BİRCAN YORULMAZ
Sahnedeki direnç: Yaşamakta ısrar eden kadınlar
Apaçık Radyo Kulis Sesleri’nde bu hafta Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu (BGST) tarafından sahnelenen Sevgi Soysal Yaşamakta Israr Ediyor oyunu yazarı ve oyuncusu Duygu Dalyanoğlu ile oyuncusu Zeynep Okan var.
Duygu Dalyanoğlu, “Biz sadece bir yazarın hayatını anlatmak istemedik. Onun gözünden akan bir dönemi, bir tarihi ve bugüne uzanan bir hafızayı sahneye taşımak istedik. Metin, herkesin katkısıyla defalarca sınanarak bugünkü hâline ulaştı” dedi.
Zeynep Okan, “En başta şunu kabul ettik: Ben Sevgi Soysal olamam ve onu birebir oynadığım iddiasında değiliz. Oyunda onu tek başına öne çıkarmadık. Onu parlatmak yerine, beş farklı kadının hikâyesini ve Türkiye’de kadınların yaşadığı farklı kaderleri anlatmayı önemsedik” diye konuştu.
Oyunun hikâyesini anlatır mısınız?
Duygu Dalyanoğlu:
Tabii ki. Oyun, ismini Sevgi Soysal’ın Tante Rosa adlı eserinin bir bölümünden alıyor. Aslında Sevgi Soysal’ın yaklaşık 40 yıllık yaşamını anlatıyoruz. Ancak bunu kronolojik bir biçimde değil; hayatının son iki ayında, meme kanseri tedavisi için bulunduğu Londra’da, daha yalnız ve içe dönük olduğu bir dönemde geçmişine dönüşleri üzerinden kurguluyoruz. Bu dönüşler, ona gelen kurgusal karakterler aracılığıyla gerçekleşiyor. Sevgi Soysal, artık yazamadığı bu dönemde ses kayıtları alarak hayatının bir muhasebesini yapıyor. Kendi yaşamından ve eserlerinden seçilmiş karakterlerle, hayatının belirli dönemlerine gidiyor.
Elbette her ayrıntıyı anlatmamız mümkün değil. Özellikle Cumhuriyet’in 25. yılından 50. yılına uzanan hem onun hayatında hem de ülke tarihinde dönüm noktası olan dönemleri seçtik. Bunlar, onun eserlerinde de yoğun olarak yer verdiği zamanlar.
Oyunumuzu 31 Ekim 2023’te, Cumhuriyet’in 100. yılında sahneledik. Sevgi Soysal’ın perspektifinden bugüne de söz söyleyen bir hikâye anlatmak istedik. Bu yüzden dönemi, eserleri ve kendi hayatını üç sacayağı olarak düşünüyoruz; hikâye bu üç paralel hatta ilerliyor.
Sevgi Soysal’la ilgili bir oyun yapma fikri nasıl ortaya çıktı?
Duygu Dalyanoğlu:
Aslında biz BGST Tiyatro olarak 2017 yılında Zabel Yesayan üzerine Zabel adlı bir oyun yapmıştık. Orada hem uzun yıllardır sürdürdüğümüz feminist tiyatro geleneğinin hem de bu tür biyografik çalışmalardan edindiğimiz bir deneyimin etkisi vardı.
Zabel’den sonra şunu fark ettik: Bu tür oyunlarda yalnızca bir yazarın hayatını değil, onun perspektifinden akan bir tarihi ve dönemi de anlatmak çok önemli. Zabel Yesayan’ın hikâyesi 1930’larda sona eriyordu; yani Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişi kapsıyordu. Sevgi Soysal ise üniversite yıllarımdan beri çok sevdiğim, beni etkileyen bir yazardı. “Sevgi Soysal’la devam etsek, bu tarihsel sürekliliği onun gözünden anlatsak nasıl olur?” diye düşünmeye başladım. Bu fikri ekip arkadaşlarımla paylaştım. Hep birlikte önce onun hayatını, eserlerini ve hakkında yazılanları okumaya başladık. Bu süreçte çok şanslıydık. 2000’lerin başında kitapları İletişim Yayınları tarafından yeniden basıldığında büyük bir ilgi görmüştü. Bu sayede yalnızca yayımlanmış eserlerini değil, daha az bilinen çalışmalarını ve hakkında yazılmış farklı metinleri de inceleme fırsatı bulduk. Ayrıca onu yakından tanıyan insanlarla görüştük. Kızı Funda Soysal ile yollarımız kesişti. Bize kişisel arşivini açtı, sorularımızı yanıtladı, kendi bulgularını paylaştı. Böylece çok zengin bir araştırma süreci oluştu.
Bu şekilde başlayan fikir zamanla bütün gruba yayıldı. Herkesin katkısı, önerisi ve emeğiyle bugünkü hâline ulaştı diyebilirim.
BGST’de bu süreç nasıl işliyor? Ekip nasıl oluşuyor?
Zeynep Okan:
Her oyun için ihtiyaçlar değişebiliyor tabii. Ancak üniversite yıllarımızdan beri gelen, özellikle kadınların üretimde ve sahnede aktif olduğu bir tiyatro geleneğimiz var. Bu gelenek 90’lı yıllardan bu yana sürüyor. Kadın oyuncuların sahnede yer aldığı, kadınların yaratım süreçlerinde söz sahibi olduğu bir üretim biçimi diyebiliriz. Zabel oyunumuz da bu geleneğin bir parçasıydı. Sevgi Soysal’ı düşünmeye başladığımızda da yine bu oyunun kadınların üretimiyle ortaya çıkmasını arzu ettik. Kadromuzu da bu doğrultuda şekillendirdik.
Elbette o dönemdeki ihtiyaçlar, arkadaşlarımızın başka projelerdeki yoğunlukları gibi faktörleri de göz önünde bulunduruyoruz. Kimlerle bu oyunu en sağlıklı şekilde çıkarabiliriz diye bakıyoruz ve buna göre bir ekip oluşturuyoruz. Şükür ki kalabalık bir grubuz ve herkes çok istekli. Herkes üretmeye hevesli oluyor. Bu da süreci kolaylaştırıyor. Kadroyu bu şekilde oluşturduk diyebilirim.
Sevgi Soysal’ı oynamak nasıl bir deneyim?
Zeynep Okan:
Sevgi Soysal’ı oynamak gerçekten çok stresli. Bu rol bana verildiğinde hem çok heyecanlandım hem de çok gerildim. Çünkü Sevgi Soysal çok bilinen, çok sevilen bir insan. Özellikle genç kadınlar için büyük bir rol model. İnsanların ona duyduğu hayranlık çok güçlü. Ayrıca çok yakın tarihimizde yaşamış birisi. Ailesinden, en yakın çevresinden hayatta olan insanlar var. Dostları hâlâ yaşıyor. Bu yüzden “Ne alakası var?” denmesinden çok korktum. Bu kaygı beni bir süre gerçekten tıkadı. Sonra kendi kendime şunu söyledim: Sevgi Soysal’ın hayatta çok net bir duruşu, çok belirgin bir perspektifi var. Ben o duruşu yakalayabildiğim ve ona ihanet etmediğim sürece, bu mutlaka bir yorum olacak. Zaten birebir taklit mümkün değil. Bu düşünce beni rahatlattı. Oyundan sonra ailesinden ve onu tanıyan birkaç kişiden “Evet, gayet olabilir” gibi geri dönüşler alınca da çok rahatladım. O an gerçekten dünyalar benim oldu diyebilirim.
Oyunculukta özellikle şuna çok dikkat ediyorum: Kendimi parlatmaya çalışmamak. Daha çok onun tavırlarını, nerede nasıl durduğunu, hayata nasıl baktığını göstermek. Yani burada Zeynep’i değil, Sevgi Soysal’ı öne çıkarmak için gerçekten çok çaba harcadım.
“Sevgi Soysal Yaşamakta Israr Ediyor” çok güçlü bir iddia taşıyor. Bu isim nereden çıktı, nasıl belirlendi?
Duygu Dalyanoğlu:
Yazım sürecinde aslında kafamızda pek çok isim vardı. Ancak artık oyunu kamusallaştırmamız gerektiği noktada, aramızda bir türlü karar veremedik. Düşündüğümüz hiçbir isim tam olarak içime sinmiyordu. Bir gece “Bu konuyu biraz daha düşüneyim” diyerek eve gittim. Kitaplara bakarken bir anda bu isim aklıma geldi. Çünkü onun Tante Rosa karakterine söylediği şeyi, biz de ona söyleyebilirdik.
“Yaşamakta ısrar” ifadesi çok şeyi ima ediyor. Oyundaki yaşam–ölüm ikiliğini hem karakterlerinde hem de kendi hayatında görüyoruz. Bizim anlatmayı seçtiğimiz düzlemde, ölüme yaklaşırken bile, kanserle mücadele ederken bile süren o yaşam iştahı ve yaşama tutunma hâli var. İkincisi, bugün hâlâ onun yazınının yaşamaya devam etmesini anlatıyor bu ifade. Oyunda, kendi yarattığı karakterlerin ölümlerine tanıklık ederken onları yazarak nasıl yaşattığını görüyoruz. Biz de bugün bu oyunu sahneleyerek onun mirasını yaşatıyoruz aslında. Yani içinde pek çok anlam barındırıyor. O, bunu kendi kurgusal karakteri Tante Rosa’ya yaptıysa, biz de ona bunu söyleyerek bir göz kırpabilir miyiz diye düşündük. Sonuçta birçok açıdan yerine oturan ve yine onun kaleminden çıkan bir isim oldu.

Sevgi Soysal’ın metinleriyle kendi sözünüz arasında bir denge var. Bu dengeyi nasıl kurdunuz?
Duygu Dalyanoğlu:
Yazım sürecinde elimizde çok zengin bir külliyat vardı. Bazıları yayımlanmış metinlerdi, kamusaldı. Ama burada özellikle Funda Soysal’a tekrar teşekkür etmek isterim. Onun sayesinde hiç gün yüzüne çıkmamış mektupları, notları okuma şansı buldum. Ayrıca onu tanıyan insanlardan dinledim. Böylece zihnimde, bir kısmı yazılı kaynaklardan, bir kısmı anlatılardan oluşan bir “Sevgi Soysal sözlüğü” oluştu diyebilirim. Nerede neyi nasıl söylediğini, bir konuyu nasıl anlatacağını zamanla sezgisel olarak kavramaya başladım.
O dönemde onunla çok yoğun biçimde hemhâl olduğum için, “Bu konuda ne derdi, bunu nasıl ifade ederdi?” sorusuna dair elimde zengin bir malzeme vardı. Ama bu sadece benim yazarlık sürecimle sınırlı kalmadı. Metinler; Zeynep’in ağzından, diğer oyuncuların yorumundan, yönetmenlik bakışından ve ekipteki herkesin katkısından geçerek defalarca sınandı. Bir söz, birçok ağızdan, gözden ve akıldan geçerek en doğru hâline ulaştı. Dolayısıyla oyunda onun doğrudan söylediği bir cümleyi kullanırken de, “Burada ne derdi?” diye düşünürken de kolektif bir süzgeçten geçtik.
Hatta şöyle ilginç bir şey oldu: Sevgi Soysal’ın çok az sayıda ses kaydı var. Tüm hayatını kapsayan bir kayıt yok. Keşke olsaydı. Ama seyircilerden sık sık “Bu ses kayıtlarını nereden buldunuz?” diye sorular geliyor. Aslında dinledikleri şey bizim sahne üstü çözümümüz. Bu fikir de Funda’yla yaptığımız bir sohbetten çıktı. Yıllar sonra tanıştığı bir kanser hastasının, annesinden kalan ses kayıtlarını sakladığını duyduğunu ve “Keşke benim de olsaydı” dediğini anlatmıştı. İlk buluşmamızda bunu söylediğinde çok etkilenmiştim. Zaten Londra dönemini anlatıyorduk; bu, bizim için büyük bir ilham oldu.
Oyun birçok aşamadan geçti. Tek seferde yazılıp sahnelenmedi. Pek çok versiyon denedik, akış değişti, kronoloji yeniden kuruldu. Bir yazar ve bir ekip için bu süreci yaşayabilmek büyük bir şans.
Zeynep Okan:
Biz yıllardır birlikte çalışan bir ekibiz. Belirli görev dağılımları yapsak da kolektif üretimden hiç vazgeçmiyoruz. Duygu bu oyunun yazarı ama getirdiği malzemeleri birlikte çok denedik. Sahne üzerinde tekrar tekrar çalıştık, bazı yerleri değiştirdik, dönüştürdük. Bu süreçler oyunun zenginleşmesine ve bugünkü hâline gelmesine çok katkı sağladı. Bir ekip ruhumuz var ve birbirimizi çok iyi tanıyoruz. Hatta bazen şöyle durumlar yaşadık:
“Ya bunu Duygu mu yazmıştı, yoksa Sevgi Soysal’ın sözü müydü?” diye karıştırdığımız oldu. Bu da aslında metnin ne kadar içselleştirildiğini ve birlikte üretildiğini gösteriyor.
Sevgi Soysal’ı “oynamak”tan çok onunla yan yana durmak gibi bir yaklaşım hissediliyor. Bu nasıl oluştu?
Zeynep Okan:
En başta şunu kabul ettik: Ben Sevgi Soysal olamam ve “onu birebir oynuyorum” gibi bir iddiamız da yok. Bunu kabullendikten sonra yaklaşımımız daha netleşti.
Oyunda Sevgi Soysal tek başına öne çıkan bir karakter değil. “Sevgi Soysal ve diğerleri” gibi bir yapı kurmadık. Aksine, Sevgi Soysal ile diğer karakterlerin neredeyse eşit ağırlığı var. Onu özellikle parlatmamaya çalıştık. Çünkü oyunda yalnızca Sevgi Soysal’ı değil, beş farklı kadının ayrı ayrı hikâyesini anlatıyoruz. Türkiye’de kadınların yaşadığı beş farklı hayat, beş farklı kader var. Buna çok önem verdik.
Ben daha çok onun nerede nasıl tavır aldığını, hayata nasıl baktığını anlamaya çalıştım. Bir avantajım da şuydu: Aile yapısı, sınıfsal konum, yaşadığımız toplumsal koşullar açısından kendime yakın hissettiğim çok nokta vardı. Tepkilerini birçok yerde içselleştirebildim. Dolayısıyla yer yer kendimden de yola çıktım. Ama temel hedefimiz, Sevgi Soysal’ı merkeze koyarken aynı zamanda beş kadının ortak hikâyesini anlatmaktı. Oyunda dört farklı ölüm var ve hepsi kadınların başına gelen farklı biçimlerdeki kayıpları temsil ediyor.
Kendi hayatlarınızdan ya da günümüz koşullarından metne sızan şeyler oldu mu?
Duygu Dalyanoğlu:
Bence mutlaka oldu. Zaten olmaması mümkün değil. Çünkü biz bir seçki yapıyoruz. Sevgi Soysal’ın değinmediğimiz pek çok karakteri var. Bazılarına çok derinleştik, bazılarına ise sadece teğet geçtik. Başta oyunu 2019’da yapmak istiyorduk ama pandemi araya girdi, 2022’ye kaldı. O ölüm–yaşam ikileminin bu kadar güçlü olmasında pandeminin izleri var diye düşünüyorum. 2019’da yapsaydık belki başka bir kurgu olurdu.
Örneğin Tante Rosa’yı seçmemiz, hapishane sahnelerinin iki tane olması konusunda ısrar etmem… Bunların hepsi bugünden bakarak yaptığımız tercihlerdi. Feminist hareket henüz oluşmamışken kadınların neler yaşadığını görmek bizim için önemliydi.
Sahne üzerinde yaptığımız yorumlarda da hepimizin izi var. Aysel’in sahne dışından kattıkları, bizim ailelerimizden, çevremizdeki kadınlardan aldığımız ilham… Hepsi metne sızdı. Zaten Sevgi Soysal’ın edebiyatını okuduğunuzda da bu yakınlığı hissedersiniz: “Bu benim, bu benim arkadaşım, bu benim ailem” dersiniz.
Bugün hâlâ bu kadar okunmasının, eserlerinin başka dillere çevrilmesinin nedeni de bu. Metinleri zamansız.
Zeynep Okan:
Gerçekten çok zamansız yazmış. Oyunu izleyip “Ben Sevgi Soysal’ı hiç okumamıştım” diyen birçok insanla karşılaşıyorum. Onlara hemen “Lütfen okuyun” diyorum. Ne kadar güncel olduğunu görünce çok şaşırıyorlar. 70’lerde yazılmış gibi duruyor ama bugünden hiç kopuk değil.
Hayat hep bir mücadele. Her kuşak kendi payına düşen mücadeleyi yaşamak zorunda. Özellikle gençler için “Eskiden de bunlar yaşanmış”ı görmek çok çarpıcı oluyor. Çünkü çoğu zaman her şeyin ilk kez yaşandığını sanıyorlar. Oysa her dönemin farklı zorlukları var. Oyunun bunu göstermesi çok kıymetli.
Duygu Dalyanoğlu:
Biz ayrıca “Hiçbir şey değişmedi” demek istemedik. “Bugünlere nasıl geldik?” sorusunu da sorduk. Çünkü her şey bir anda tepemize düşmedi. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren ülkenin ve dünyanın geçtiği aşamalarla bağlantılı bir süreç var. Oyunda bunu da ima etmeye çalışıyoruz.
Sevgi Soysal’ın hayatındaki hastalık, sürgün, tutukluluk gibi eşikleri seçerken zorlandığınız oldu mu?
Duygu Dalyanoğlu:
Aslında “Bunu mu seçelim, bunu mu?” diye çok kararsız kaldığım anlar olmadı. Okudukça benim için neyin gerekli olduğu netleşti. Asıl zor olan, dışarıda bıraktıklarımızdı. Mesela TRT dönemini daha mı çok anlatsak? Özel hayatına ne kadar girelim? Hapishane anlatılarını nasıl dengeleyelim?
Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu zaten çok güçlü bir tanıklık. Orada çok fazla kadın var. Hangilerini seçeceğiz? Siyasi koğuşu anlattık, sivil koğuşu dışarıda bıraktık… Bunlar hep zor kararlardı. Ayrıca gerçek kişiler de var: Adalet Ağaoğlu, Behice Boran gibi. Bu isimleri, Sevgi Soysal’ın hikâyesi içinde hakkıyla anlatabilmek de kolay değildi.
Oyundaki birçok karakter başlı başına ayrı bir oyunu hak edecek güçte. Belki en çok burada zorlandık.
Genç kuşaklarla daha yaşlı kuşak seyirciler arasında tepki farkları oluyor mu?
Zeynep Okan:
Oluyor, evet, kesinlikle oluyor. Özellikle 68 kuşağı diyebileceğimiz, bizim anne-babalarımızın kuşağı çok etkileniyor. Hatırlıyorlar. Hatırlamak bazılarına iyi geliyor, bazılarına ise zor geliyor. Özellikle Mahir Çayan’ın ölüm haberinin verildiği sahnede çok etkilenen seyircilerle karşılaştık. O dönemleri yeniden hatırlamak, “Biz neler yaşamıştık” demek onlar için hem sarsıcı hem de heyecan verici olabiliyor.
Gençler açısından ise biraz önce söylediğim gibi, Türkiye’nin nelerden geçtiğini görmek önemli. Çünkü gerçekten bilinmeyen çok şey var. Biz sahnede görsel kullanımla da ülkenin dönüşümünü, yaşananları aktarmaya çalıştık. Gençler için bunlarla karşılaşmak şaşırtıcı oluyor. Bence bu aynı zamanda umut verici de olabiliyor. Yaşadıkları sorunların sadece kendilerine özgü olmadığını görmek anlamlı bir şey.
Mesela benim 16 yaşında bir yeğenim var. Onun için oyun oldukça eğlenceli. Hiç sıkılmadan izliyor. Türkiye’ye dair çok şey öğreniyor. İki kere geldi oyuna, çünkü gerçekten ilgisini çekti. Bu bence çok güzel. Çünkü bunlar gençler arasında pek bilinmeyebiliyor.
Duygu Dalyanoğlu:
Biz metni kurarken, sadece dönemi bilenlere hitap eden bir yapı olsun istemedik. Sevgi Soysal’ı hiç okumamış birinin de anlayabileceği bir dil kurmaya çalıştık.Ama aynı zamanda dönemi yaşamış, tanıklık etmiş ya da Sevgi Soysal’ı çok iyi bilen seyircilerin de detaylar yakalayabileceği bir yapı olsun istedik. Bu dengeye özellikle önem verdik.
Türkiye’de tiyatro yapmak çok zor. Bağımsız tiyatrolar küçülüyor, küçük kadrolu oyunlar artıyor. Siz bu süreci nasıl görüyorsunuz?
Zeynep Okan:
Türkiye’de bağımsız tiyatro yapmak giderek zorlaşıyor. Daha gelişmiş ülkelerde devletlerin bağımsız tiyatrolara ciddi destek verdiğini görüyoruz. Türkiye’de ise böyle bir destek olmadığı gibi çok ağır vergi yükleri var. Salon bulmak zor, kiralar çok yüksek. Ekonomik krizle birlikte tiyatrodan gelir elde etmek neredeyse imkânsız hâle geldi. Bu yüzden tek kişilik ya da iki kişilik oyunlar çoğalıyor. Eskiden kalabalık ekiplerle turneye çıkabiliyorduk, şimdi turne yapmak bile çok zor. Yol masrafları inanılmaz arttı.
Bizim ekip olarak görece şansımız, çok eski bir ekip olmamız ve güçlü bir geleneğe sahip olmamız. Buna rağmen bizde bile “Bu oyun kaç kişi olacak, bu kadar kalabalık olmaz” gibi tartışmalar artık çok sık yaşanıyor. Oysa birçok ülkede tiyatro bir kamu hizmeti olarak görülüyor. Belediyeler, yerel yönetimler, sivil yapılar destek oluyor. Türkiye’de maalesef böyle bir bakış yok.
Duygu Dalyanoğlu:
Bir yandan da bu sadece Türkiye’ye özgü değil. Dünyada neoliberal politikaların artması, sağın yükselmesiyle birlikte başka ülkelerde de fon kesintileri başladı. Mesela Almanya’da bile son yıllarda destekler azaldı. Ama yine de Avrupa ile kıyasladığımızda Türkiye’deki durum çok daha zor.
Biz yaklaşık 30 yıllık bir yapıdan geliyoruz. Boğaziçi mezunlarının kurduğu bir topluluk olarak düşe kalka, zorlanarak bu noktaya geldik. Elbette zorlanıyoruz. Ama hâlâ bağımsız kalmanın ve seyircimizle dayanışarak ayakta durmanın bir yolunu buluyoruz. Şu anda mesela yeni, yine kalabalık bir oyun hazırlıyoruz. Kadro 9–10 kişilik. Kolay değil ama vazgeçmiyoruz. Sadece “Seyirci bilet alıyor, bizi destekliyor” diye düşünmüyoruz. Yerel yönetimlerle, sivil yapılarla farklı dayanışma modelleri kurmaya çalışıyoruz. Yıllar içinde oluşan ilişkilerimizin avantajını kullanıyoruz belki.
Yeni mezun, yeni kurulan bir ekip için bu çok daha zor olabilir. Ama onlar da direniyor, biz de direniyoruz. Biz “Kapatıp gidelim, herkes başka iş yapsın” demiyoruz. Başka işler yapsak bile merkezimizi hep burası olarak tutmaya çalışıyoruz. Birbirimize dönük kalmaya çalışıyoruz. Bu her şey güllük gülistanlık demek değil. Bazen düşüyoruz, bazen birbirimizi eleştiriyoruz, bazen destekliyoruz. Ama bu devamlılık, birbirimizi ayakta tutma hâli galiba en çok güvendiğimiz şey.
Aslında sizinle bugün Boğaziçi’nde olanları da konuşmak isterdim. Bugün Boğaziçi Üniversitesi’nde kampüs tamamen boşaltılıp bir tören yapılıyor. Dilerim başka bir gün bunu da konuşuruz. Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’nun yeni projeleri var mı? Gösterim bilgilerini de paylaşır mısınız?
Duygu Dalyanoğlu:
Sevgi Soysal Yaşamakta Israr Ediyor oynamaya devam ediyor. Önümüzdeki tarihler şöyle: 11 Mart’ta Sabancı Üniversitesi’ndeyiz. 4 Nisan’da da Beyoğlu’nda sahne alacağız. Sezon boyunca başka sahnelerde de de oynayacağız, turnelerimiz olabilir. Güncel takvimi BGST Tiyatro’nun sosyal medya hesaplarından takip edebilirler.
Ayrıca 21 Şubat’ta yeni oyunumuzun prömiyeri var: Bahar Noktası Soruşturması. 21 Şubat’ta Boğaziçi Üniversitesi’nde, 23 Şubat’ta Moda Sahnesi’nde oynayacağız. Bu oyun, William Shakespeare’in Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın, Can Yücel’in “Bahar Noktası” çevirisinden yola çıkıyor. Ancak sadece bir uyarlama değil; bir diktatörün düğününde bu oyunu sahnelemeye çalışan bir kumpanyanın hikâyesini anlatıyor. Sanatçının pozisyonunu da tartışan, kalabalık ve şenlikli bir oyun.
Repertuvarımız geniş. Tüm güncel bilgilere sosyal medya hesaplarımızdan ulaşabilirler.
Son olarak şunu da eklemek isterim: Hepimiz Boğaziçi’nde tiyatro kulübünde başladık. Öğrenci Faaliyetleri Binası’ndaki Demir Demirgil Salonu’nda ilk kez sahneye çıktık. O sahnenin geleceğiyle ilgili söylentiler var. Biz bu değerli sahneyi savunmayı ve orada öğrenci faaliyetlerinin, her türlü sanat ve spor faaliyetlerinin devam etmesini çok önemsiyoruz.
Künye
Yazan: Duygu Dalyanoğlu
Yöneten: Aysel Yıldırım
Oynayanlar: Banu Açıkdeniz, Burcu İsra Kanbakoğlu, Duygu Dalyanoğlu, Nihal Albayrak, Zeynep Okan
Proje Tasarımı: Duygu Dalyanoğlu
Dramaturji: Kolektif
Sahne Tasarımı: Ali Dur
Koreografi: Banu Açıkdeniz
Görüntü Tasarımı*: Kenan Özcan
Görüntü Rejisi: Duygu Dalyanoğlu
Ses Tasarımı ve Müzik: Beril Sarıaltun
Işık Tasarımı: İlker Ergün
Efekt Uygulama: İrem Uyum
Kostüm: Büşra Karpuz, Duygu Dalyanoğlu, Nilgün Ilgıcıoğlu
Afiş ve Fotoğraf: Kenan Özcan
Yapım Koordinasyon: Duygu Dalyanoğlu, Nihal Albayrak
İletişim ve Medya İlişkileri: Nihal Albayrak
Bircan Yorulmaz uzun yıllar ÖDP, sonraki yıllarda HDP'de siyaset yaptı. Kobane davasından yargılandı ve 2 yılı aşkın süre cezaevinde kaldı. Müzik yorumcularının telif hakları üzerine çalıştı.
Bianet ve Gerçek Gündem'de tiyatro üzerine yazılar yazdı, Milliyet Sanat'ta tiyatro üzerine söyleşiler yaptı. Açık Radyo ve Apaçık Radyo'da kendisinin hazırlayıp sunduğu, tiyatrocularla söyleşiler yaptığı Kulis Sesleri adı programı var. Kısa Dalga Medya'da tiyatro üzerine yazılar yazıyor. Ayrıca sinema ve ahşap oymacılığı ile ilgileniyor.
Hatırlamak, direnmek, umut etmek: Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri
15 Şubat 2026 Pazar 00:20Masaldan sahneye bir manifesto: Filler ve Karıncalar
08 Şubat 2026 Pazar 00:05Seslerin aşılamadığı duvarlar arasında aşk: Mahallemizin Eşrafından
30 Ocak 2026 Cuma 00:10Aidiyet, öteki ve umut: Animus Tiyatro’nun “Gözbağcı” yolculuğu
23 Ocak 2026 Cuma 00:20Kişisel bir hikâyeden toplumsal bir söze: Metamorfoz
16 Ocak 2026 Cuma 00:10Khôra: Farklılıklarla bir arada olmanın sahnesi
09 Ocak 2026 Cuma 00:10Tiyatro yalnızca tiyatro değildir
02 Ocak 2026 Cuma 09:24Sıkıştığımız adalar: Bir kasabada genç olmak
26 Aralık 2025 Cuma 08:10Sessizlikle biten bir anlatı: Kızlar ve Oğlanlar
19 Aralık 2025 Cuma 00:10Gölgeler, kuklalar ve iç sesler: Ferda’nın labirenti
12 Aralık 2025 Cuma 00:15