadı. Ama sonradan pratik bir avantaj sağladığını da fark ettim. Şu an oyunu bir çantaya koyup her yere gidebiliyorum.

  • Tek kişilik oyunlarda oyuncu ile seyirci arasında çok net bir bağ kurulur. Sahnede bu ilişki senin için nasıl işliyor, seni nasıl etkiliyor?

Yanında kimse olmaması gerçekten çok zor. Bu benim ilk tek kişilik deneyimim; aynı zamanda ilk profesyonel oyunum. Daha önce yaptığım tüm partnerli işler okulun içindeydi. Burada ise sahnede tamamen yalnızsın.

Şu açıdan çok zorlayıcı: Enerjin düştüğünde seni toparlayacak başka kimse yok. Hepimizin zaman zaman enerjisi düşebiliyor, aklı başka bir yere kayabiliyor. Elbette olabildiğince işimize konsantre olmaya çalışıyoruz ama sahnede mutlaka beklenmedik aksilikler yaşanıyor. Ve o anlarda her şeyi senin toparlaman gerekiyor. Ben buna bilinçli bir kontrolle değil, sezgisel bir yerden yaklaşmaya çalışıyorum. “Şimdi şunu yapmalıyım” diye kendime baskı kurmamaya çalışıyorum. Sahne içinde bir aksilik olduğunda, içimden o an ne doğru geliyorsa onu yapıyorum. Kendimi zorlamadan, o anki hâlimle sahnede olmaya çalışıyorum. Mesela bugün biraz hastaydım ve hasta hâlimle sahneye çıktım. Bunu kabullenmek beni rahatlatıyor.

Ezber yükü de ayrı bir mesele. Karşıdan bir repliğin gelmemesi, monolog yapısı… Kuklalar bu noktada beni biraz rahatlatıyor. Bir anlamda sahnede yalnız olmamayı sağlıyorlar.

  • Oyunda ara karakterler de var; ses ve içerik değişimleri oldukça belirgin.

Evet, hem oyunun temposunu yükseltiyorlar hem de bana alan açıyorlar. Bazen o karakterlere sığındığım da oluyor. Diyelim ki oyun daha düşük bir enerjiyle başladı; oradan sonra bu geçişlerle oyunu toparlayabiliyorum. Gerçekten zor bir deneyim ama iyi ki yapmışım dediğim bir şey. Çok keyifli.

  • Seyirci tepkileri nasıl?

Genelde tepkiler birkaç gün sonra mesaj olarak geliyor. En azından benim karşılaştıklarım böyle. Benzer deneyimlerden geçmiş insanlar oyundan çok etkileniyor. Hatta bunu oynarken de hissedebiliyorum; daha oyunun başından itibaren daha duygulu izlemeye başlıyorlar. Bu mesele hayatında hiç merkezde olmamış olan seyirciler ise daha rahat, keyif alarak izliyor. Ama özellikle anne olanlar, çocuğu olanlar, bir bebeği olanlar çok etkilendiklerini söylüyorlar ve bunu bana mesaj atarak paylaşıyorlar.

Bir seyirci bana şöyle yazmıştı: “Çocukken benim de bir kaplanım vardı ve bu oyundan sonra hatırladım,” deyip oyuncağının fotoğrafını göndermişti. Bu benim için çok çarpıcıydı. Metamorfoz’un, insanı kendi çocukluğuyla yüzleştiren, bir anlamda çocukluğa geri götüren bir oyun olduğunu düşünüyorum. Benim için de böyle ve seyirciden gelen tepkiler de bunu doğruluyor.

Oyundan sonra insanların bir süre kendi çocukluklarını düşündüklerini hissediyorum. Zaten benim isteğim de bu.

  • Ben de onu sormak istiyordum. Seyircinin salondan çıkarken ne düşünerek çıkmasını istiyorsun?

Tam olarak kendi çocukluklarını düşünmelerini istiyorum. Çünkü hepimiz çok şey yaşadık, çoğumuz zor şartlarda büyüdük. Bu yüzden dönüp o çocukluğa sarılmak, aynı zamanda benzer koşullarda büyüyen çocuklara karşı daha anlayışlı olmak çok önemli.

  • Bugün tiyatroda “kişisel olanın politikliği” diye bir mesele var. Toplumsal tiyatro yükselirken, kişisel sözler de artıyor. Metamorfoz bu hattın neresinde duruyor?

Kişisel bir deneyimden yola çıkıyor ama burada bence çok ince bir çizgi var. Tamamen kendi kişisel hikâyenizi olduğu gibi sahneye taşıyamazsınız. Bunun toplumsal bir yere temas edebilmesi için mutlaka bir kurguya ihtiyacı var. Benim oyunda da elbette kurgu olan yerler var. Bu durum biraz da çağın getirdiği bir şey gibi geliyor bana. Hepimiz bir pandemi atlattık, ister istemez iç dünyamıza döndük. Zaten post-modern bir çağdan geçiyoruz; Türkiye’ye belki biraz daha geç geliyor ama bu da doğal. O yüzden kişisel deneyimlerin sahnede yer bulmasını kıymetli buluyorum. İzlemeyi de seviyorum.

Ama bunun “gelin benim terapime” havasına da dönüşmemesi gerektiğini düşünüyorum. Bir yerde mutlaka bir söz söylemesi gerekiyor. Özellikle güncel koşullarda bu çok önemli. Metamorfoz’un bu anlamda iki uç arasında dengede durduğunu hissediyorum: Kişisel bir yerden yola çıkıp toplumsal bir yere varabilen bir iş olduğunu düşünüyorum.

  • Türkiye’de tiyatro yapmak çok zor. Çok genç bir tiyatrocusunuz; üniversiteden yeni çıkıp sahnelere geçtiniz. Bu motivasyon nereden geliyor?

İnanın bilmiyorum. Şu an dönüp baktığımda, bugün aynı cesareti gösterir miydim emin değilim. O cesareti neye dayanarak bulduğumu da tam bilmiyorum.

Ben Uludağ Üniversitesi’nde okudum, yani hep İstanbul’un dışında kaldım. Üniversiteden önce Çanakkale’deydim. Dolayısıyla İstanbul’da tiyatronun nasıl işlediğine dair neredeyse hiçbir fikrim yoktu. Belki de bu bir avantajdı. Sadece şunu diyordum: “Yaparız ya, hallolur.” Prova alıyoruz, prömiyer tarihi belli değil ama hallederiz. Para var mı? Yok. Ama bir şekilde bulunur diye düşünüyordum. Sanırım bu biraz yolda karar verilen bir şeydi.

En büyük motivasyonum anlatmak istediğim hikâyeydi. Çünkü bu beni uzun süre derinden yaralayan bir hikâyeydi ve hâlâ birilerinin bunları yaşıyor olması bana cesaret verdi. Şu anki bilincimle buna cesaret edemezdim gerçekten. Bazı şeyleri tam da o an, düşünmeden yapmak gerekiyor. Sonra vakit çok geç oluyor.

  • O zaman “iyi ki cesaret etmişsiniz” diyelim.

Evet, kesinlikle. İyi ki bu oyunu sahneye koymuşuz, iyi ki hikâyemizi anlatmaya devam ediyoruz.


Künye
Yazan/Oynayan: Enes Turan
Yöneten: Sercan Gedik
Yardımcı Yönetmen: Elif Mümin
Dramaturg: Banu Çakmak Duman
Asistan: Yeşeren Başak Beyaz
Işık Tasarım: Emrecan Karabektaş

Önceki ve Sonraki Yazılar
BİRCAN YORULMAZ Arşivi