BİRCAN YORULMAZ

BİRCAN YORULMAZ

Hatırlamak, direnmek, umut etmek: Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri

Bu hafta Apaçık Radyo Kulis Sesleri’nde, Tiyatro DEA tarafından sahnelenen Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri oyununun yazarı Sema Elçim, yönetmeni Nagihan Gürkan ve oyuncusu Naz Çağla Irmak konuk oluyor.

Nagihan Gürkan: “Ben her zaman seyircinin sadece tanık olmasını değil, ortak olmasını istiyorum. Sahnedeki şeyle seyirci arasında karşılıklı bir dönüşüm olsun istiyorum.”

Sema Elçim: “Bu oyun biraz da belleğe hizmet ediyor. Unutmaya karşı bir hatırlatma gibi. Bugünler tesadüf değil.”

Naz Çağla Irmak: “Her oyun yeniden yaratılıyor. Seyirciyle kurulan ilişkiye göre her akşam başka bir şey doğuyor.”


Oyun ne anlatıyor?

Sema Elçim:
Oyun, 90’ların siyasi panoraması içinde, 17 yaşında taşradan İstanbul’a üniversite okumaya gelen genç bir kızın kendini bulma, kişiliğini oluşturma ve karakterini geliştirme sürecini anlatıyor. Aynı zamanda, 68–78 kuşaklarının 90’lardaki yansıması olan, hayalindeki devrimci çevreyi arayan bir bireyin hikâyesi bu.

Hikâyenin arka planında, 90’lı yıllarda yaşadığımız pek çok siyasi ve toplumsal olaya tanıklık ediyoruz. Manisalı Gençler Davası’ndan Susurluk kazasına, İstanbul Üniversitesi’ndeki başörtüsü yasağından Dinar Depremi’ne kadar o on yıl içinde yaşanan pek çok olay, oyunda bir tür bellek tazeleme işlevi görüyor.

Bütün bunlar olurken, Bursa’dan İstanbul’a gelen bu 17 yaşındaki genç kızın dönüşümünü, büyümesini ve Türkiye’de bu alanlara gönül veren insanların başına neler gelebileceğini açık yüreklilikle anlatmaya çalıştık.

Oyun politik bir anlatıya sahip ama aynı zamanda çok naif bir tarafı da var. Çünkü karakterimiz hâlâ ergenlik çağında, genç bir birey. Onun iç dünyasındaki saflık, hayaller ve kırılganlık da zaman zaman sahnede kendini gösteriyor.

Yalnızlık, aile olgusu, toplumsal yapı ve Türkiye’nin siyasi meseleleri üzerine kurulu, 85 dakikalık bir oyun ortaya çıktı.

Ebru nasıl bir karakter?

Naz Çağla Irmak:
Ebru, 17 yaşında, Bursa’da büyümüş, aslında oldukça güvenli bir alanda yetişmiş bir genç kadın. Çocuk demek istemiyorum ama hayata henüz yeni yeni adım atan biri.

Hayata bakışını büyük ölçüde dayısından öğrenmiş. Onun okuduğu kitaplarla, düşünce dünyasıyla büyümüş. Bu yüzden dünyayı biraz da kitaplar üzerinden tanıyan bir karakter. Gerçek hayatla temasını sınırlı yaşamış bir genç kadın diyebiliriz. Bu nedenle İstanbul, onun için çok büyük bir açılım anlamına geliyor. Hem özgürleştiği hem de sarsıldığı, kendini yeniden tanımlamak zorunda kaldığı bir alan oluyor.

Oyunu izlerken, kendi hayatımın bir döneminin de gözlerimin önünden geçtiğini hissettim. Hikâyeyi yazarken Türkiye’nin kolektif hafızasından mı, yoksa kendi kişisel deneyimlerinizden mi beslendiniz?

Sema Elçim:
Kaçınılmaz olarak kendi heybemden beslendim. Çünkü ben de Ebru’ya paralel bir bireyim. Benim de o dönemim böyle geçti. Sol politik, seküler bir orta sınıf aileden geliyorum ve gençliğim bu atmosferde şekillendi.

Dolayısıyla metinde kendi yansımalarım var. Ama sadece kendi hikâyemi anlatmak istemedim. Bu deneyimlerle büyümüş, dönüşüm yaşamış bir bireyin, Türkiye’nin politik atmosferi içinde iyi ya da kötü nerelere savrulabileceğini düşündüm. Aslında bu oyun, bu soruların içinden çıktı.

Metni ilk okuduğunuzda ne düşündünüz? Sahneye taşırken nasıl bir yol izlediniz? Metinde çok değişiklik yaptınız mı?

Nagihan Gürkan:
Sema’yla metin üzerinde birlikte çalıştık. Zaten kendisiyle çalışmaktan çok keyif aldığım bir yazar. İlk hâli geldiğinde de metnin yapısı oldukça netti, dramatik omurgası sağlamdı.

Ben bir metni okurken her zaman şuna bakarım: “Bu hikâyenin neresinde duruyorum?” Yani başkalarının hikâyesini anlatmak yerine, benim bu anlatıyla kurduğum ilişki nedir, onu ararım. Bu metne de böyle yaklaştım.

Evet, bu politik bir hikâye. Ama benim için asıl politik tarafı, genç bir kadının görülme, var olma ve duyulma mücadelesi. Bu yönüyle bana bir kadın olarak çok yakın geldi. Kurgulanmış, erkek egemen bir dünyada hâlâ kendimi yabancı hissettiğim anlar oluyor. Zaten bütün mücadele, o dünyanın dışında bir gerçeklik kurabilmek. Metne de biraz buradan bakarak başladım.

Bu hikâyeyi parmak sallayarak, acıları seyircinin gözüne sokarak anlatmak istemedik. Kendi bulunduğumuz yerden, samimi bir dille anlatmaya çalıştık. Çünkü sahnede samimiyet çok önemli. Seyirciyle kurulan ilişkiyi güçlendiriyor. Bir de bu samimiyet hikâyeyi zamansızlaştırıyor. Evet, bu bir 90’lar hikâyesi. Ama tarihsel bağlamı bir an kapattığınızda, bugünle, yarınla, hatta çok daha uzak zamanlarla da bağ kurabiliyor. Ben metne biraz bu noktadan tutunarak yaklaştım.

Ana karakter Ebru’nun kimlik arayışı sizce bireysel bir arayış mı, yoksa bir kuşağın arayışı mı?

Nagihan Gürkan:
Benim için bu hikâye bir kuşağı temsil ediyor. Hatta zaman zaman Sema’ya “Bu benim hikâyem” diyordum. Üniversite yıllarım boyunca kendimle dalga geçerim; neredeyse gözaltına alınmak için elimden gelen her şeyi yaptım diye. Her yere girdim çıktım, her şeye dahil oldum. Sonunda bir tiyatro kulübüne girerek, orada hem kendimle hem de örgütlü mücadeleyle bir rahatlama alanı buldum. Tabii şimdi bunu gülerek anlatıyorum ama o dönem yaptığım şeylerin arkasındayım. İyi ki oralarda yer almışım diyorum.

Geldiğim sınıf, aile yapım, hayat koşullarım itibariyle mücadele etmemek gibi bir seçeneğim hiç olmadı. Bu yüzden Ebru’ya hem çok yakın hissediyorum hem de onun üzerinden dönemin ruhunu görüyorum. Bu, sadece bireysel bir arayış değil. Dönemin gençlerinin kendini arama, bulma mücadelesi. Dayısının izinden gitmek, sonra bunun yetmediğini fark etmek, kendi yolunu aramak… Metnin finali üzerine Sema’yla çok konuştuk. Bu nedenle bana göre bu sadece Ebru’nun değil, bir kuşağın hikâyesi.

Bu kadar politik bir metnin didaktik olma tehlikesi var. Bundan kaçınmak için nelere dikkat ettiniz?

Sema Elçim:
Bu gerçekten çok büyük bir handikap. Politik tiyatro yapılıyor mu? Evet, yapılıyor. Çok da iyi örnekleri var. Ama didaktik olmak benim yazarken en büyük endişemdi.

Türkiye zaten kendini sürekli tekrar eden bir ülke. Bu yüzden dönemi ansiklopedik bilgilerle ya da belgesel diliyle anlatmaya gerek yok. Çünkü yaşananlar zaten herkesin hafızasında. Ben daha çok kendimden ve gözlemlerimden yola çıktım. Samimi bir dil kurmaya çalıştım. Nagi’yle bu konuyu çok tartıştık, çok korktuk açıkçası. Ama sanıyorum bunu aşabildik.

Nagihan Gürkan:
Benim için burada en önemli şey şu: Kendini hikâyenin dışına koymamak.
Bazen bazı politik ya da kadın odaklı oyunlarda şunu hissediyorum: “Biz doğru yerdeyiz, şimdi başkalarının sorunlarını anlatıyoruz.” Bu bana çok rahatsız edici geliyor. Böyle bir yerden yapılan sanata tahammül edemiyorum.

Biz hep şunu sorduk: “Bu hikâyede bize dokunan ne var? Biz neden bunu anlatmak istiyoruz?” Bu soruya cevap bulduğunda, o üstten bakma hali ortadan kalkıyor. Didaktik ton da kayboluyor. Çünkü kendini sürecin içine dahil ediyorsun.

Kendini dışarı koyduğunda sonuç cümleleri kurmak istiyorsun, parmak sallayan bir dil oluşuyor. Ama sürecin parçası olduğunda anlatı başka bir şeye dönüşüyor. Bizim yaptığımız şeyin de bu olduğunu düşünüyorum. En azından seyirciden aldığımız geri dönüşler de bu yönde.

Çağla, oyunda anlatılan olayların bir bölümü yaşanırken sen henüz doğmamıştın. Metni okuduğunda ne düşündün? Hikâyeyle nasıl bir bağ kurdun?

Naz Çağla Irmak:
Aslında ben de lise yıllarımda sözünü söyleyen, tepkisini gösteren bir öğrenciydim. Bu yüzden metinle hemen bir yakınlık kurdum.

Okurken çok etkilendim. Hatta metni okurken ayağa kalkıp oynamak istedim. Metin zaten beni hemen içine çekti. O yüzden bu oyunun içinde olmamak gibi bir seçeneğim yoktu benim için. Bir de ben hep şuna inanırım: Öncesini bilmeden sonrasını, bugünü anlayamazsın. Bu oyun bana bu anlamda çok güzel bir yol haritası sundu. Daha önce hâkim olmadığım, ama bugünü şekillendiren pek çok olayı bu sayede daha iyi anlamaya başladım.

Bu senin ilk tek kişilik oyunun. Sahneyi tek başına taşımak senin için zor oldu mu?

Naz Çağla Irmak:
Evet, ilk tek kişilik oyunum. Ama çok güzel bir süreç oldu.
Hem metnin yapısı hem de Nagi’nin rejisi, Sema’nın yazımı oyuncuyu çok rahatlatan bir biçimde. Bu da bana sahnede büyük bir güven verdi. Örneğin bir an bir şeyi unutsam bile kaybolmuyorum. Oyun bana her zaman bir çıkış yolu sunuyor. Bana çok geniş bir alan açıyor. “Yalnız değilsin, biz buradayız” diyor adeta. Orada Nagi de var, Sema da var.

Bir de şunu hissediyorum: Ben de varım orada. 17 yaşındaki hâlim, ilk aşkım, heyecanlarım… Hepsi karakterin içinde. Ben de kendi yaşadıklarımdan besleniyorum. Bu yüzden Ebru’nun içinde aslında hepimiz varız. Bu oyunu üreten bütün kadınlar Ebru’da buluşuyor. Bu tarafını çok seviyorum.

Seyirci geri dönüşleri nasıl? Tepkiler ve yorumlar size ne söylüyor?

Naz Çağla Irmak:
Yorumlardan gerçekten çok mutlu oluyoruz.
O dönemi yaşamış, tanıklık etmiş seyirciler oyundan genellikle bir “hatırlama” duygusuyla çıkıyor. Kendi gençliklerini, yaşadıklarını yeniden hatırladıklarını söylüyorlar.

O dönemi yaşamamış, daha genç seyirciler ise şunu söylüyor: “Ne kadar da aynı şeyleri yaşıyoruz, sistem ne kadar da kendini tekrar ediyor.” Bu duyguyu çok sık duyuyorum.

Sema Elçim:
Oyun İstanbul Üniversitesi ekseninde geçiyor. Zaten İstanbul Üniversitesi, Türkiye’nin küçük bir prototipi gibidir. Ülkede ne yaşanıyorsa, genellikle orada da yaşanır.

Oyunun sahnelenmesi, Saraçhane olaylarının yaşandığı döneme denk geldi. Zamanlama çok çarpıcıydı. Anlatılanlarla yaşananlar birbirine çok paraleldi. Çünkü biz kendini sürekli tekrar eden bir ülkede yaşıyoruz. O dönemde inanılmaz geri dönüşler aldık. İnsanların zihni zaten bu meselelerle doluydu: toplumsal direniş, hak arayışı, adalet… Bu yüzden tepkiler düşündüğümüzün çok ötesindeydi.

Sonrasında oyun normal seyrinde devam ederken, genç seyircilerden çok güzel geri dönüşler almaya başladık. Sürekli şunu söylüyorlar: “Google’lamak zorunda kaldım. Gerçekten böyle miydi? Susurluk neydi? Manisalı gençlerin başına ne gelmişti?” Bu merak bizi çok mutlu etti. Araştırma isteği doğurması bizim için çok kıymetli. Bir yandan da bizimle aynı dönemi yaşamış seyircilerin gözleri dolarak verdiği tepkiler var. O bağ çok güçlü.

Ben hiçbir oyundan sonra seyirciyle bu kadar sarıldığımızı hatırlamıyorum. Neredeyse her gösterimden sonra seyirciyle kucaklaştık. Sanırım bütün ekip aynı duyguyu yaşadı. Gerçekten çok özel bir bağ kuruldu.

Seyircinin oyundan çıkarken neyi sorgulamasını istediniz? Onlarla nasıl bir ilişki kurmak istediniz? Tanık mı olsunlar, yoksa hikâyenin ortağı mı?

Nagihan Gürkan:
Çok güzel bir soru. Hatta yarın katılacağım bir yönetmenlik atölyesinde de tam olarak bu konuyu konuşacağız.

Ben her zaman seyircinin hikâyeye ortak olmasını isterim. Sahnedeki şeyle seyirci arasında karşılıklı bir dönüşüm ihtimali varsa, benim için tiyatro orada başlar. Hem oyunculuk yaparken hem de yönetmenlikte bu ilişkiyi önemsiyorum. Sadece tanıklık etmelerini değil; bir duygudaşlık, bir akıldaşlık kurmalarını istiyorum. Her şeyi hazır ve kapalı biçimde sunmak istemiyorum. Bazı boşluklar bırakmak, bazı anlamları seyirciyle birlikte tamamlamak önemli.

Oyunun finali de biraz böyle. Bize net bir “sonuç” vermekten çok, seyirciyle paylaşılan bir duyguyu öne çıkarıyor. Bana göre o his, anlatılan sözlerden daha güçlü. Çağla’nın seyirciyle kurduğu ilişki alanlarında da her akşam yeniden inşa edilen birçok şey var. Ama bu sadece biçimsel bir tercih değil. Ben oyunun her seferinde “şimdi ve burada” yeniden kurulmasını istiyorum. Oyuncu her akşam hikâyeyi yeniden inşa etsin, seyirci de buna eşlik etsin, ortağı olsun.

O zaman seyirci oyundan çıktığında süreç bitmiyor. İçinde bir şeyler dönmeye devam ediyor. “Güzel bir oyundu” deyip kapatmıyor, hayatına temas eden bir deneyim olarak taşıyor. Benim yönetmen olarak en çok peşinde olduğum şey de bu: sahneyle seyirci arasında gerçek bir temas yaratmak.

Oyunun sonu izleyicide karmaşık duygular uyandırıyor. Sonuçta 90’ları anlatıyorsunuz ve o dönemin sonunda neler yaşandığını, nelerin dönüştüğünü biliyoruz. Siz bu finale nasıl baktınız, neyi düşünerek kurdunuz?

Sema Elçim:
Aslında 60’ların, 70’lerin, 80’lerin sonunda olan şeyin bir benzeri yaşandı. Bir sürü yaralı birey ortaya çıktı. İnsanlar kırık dökük de olsa, yaşadıkları onca şeye rağmen hayata tutunarak yollarına devam ettiler. Biz de Ebru’yu böyle gördük. O bireylerden biri olarak.

Evet, hayat ona çok şey yaşattı. Yaralar aldı, darbeler yedi. Ama başı dik bir kadın olarak, bir birey olarak, bütün bu yaşanmışlıkları ve edindiği tecrübeleri yanında taşıyarak hayatın içine karışmaya devam etti. Bizim için önemli olan buydu: Hayat bitmedi.

Nagihan Gürkan:
Bu, süreç boyunca en çok konuştuğumuz konuydu: Final.

Ayşenil Şamlıoğlu süpervizörümüz olarak, Selen Korad Birkiye de dramaturg olarak bu süreçte bize çok destek oldular. Onları da anmadan geçmek istemem. Gerçekten defalarca “Final nasıl olacak?” diye düşündük, tartıştık.

Ben hep şuna inanıyorum: Her zaman bir umut vardır. “Başka bir dünya mümkün” diye bitirmek istedim bu hikâyeyi. Evet, bu dünyanın koşullarında bazı sonlar kötü olabilir. Ama o koşulları değiştirdiğimizde her zaman başka ihtimaller vardır. Buna inanıyorum ve inanmak için de çabalıyorum.

Bu yüzden finaldeki videoyu da o noktadan ekledik. Hikâyenin sonunda Ebru kapıdan çıkıyor ve sokakta yürümeye başlıyor. Sadece bu kadar.

Ama o “sadece” çok şey söylüyor. Hayatın içine karışıyor. Her şey yolunda gitmemiş olabilir. Bazı şeyler eksik kalmış olabilir. Ama hayat devam ediyor. Ve hayat devam ettikçe umut da var. Finaldeki video, bütün bu tartışmaların sonunda bu duyguyu taşıyan bir simge olarak yerini aldı.

Bu oyunu yapmak bugün neden gerekli? Oyun bugüne dair tam olarak ne söylüyor?

Sema Elçim:
Bugüne dair çok şey söylüyor. Ama aynı zamanda bugüne nasıl geldiğimizle ilgili de çok şey anlatıyor. Hiçbir şey tesadüf değil. Bugün bu koşullarda yaşıyorsak, dün yaşadıklarımız yüzünden buradayız. Bu metin biraz da bunu görünür kılmak istiyor.

Aslında derdi çok olan bir oyun bu. Bugünler tesadüf değil. Bu sistem, bu süreç, yıllar içinde adım adım oluştu. Hepimizin bunda bir parmağı var, hepimizin yaşanmışlıkları var. Ben biraz da bunun altını çizdiğimizi düşünüyorum. Aynı zamanda belleğe hizmet eden bir iş yaptığımızı hissediyorum. Unutmaya karşı bir hatırlatma gibi.

Nagihan Gürkan:
Burada hatırlama–unutma meselesi çok önemli. Biz çok çabuk unutan bir toplumuz.

Bu oyun insanı durup yeniden bakmaya, yeniden hatırlamaya zorluyor. Ve bu bazen çok acıtıyor. Öyle seyirciler biliyorum ki, ağlamaktan alkışlayamıyorlar. “Çok hak ediyor ama alkışlayamadım” diye özür dileyenler oldu.

Peki neden böyle hissediyoruz? Çünkü oyun hem canımızı yakıyor hem de bize bir şey hatırlatıyor. Bir zamanlar vazgeçmediğimiz, direnmeye devam ettiğimiz bir dönem vardı. O zaman da her şey güzel değildi. Çok zordu. Ama yine de bir şey yapma ihtimali vardı.

Ben yıllardır bir 90’lar oyunu yapmak istiyordum. Ama sadece eğlenceli bir 90’lar anlatısı değil. Çünkü 90’lar sadece Türkçe poptan ibaret değildi. Bir kesim için öyle hatırlanıyor ama gerçek öyle değildi. O dönem çok korkunç şeyler yaşandı. Bizim çoğundan haberimiz bile yoktu. Sosyal medya yoktu, bilgi sınırlıydı. Ben Gazi Osmanpaşa’da büyüdüm, Gazi Mahallesi olaylarını ancak haberlerde verildiği kadar öğrenebildik. Belki bu yüzden bazı insanlar o dönemi romantize ediyor. Ama gerçek çok ağırdı.

Yine de, bütün o kötülüğün içinde bir umut vardı. Bir şey yapabileceğimize dair bir inanç vardı. Sanki bugün o umuttan biraz daha uzaklaşmış gibiyiz. Bu oyun bence bizi hem çok duygulandırıyor, kaybettiklerimiz için, hem de o dönemin gerçekliğini hatırlatıyor. Orada sahici bir şey vardı. O gerçekliği hatırlamak bana iyi geliyor. İnsanlara da iyi geldiğini düşünüyorum. Hem kötülüğü hem umudu hatırlamakta fayda var. Çünkü o kadar karanlığın içinde bile peşinden gidilecek bir umut vardı. Bunu unutmamak gerekiyor.

Türkiye’de tiyatro yapmak çok zor koşullarda gerçekleşiyor. Buna rağmen sahnede ve sahne arkasında büyük bir şevk var. Bütün bu zorluklara rağmen tiyatro yapma motivasyonunuz nereden geliyor?

Naz Çağla Irmak:
Tiyatronun temeli aslında insanın kendini iyi hissettiği, zevk aldığı bir alan olması. Bu yüzden motivasyonu bulmak bana hiç zor gelmiyor.

Sahnede gerçekten bir temas kuruyorsun. Seyirciyle iletişim içindesin, geri dönüş alıyorsun, birlikte bir şey yaşıyorsun. Bu oyun tek kişilik ve kısmen interaktif bir yapıya sahip. Bu benim için çok özel bir deneyim oldu. Her oyun yeniden yaratılıyor. Seyirciyle kurulan ilişkiye göre her akşam başka bir şey doğuyor. Bunu keşfetmek çok heyecan verici. O yüzden tiyatroya dair motivasyonumu çok kolay buluyorum. Her gün olsa, her gün oynarım.

Sema Elçim:
Ben bu soruya sadece yazar olarak cevap veremiyorum. Çünkü aynı zamanda tiyatroda ayakta tutmaya çalıştığımız bir yapı var ve bununla ilgili sorumluluklarım bulunuyor.

Türkiye’de tiyatronun yaşadığı sorunlar, birey olarak da omuzlarımda büyük bir yük gibi duruyor. Bu durum insanı hem mutlu hem mutsuz ediyor. Bir denge hâli yaratıyor. Ama her şeye rağmen, bu yaştan sonra başka bir şey yapmayı düşünmüyorum. Tiyatronun bir köşesinden bile olsa var olmak istiyorum. Hayatımın merkezinde hep tiyatro olacak.

Nagihan Gürkan:
Benim için tiyatro bambaşka bir şey. Mesela uzun süre prova yapıyoruz, sonra tekrar provalar… O süreç bitince şunu hissediyorum: “Galiba ben hayatta en çok prova yapmayı seviyorum.” Prova süreci çok kolektif, çok birlikte üretmeye dayalı. Bir şeyi beraber var ediyorsun. Tiyatro seni sürekli sonuçtan çok sürece geri çağırıyor. Ne kadar sonuca odaklanırsan odaklan, seni “şimdi”de tutuyor.

Bugün çok konuştuğumuz anda kalma meselesi var ya, tiyatro bunu insana doğal olarak öğretiyor. Bu yüzden bana bir hediye gibi geliyor. Çok “dişil” bir üretim alanı olduğunu düşünüyorum. Ama Sema’ya da katılıyorum: Zor gidiyor. Geçen sezon zordu, bu sezon daha da zorlaştı. Bu da insanı umutsuzluğa sürüklüyor.

Şu anda bekleyen projelerim var ve bazen kendime şunu soruyorum: “Bunu neden yapayım? Seyircisi olacak mı?” Bu düşünceye gelmek çok acı. Bazı işler için “Artık bu işin seyircisi yok” hissine kapılmaya başladım. Umarım bu değişir, dönüşür. Çünkü ömrümün sonuna kadar yapmak istediğim şey tiyatro. Ama artık bunun karşılığının ne kadar olduğunu bilmiyorum. Yine de… Seviyoruz.

Künye
Performans: Naz Çağla Irmak
Yazar: Sema Elçim
Yönetmen: Nagihan Gürkan
Süpervizör: Ayşenil Şamlıoğlu
Sanat Yönetmeni ve Dekor Tasarım: Başak Bugay
Dramaturji: Selen Korad Birkiye
Dış Ses: Çağdaş Tekin
Işık Tasarımı: Utku Kara
Müzik ve Ses Tasarımı: Vehbi Can Uyaroğlu
Hareket Tasarımı: Salih Usta
Kostüm: Işıl Çelik
Afiş Tasarım: SHU! Ajans
Afiş Styling: Ozan Kırbıyık
Video Art: Kaan Temizkan
Fotoğraf: Esra Fıstık
Yönetmen Yardımcısı: Büşra Yeşilay
Prodüksiyon Amiri: Cenk Sökmen
Işık Uygulama: Batuhan Yıldız
Dekor Uygulama: Oğuzhan Bayrak
Vokal ve Ses Uygulama: Nazlı Serra Yıldırım
Retouch: Command P, Kenan Aydın
Motion: Ercan Karasu
Yapım: TiyatroDEA

Bircan Yorulmaz uzun yıllar ÖDP, sonraki yıllarda HDP'de siyaset yaptı. Kobane davasından yargılandı ve 2 yılı aşkın süre cezaevinde kaldı. Müzik yorumcularının telif hakları üzerine çalıştı.
Bianet ve Gerçek Gündem'de tiyatro üzerine yazılar yazdı, Milliyet Sanat'ta tiyatro üzerine söyleşiler yaptı. Açık Radyo ve Apaçık Radyo'da kendisinin hazırlayıp sunduğu, tiyatrocularla söyleşiler yaptığı Kulis Sesleri adı programı var. Kısa Dalga Medya'da tiyatro üzerine yazılar yazıyor. Ayrıca sinema ve ahşap oymacılığı ile ilgileniyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
BİRCAN YORULMAZ Arşivi