BİRCAN YORULMAZ

BİRCAN YORULMAZ

Tiyatro yalnızca tiyatro değildir

Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen 2025’i de geride bıraktık. Son yıllarda içimizde hep aynı duygu dolaşıp duruyor: “Ya gelen yıl gideni aratırsa?” Ne yazık ki memleketimizde son yıllar bu kaygıyla geçti. “Hangi yıl milattı?” diye sorsak, muhtemelen herkes farklı bir tarih söyleyecektir; ancak her defasında “daha beteri olmaz” dediğimiz durumlarla yüz yüze geldiğimiz konusunda hemfikir oluruz.

2025’in benim için kayda değer tek yanı, tiyatro üzerine Apaçık Radyo’da yaptığım söyleşiler ve bu söyleşilerin Kısa Dalga’da da yayımlanması oldu. Radyo programı yapmanın ne kadar zaman aldığını unutmuşum; hele haftalık olunca. Bu nedenle izlediğim onca oyuna rağmen, söyleşilerin yoğunluğu yüzünden oturup oyunlar hakkında yazmaya fırsat bulamadım. Yeni yıl vesilesiyle hem izlediklerime hem de gelecek yıla dair birkaç kelam etmek istedim.

Yine pek çok yeni oyunun ve önceki sezondan devam eden başarılı yapımların, tiyatro emekçilerinin bin bir emek ve zorlukla sahnelendiği bir sezondayız. Tüm olumsuzluklara rağmen tiyatro var olmaya, hatta yalnızca var olarak bile mücadelenin bir parçası olmaya devam ediyor.

Sahneye düşen ışıklar

İzlediğim oyunlara gelirsem… Tiyatro Hemhal’in bu sezon sahnelemeye başladığı “En Sevdiğinden Başla”, sanat çevresinden bir çiftin ilişkisine odaklanıyor. Zamanla, geleceğe dair ortak tahayyülden uzaklaşmanın yarattığı yabancılaşma, ilişkilerinin yarınını da belirliyor. Hakan Emre Ünal ve Nezaket Erden’in canlandırdığı çiftin sahiciliği, seyircide yer yer tanıdıklık hissi uyandırıyor; ancak oyuncuların gerçek hayattaki ortak başarıları düşünüldüğünde bu duygu da hızla dağılıyor. Hikâyenin ve diyalogların gerçekçiliği, sahnedeki güçlü oyunculuklarla birleşince Tiyatro Hemhal’in bir kez daha ne kadar sağlam bir iş ortaya koyduğunu görüyoruz. Yine de şunu söylemeden edemeyeceğim: 120 dakikalık oyunda, özellikle bar sahnesi başta olmak üzere yapılacak bazı kısaltmalar, oyunu neredeyse kusursuz hâle getirebilir. Tiyatroda sıkça karşılaştığımız, uzun metinlere “kıyılamaması” nedeniyle oyunun yer yer uzadığı hissi burada da zaman zaman kendini hissettiriyor.

Bu yıl izlediğim oyunlar arasında öne çıkan bir diğer yapım, Strandom ArtHouse tarafından sahnelenen “Apsolit” oldu. 2024’te sahnelenmeye başlanan, Onur Yalçınkaya’nın yönettiği; İbrahim Barulay’ın yazıp oynadığı oyun, apsolit (mutlak kulak) yeteneğine sahip İsmail’in köyden büyükşehre göçü üzerinden; göç, anadil ve çocuk hakları gibi meselelere odaklanıyor. Barulay’ın oyun boyunca müziği, bedenini ve sahneyi etkin biçimde kullanması, aslında pek de yabancı olmadığımız bir hikâyeye bizi güçlü bir şekilde ortak ediyor. Oyunun Kürtçe bölümler içermesi ve çok dilli yapısı da Türkiye tiyatrosu açısından ayrıca önemli.

Oyun Atölyesi’nin, Muharrem Özcan yönetmenliğinde, Zeynep Özlem Dinsel’in oynadığı ve 2022’den bu yana sahnelenen “Kızlar ve Oğlanlar”ını ise ancak bu sezon izleyebildim. Yaşadığı büyük acıyı anlatırken seyirciyi güldüren, küfürleriyle şaşırtan hatta şok eden monolog, finalde derin bir sessizliğe bırakıyor bizi. Özcan’ın sade ve dramatik unsurları gözümüze sokmadan işleyen rejisine, Dinsel’in yumuşak, sakin ama giderek devleşen oyunculuğu eşlik ediyor.

Bunların yanı sıra; bu sezon Yolcu Tiyatro tarafından sahnelenen, Ersin Umut Güler’in yönettiği ve Ali Seçkiner Alıcı ile birlikte oynadığı “Zakir” ile Erdem Kaynarca’nın oynadığı “Muhammet Ali”; Baba Sahne tarafından sahnelenen Özge Aslan’ın yazıp, yönetip, oynadığı “Nokta”; Tiyatro Kontra’nın sahnelediği “Ada Kasabası” ve Şermola Performans’ın sahnelediği Berfin Zenderlioğlu’nun tamamı Kürtçe performansı ile “Ez Eyşa Şan” bu sezon atlanmaması gereken oyunlarındandı.

İkinci kez izlediğim için kendimi şanslı hissettiğim, Me’kan tarafından sahnelenen “9/8’lik Kıyamet” ve Kumbaracı50 tarafından sahnelenen “Bir Terennüm”ün de özellikle altını çizmek isterim.

Bunların yanı sıra İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında pek çok oyunu izleme imkânı buldum. Yerli yapımlar arasında, festivalde prömiyer yapıp sezonda oynamaya devam eden Temsili Sahne’den “Aşağıdaki Pencere” ile Kumbaracı50’nin İstanbul Mon Amour: Pera’nın Karanlık Odası’nın ikinci bölümü olan “Gaybubet Şehri”ni de anmak isterim.

Festivalin benim için en önemli yanı ise her zamanki gibi uluslararası yapımları izleme olanağı oldu. Bu nedenle, mümkün olduğunca yurtdışından festivale konuk olan oyunları takip etmeye çalıştım. Bu yıl festivalde izlediğim oyunlardan; Scapino Ballet Rotterdam’ın Marcos Morau yönetmenliğindeki “Katedral ve Avro Part’le Bir Akşam”, ayrıca Baro d’Evel tarafından sahnelenen, Camille Decourtye ile Blaï Mateu Trias’ın yazıp yönettiği “Biz Kimiz”, kullandıkları farklı tiyatro dilleri ve sahnedeki etkileyici varoluş hâlleriyle akılda kalıcı performanslar sundular. Yine de bana göre festivalin en çarpıcı yapımı, Teatro La Plaza’nın Chela De Ferrari’nin yazıp yönettiği “Hamlet” oldu. Down sendromlu sekiz genç oyuncu, önyargıların nasıl yerle bir edilebileceğini ve bunun ne büyük bir naiflikle mümkün olduğunu sahnede hepimize gösterdi. Herkesi büyüledi.

Buradan biraz daha genel bir yerden, Türkiye’de tiyatronun bugününe bakmak istiyorum.

Türkiye’de tiyatro yapmak

Türkiye’de tiyatro, tüm baskılara, engellemelere ve ekonomik sıkıntılara rağmen hâlâ bir şekilde kendi içinden o gücü bulup yoluna devam ediyor. Türkiye tiyatrosu hakkında yapılabilecek ilk ve belki de en net tespit bu. Zira bu denli zor koşullarda, neredeyse tiyatro yaparak hayatı idame ettirmenin imkânsızlaştığı bir ortamda üretmeye devam etme motivasyonunun kendisi bile başlı başına bir alkışı hak ediyor. Salon kiralarının fahiş biçimde artması; ışık, kostüm, dekor gibi tiyatronun olmazsa olmazlarının her geçen gün daha yüksek bedellerle edinilebilir hâle gelmesi ve buna bağlı olarak bilet fiyatlarının ciddi biçimde yükselmesi, tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Buna rağmen Türkiye tiyatrosu, her gün yeni topluluklar kazanarak büyümeye devam ediyor.

Söyleşilerimde bu büyümenin motivasyon kaynağını sık sık sorgulasam da hâlâ herkes için geçerli, ortak bir yanıt bulabilmiş değilim. Belki de baskı dönemlerinde özgürlüğe dair her şeye daha sıkı tutunma ihtiyacıyla açıklamak, en azından benim için bir anlam ifade ediyor.

Ne var ki tiyatro topluluklarındaki bu artışı seyirci tarafında aynı ölçüde gözlemlemek pek mümkün değil. Dijitalleşmenin hızla ilerlediği; bununla paralel olarak “fast food” hayatların her şeyin önüne geçtiği; sosyal medyanın genç yaşlı demeden neredeyse tüm insanlığın gündelik pratiğine dönüşüp, hatta bağımlılık düzeyinde tartışıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Her şeyin “hap” gibi sunulup hızla tüketilmek istendiği bu çağda, tiyatro gibi ciddi, emek isteyen, yeniden ve yeniden yaratım sanatının öncüsü bir üretime yönelik talep maalesef olması gereken düzeye ulaşamıyor.

Buna rağmen, hâlihazırdaki tiyatro izleyici kitlesinin kendi ekonomik koşullarına direnerek oyun izlemeye devam ettiğini de görmek mümkün. Elbette izlenen oyun sayısında bir azalma kaçınılmaz. Bunun yanında, son yıllarda tiyatro seyircisinin yapısında da belirgin bir değişim ve dönüşüm gözlemliyorum. Özellikle pandemi döneminde, dizi sektöründeki daralmayla birlikte dizi oyuncularının tiyatroya yönelmesi; büyük AVM ve holdinglerin tiyatronun potansiyelini fark ederek büyük prodüksiyonlara yatırım yapması, “ünlü tiyatrolar” devrini de beraberinde getirdi. Böylece “hap” gibi tüketilebilecek oyunlar, sahnede görülebilecek ve fotoğraf çekilebilecek ünlüler üzerinden cazip hâle geldi.

Bu koşullarda zaten düzenli tiyatro izlemekte zorlanan bir kısım seyirci için, en azından televizyonda gördüğü ünlüleri sahnede görme fikri tercih edilir bir seçenek oldu. Günümüz dünyasında bu eğilimi anlamak mümkün; ancak bunun küçük salonların ve bağımsız tiyatro topluluklarının yolunu daha da zorlaştırdığı da açık. Dilerim ki, memleket koşullarında tiyatro yapma motivasyonunu bir şekilde içinde bulan tiyatro emekçileri, bu gidişata karşı da yeni yollar üretmenin bir yolunu bulur.

Memlekette sahne kurmak

Türkiye’de yaşıyoruz ve Türkiye’de hayatı anlamlandırmaya çalışıyoruz. Bu anlamlandırma sürecinde tiyatro ile memleket meseleleri arasındaki mesafe ne yazık ki sandığımız kadar uzak değil. Belki de tam da bu yüzden, toplumdan kopmayan tiyatro her dönem olduğu gibi bugün de bir ihtiyaç; hatta bir zorunluluk.

Ancak özellikle son yıllarda, artık elle tutulur ve inkâr edilemez hâle gelen gündelik gerçeklikler; derinleşen ekonomik sıkıntılar, yüksek enflasyon, asgari ücretle geçinme mücadelesi, dövize bağlı kur dalgalanmaları, kontrolsüz kira artışları… Bunlara eklemlenen her gün değişen gözaltı ve tutuklama listeleri, dolup taşan cezaevleri, ifade özgürlüğü, örgütlenme hakkı, basın özgürlüğü, anayasa ve “barışmak mı, barışmamak mı” tartışmaları … Tüm bunların tiyatro oyunlarını ve tiyatro emekçilerini olumlu etkilemesi elbette mümkün değil.

Bu tablo sahneye de yansıyor. Oyunlar bir yandan daha tek sesli ya da daha küçük kadrolarla kuruluyor; çünkü ekonomik koşullar, tek kişilik ya da az oyunculu üretimleri neredeyse bir zorunluluk hâline getiriyor. Diğer yandan politik tiyatro yapmak da kaçınılmazlaşıyor. Memlekete dair bir söz söylememek, pozisyon almamak meseleleri dert edinmiyormuş izlenimi yaratıyor. Tiyatro, memleket meselelerinden azade kalamıyor.

Karanlığa rağmen

2026’ya girerken bu yazının daha umutlu olmasını isterdim; hâlâ da istiyorum. Memleket bir yangın yeri ve artık hiçbir alan, hiçbir mesele yalnızca kendine ait değil. Cezaevleri doluyken, her sabah yeni bir hukuksuzlukla uyanıyorken tiyatro da yalnızca tiyatro olamıyor. Sahneye çıkan her hikâye, bu coğrafyanın yükünü, kırılganlığını ve susmayan seslerini de beraberinde taşıyor.

Ama tam da bu yüzden tiyatro, karanlık zamanlarda bir arada kalmanın dili hâline geliyor. Anlatmak, hatırlamak ve yeniden kurmak için bir alan açıyor. Memlekete dair ne dert varsa sahnede yankılanıyorsa, bu aynı zamanda umudun hâlâ dolaşımda olduğunu gösteriyor. Çünkü umut, çoğu zaman büyük sözlerde değil; vazgeçmemekte, tekrar denemekte ve birlikte nefes almaya devam etmekte saklı.

Her şeye rağmen sahne kuranların, ışığı açanların ve seyirci koltuğunda yerini alanların memleketinde karanlık kalıcı olamaz. Pes etmeme hâli ve yan yana durma ısrarı, bu topraklarda hâlâ anlatacak bir hikâye bulabilmenin en sahici göstergelerinden biridir. Bu yüzden tiyatro yalnızca tiyatro değildir; hayatı, adaleti ve birlikte yaşama ihtimalini savunmanın canlı ve ısrarlı bir yoludur.

Önceki ve Sonraki Yazılar
BİRCAN YORULMAZ Arşivi