BİRCAN YORULMAZ

BİRCAN YORULMAZ

Maskeliler: Savaşın parçaladığı bir aile

Kulis Sesleri’nde bu hafta MyArt tarafından sahnelenen Maskeliler oyununun yönetmeni Mert Kırlak ile oyuncuları Devrim Özler Akın ve Sermet Yeşil var.

Mert Kırlak: Bu metnin oyunculuk lezzeti, karakterlerin neyi ne kadar gizlediği ve bunu hangi dozda ortaya çıkardığıyla ilgili.
Devrim Özler Akın: Seyirci ‘Ben olsam ne yapardım?’ diye düşünmeye başlıyorsa, bir şeyleri başarmışız demektir.
Sermet Yeşil: Bu hikâye yalnızca Filistin’e ait değil; dünyanın pek çok yerinde yaşanabilecek bir aile hikâyesi.

Maskeliler ne anlatıyor?

Sermet Yeşil:
Maskeliler, bugün hâlâ dünyanın önemli meselelerinden biri olan Filistin’deki İsrail kuşatmasını ve bunun bir aile üzerindeki yansımalarını anlatan bir oyun. Özellikle üç kardeşin hayatı üzerinden ilerleyen, bu kuşatmanın insanlar üzerindeki baskısını, yıkıcılığını ve kıyıcılığını ele alan dramatik bir metin.

Adından da anlaşılacağı gibi oyunda, Filistin direnişçilerinin kullandığı poşiler ya da maskelerin ardında yaşanan hikâyeleri görüyoruz. Bir savaşın bir aileyi nasıl parçaladığını, nasıl yaraladığını anlatıyor. Ama mesele yalnızca Filistin coğrafyasıyla sınırlı değil; aslında dünyanın pek çok yerinde yaşanan çatışmaların aileler üzerindeki etkisini de düşündürüyor.

Bu çok politik ve yoğun bir metin. Bu oyunu sahnelemek istemenizin nedeni neydi? Nasıl bir araya geldiniz, metni nasıl seçtiniz?

Mert Kırlak:
Biz aslında çok eski arkadaşlarız. Yaklaşık 25–30 yıldır birbirimizi tanıyoruz; konservatuvar yıllarından beri yan yanayız. Son 20–25 yıldır da Şehir Tiyatroları’nda birlikte sahneye çıkıyoruz. Birbirimizin yönettiği oyunlarda oynadık. Aramızda bir tür “kan uyuşması” diyebileceğim bir ilişki var. Birbirinin dilinden anlayan, alternatif metinlerle iyi tiyatro yapmak isteyen insanlarız. Bu birliktelik de yıllara yayılan bir mayanın sonucu diyebilirim.

Devrim Özler Akın:
Bu metni ilk okuduğumuzda gerçekten büyülenmiştik. Zor bir metin olduğunu hemen fark etmiştik ama aynı zamanda çok etkileyiciydi. Üç kardeşin kendi hikâyeleri üzerinden birbirleriyle çatışmasını anlatıyor. Filistin’de yaşanan zorluklardan söz ediyor ama aslında bunun dünyanın pek çok yerinde yaşanan bir durum olduğunu da görüyorsunuz.

Kardeşler arasında kuşak çatışması var, bilgi çatışması var, erdem çatışması var. Savaşın ve kaosun aileleri nasıl parçaladığını, insanların birbirlerine olan güvenini nasıl sarstığını ve bunun yarattığı mutsuzluğu çok iyi anlatan bir metin olduğunu düşündük. Güncelliğini hiç kaybetmeyen bir mesele olduğu için bunu sahneye taşımamız gerektiğine karar verdik.

Sermet Yeşil:
Aslında bu oyunun hikâyesi biraz daha eskiye dayanıyor. Yanlış hatırlamıyorsam yaklaşık altı-yedi yıl önce Mert bu metni getirdi. Biz o dönemde Şehir Tiyatroları’nda oyuncuyduk ve oyunu orada sahneledik. Yaklaşık üç buçuk–dört sezon oynadık. Fakat bir noktadan sonra o prodüksiyonun süresi doldu.

Aradan iki yıl kadar geçtikten sonra “Neden bu oyunu tekrar yapmayalım?” diye düşündük. Ama bu kez farklı bir yorumla, farklı bir reji ve kadroyla ele alalım istedik. Metne yeniden baktığımızda hâlâ çok güçlü ve güncel olduğunu gördük.

Geçen yıl Nisan ayında Bursa’da prömiyer yaptık. Ardından Mayıs’tan itibaren İstanbul’da oynamaya başladık. Şimdi de Anadolu turnesine çıkıyoruz. Yani Maskeliler bizim için yaklaşık yedi-sekiz yıllık bir yolculuk aslında.

Mert Kırlak:
Tabii metni seçme nedenine biraz daha teknik açıdan da bakmak gerekir. Bu metni güçlü kılan şey yalnızca politik arka planı değil. İlk bakışta politik atmosfer çok belirgin gibi görünebilir ama asıl mesele metnin yazım gücü ve oyunculuk açısından sunduğu zenginlik.

Bizim için önemli olan taraf şu: Bu metin manipülasyon üzerine kurulu. Gizlenen şeyler, saklanan duygular, birbirinden saklanan gerçekler… Hikâye bu gizleme ve açığa çıkma süreçleri üzerinden ilerliyor. Dolayısıyla oyunculuk açısından çok katmanlı bir yapı var.

Bu tür bir metinde alt metin çalışması yapmadan, iyi oyuncularla çalışmadan hedefe ulaşmanız çok zor. Aksi halde yalnızca politik sloganlar üretmiş olursunuz ve bu da tiyatro açısından bizi tatmin etmez.

Örneğin sahnede gündelik bir sohbet akıyor gibi görünür; iki kardeş aylar sonra buluşmuştur. Replikler başka bir şey söyler ama altta akan duygu bambaşkadır. İşte bu çok katmanlı yapı, oyunculuk dramaturgisini iyi bilmenizi, güçlü bir sahne belleği ve duyarlılık gerektirir.

Kısacası bu metnin oyunculuk lezzeti, karakterlerin neyi ne kadar gizlediği ve bunu hangi dozda ortaya çıkardığıyla ilgili.

111-001.png

Oyunda üç kardeş üzerinden büyük bir siyasi çatışma var ama aynı zamanda güçlü bir aile dramı da söz konusu. Siz bu oyunun merkezine siyaseti mi yoksa aile dramını mı koymaya çalıştınız?

Mert Kırlak:
Aslında bunlar birbirinden ayrılabilecek şeyler değil; iç içe geçen, birbirini tamamlayan süreçler. Özellikle Orta Doğu’da —metnin özelinde Filistin’de ama genel olarak bölgeyi düşündüğümüzde— aile dramı ile siyaset, kirli siyaset, savaşlar ve toplumsal altüst oluşlar zaten hep iç içe yaşanıyor. Orada daha sakin, daha stabil bir hayatın yaşandığı bir “Norveç gerçekliği” yok.

Geçenlerde elime Norveçli yazar Per Petterson’un bir kitabı geçmişti. O, yalnızca aile dramları üzerine yazıyor ve bunu çok başarılı bir biçimde yapıyor. Büyüme sancıları, kuşak çatışmaları, aile içindeki gizli kalmış gerilimler… Bunları anlatırken aynı zamanda Norveç’in toplumsal tarihine de dokunuyor.

Ama Orta Doğu’da, özellikle Filistin’de, böyle bir ayrışma pek mümkün değil. Aile hikâyeleri ister istemez siyasetin, savaşın ve çatışmanın gölgesinde şekilleniyor. Dolayısıyla bu metin de aile dramı ile siyasetin tahakkümünün iç içe geçtiği bir yapı sunuyor. Bunları birbirinden ayırarak ele almak mümkün değil.

Öte yandan hikâyenin merkezinde bir aile olduğu için dramatik gücü çok artıyor. Karakterlerin davranışlarını, seçimlerini ve çatışmalarını belirleyen bütün dinamikler; savaşın, siyasetin ve direniş kültürünün yarattığı koşullardan doğuyor.
İsrailli İlhan Hadsor’un metni üzerinde bir değişiklik yaptınız mı? Yoksa birebir bir uyarlama mı oldu?

Mert Kırlak:
Yazılı metnin kendisinde herhangi bir değişiklik yapmadık; metni olduğu gibi oynuyoruz. Ancak metinde parantez içinde verilen bazı sahneleme önerileri ve atmosfer kurmaya yönelik tercihler vardı. Biz o tercihlerden bilinçli olarak uzaklaştık.

Buna bir örnek verebilirim. Orijinal metinde mekân bir kasaphane, yani bir mezbaha olarak tasarlanmış. Oyunu ilk çalışmaya başladığımızda Sermet ve Devrim’le bunu çok tartıştık. Bu atmosfer bize biraz problemli göründü.

İlhan Hadsor genç bir İsrailli yazar ve bu metni konservatuvarın son sınıfında yazıyor. O dönemde içinde bulunduğu politik ve toplumsal baskı ortamının da farkında. Belki de bu nedenle kendisine bir tür nefes alanı açmaya çalışıyor. Ama yine de üç kardeşin birbirine düşman olduğu, kanın ve şiddetin bu kadar öne çıktığı bir hikâyeyi doğrudan bir mezbahaya yerleştirmek bize fazla sembolik ve hatta biraz “pornografik” geldi.

Çünkü zaten metnin içinde çok güçlü bir çatışma var. Bu kadar doğrudan kan ve kesme imgeleriyle çalışmak, anlatının odağını gereksiz yere oraya çekiyor.

Bu nedenle biz mekânı değiştirdik ve bir süt toplama merkezi gibi daha nötr, daha “beyaz” bir alan tercih ettik. Böylece seyircinin dikkati kan ve şiddet imgelerine değil, karakterlerin arasındaki gerilime ve duygusal çatışmaya yönelsin istedik.

Oyunda ihanet, sadakat ve kimlik gibi temalar var. Dramaturjik açıdan hangisini merkeze aldınız? Karakterleri anlamak için nasıl bir çalışma yaptınız? Türkiye’de de özellikle 80 öncesinde yaşanan aile içi kırılmalar düşünüldüğünde bu hikâye bize çok uzak görünmüyor. Ama öte yandan Filistin–İsrail meselesi bugün de çok canlı bir gerçeklik. Bu sürece nasıl çalıştınız?

Sermet Yeşil:
Aslında şuradan başlayabilirim. Bu metni ilk kez yaklaşık altı-yedi yıl önce ele aldığımızda Şehir Tiyatroları’nda başka bir oyuncu arkadaşımız daha vardı; Emre ile birlikte çalışıyorduk. O dönemden beri bu metinle kurduğumuz ilişki oldukça kişisel bir yerden ilerledi.

Devrim’le biz aslında uzak akrabayız. Ayrıca az önce sözünü ettiğiniz 80 öncesi ve 80’lerde yaşanan politik kırılmalar, aile hikâyeleri bizim ailelerimizin de içinden geçti. Eskişehirli iki insan olarak o dönemin yarattığı gerilimleri, aile içindeki çatışmaları çocukluğumuzda çok yakından gördük. Dolayısıyla bu hikâyenin bazı duygusal kodları bize hiç yabancı değildi.

İhanet, bağlılık, aile içindeki etik ve ahlaki ilişkiler, birlikte yaşama zorunluluğu… Hatta “kol kırılır yen içinde kalır” dediğimiz o aile içi dayanışma ve gizleme kültürü… Bunlar bizim de çok tanıdığımız şeylerdi. Prova sürecinde de aslında bu kodları kendi içimizde aradık. Kendi hayatlarımızdaki benzerlikleri konuşarak, tartışarak ilerledik.

Şu anda oyunu İstanbul’da Tegin Özdemir’le oynuyoruz, onu da anmadan geçmeyeyim. O da bu sürece dahil olduğunda aynı şekilde bu kodların aslında bu coğrafyada çok tanıdık olduğunu gördük. Çünkü bu hikâye bize gerçekten çok uzak değil. İhanetin, adanmışlığın ya da politik kırılmaların aile içinde yarattığı yarılmalar… Komşunun komşuya, kardeşin kardeşe karşı durmak zorunda kaldığı durumlar… Bunlar bu topraklarda da çok anlatılmış, çok yaşanmış hikâyeler.

Hatta oyundaki isimlere baktığınızda bile —Naim, Davut, Rıdvan gibi— çok tanıdık geliyor. Dekordaki birkaç ayrıntıyı, arka plandaki bir posteri görmesek bu hikâye sanki Kütahya’da ya da Anadolu’nun başka bir yerinde de geçiyor olabilir.

Bu yüzden biz çalışırken politik argümanı biraz geri çekip daha çok aile içindeki çatışmanın gerçekliğine odaklanmaya çalıştık. Karakterlerin yaşadığı duygulara, onların kişisel trajedilerine inanmak istedik.

Devrim Özler Akın:
Her karakter kendi koşulları içinde aslında son derece haklı. Davut’un da haklı olduğunu düşünebilirsiniz, Naim’in de Halit’in de. Seyirci oyunu izlediğinde kimin haklı olduğuna dair çok net bir cevap bulamayabilir. Çünkü sosyal koşullar öyle bir noktaya gelmiş ki artık “kim haklı, kim haksız” sorusunun net bir cevabı kalmamış. Her biri kendi hayat deneyimi içinde en doğru olduğuna inandığı şeyi savunuyor. Ama aynı zamanda üç karakterin de başka bir seçeneği yok gibi. Belki tek seçenek kaçmak, o coğrafyadan uzaklaşmak olabilir ama onların da böyle bir imkânı yok.

Provalara başladığımızda ilk yaptığımız şeylerden biri de Filistin’deki sosyal koşulları anlamaya çalışmak oldu. O bölgenin toplumsal yapısını, feodal ilişkilerini araştırdık. Ve şunu fark ettik: Aslında o yapıyla Anadolu’daki bazı toplumsal kodlar arasında ciddi benzerlikler var. Bu da bize karakterleri anlamak için bir kapı açtı. Ama sonra şunu da gördük: Bu hikâye yalnızca o coğrafyaya ait değil. Dünyanın pek çok yerinde benzer koşullar yaşanıyor. Aynı kardeş hikâyesi Kolombiya’da da geçebilir, Meksika’da da. Savaşın olduğu her yerde bilgi kirliliği, güvensizlik ve kirlenmişlik hayatın en küçük noktalarına kadar sızıyor.

Ve bu karmaşa her şeyi altüst ediyor. İnsanların hayatını, değerlerini, o güne kadar biriktirdikleri bütün bilgiyi. Aslında oyundaki üç karakter de bir çıkış arıyor. Ama her birinin çıkış yolu farklı. Biri başka bir çözüm öneriyor, diğeri başka bir yol söylüyor. Bir karakterin “Ben kansız bir çözüm istiyorum” dediği bir replik de var. Ama bu üç farklı öneri de bir yere varamıyor. Bu oyun 1990’ların ortasında yazılmış. Aradan yıllar geçmiş ama baktığımızda çok şeyin değişmediğini görüyoruz. O coğrafyada insanlar hâlâ bir çıkış arıyor.

afis.jpeg

Seyircinin oyundan çıkarken ne düşünmesini, oyundan hangi soruyla çıkmasını istiyorsunuz?

Mert Kırlak:
Kansız bir çözüm istiyorum.

Devrim Özler Akın:
Aslında şu soruyu sormasını isterim: Eğer herkes kendi koşulları içinde haklıysa, bu durumda erdemli olan nedir? Doğru olan nedir? Ben o koşullarda olsaydım ne yapardım?

Oyunda aynı koşullar içinde üç farklı yönelim görüyoruz. Üç kardeş de bu çıkmazdan kurtulmak için farklı yollar öneriyor. Seyircinin de “Ben olsam hangisini tercih ederdim? Hangisini tercih etmeliyim?” diye düşünmesi bence önemli. Elbette kesin bir cevap bulması gerekmiyor. Ama bu sorular üzerine biraz düşünüyorsa, sanırım biz de bir şeyleri başarmışız demektir.

Sermet Yeşil:
Ben de Mert’e ve Devrim’e katılıyorum. Belki şunu ekleyebilirim: Seyirci oyundan çıkarken savaşın aslında haklı bir tarafı olmadığını bir an bile düşünürse, en azından aklının bir köşesinden bu düşünce geçerse, birkaç insanı etkilemiş olabiliriz diye düşünüyorum.

Mesela bundan birkaç gün önce İran’da yaşanan bir saldırı vardı ve 138 çocuk hayatını kaybetti. Bu tür haberler artık çok sıradanmış gibi karşılanıyor. Oyunda aslında üç kardeşin hikâyesinin yanında bir de hiç görmediğimiz dördüncü bir kardeş var: Nazif. Nazif sahnede görünmeyen ama varlığı hissedilen bir karakter. Bir anlamda savaşın ortasında kalan, hiçbir suçu olmayan çocukları temsil ediyor. O 138 çocuktan biri gibi. Oyunun rejisinde de biraz böyle ele aldık; Nazif sanki sahnede görünmeyen bir hayalet gibi dolaşıyor ve üç kardeşin hikâyesini etkiliyor.

Çünkü bugün savaşlar artık eskisi gibi iki tarafın boş bir meydanda karşı karşıya geldiği çatışmalar değil. Olan çoğu zaman ailelere, sivillere ve çocuklara oluyor. Bu yüzden seyirci, savaşın gerçekten haklı bir tarafı olmadığını —ya da artık kalmadığını— bir an bile düşünürse, birkaç gün sonra aklına tekrar gelirse, o zaman oyunun amacına biraz olsun ulaştığını düşünebiliriz.

Türkiye tiyatrosunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Uzun zamandır tiyatronun içindesiniz. Özellikle Eskişehir’deki tiyatro ortamını nasıl görüyorsunuz? Seyirci ve oyun üretimi açısından bir gelişme var mı?

Mert Kırlak:
İçinde olduğumuz için Eskişehir Şehir Tiyatroları’nı daha yakından takip edebiliyoruz ve oraya dair daha net gözlemlerimiz var. Eskişehir Şehir Tiyatroları, kurucu genel sanat yönetmeni Ergin Orbey döneminde kurulmuş bir kurum ve bu yıl 25. yılını kutluyor.

Kuruluşundan sonraki ilk beş yıl içinde seyirci sorununu büyük ölçüde çözmüş bir tiyatrodan söz ediyoruz. Bugün baktığımızda biletlerimiz genellikle iki–üç hafta önceden tükeniyor. Ay içinde 15–20 oyun oynayan, oldukça geniş yapılı bir kurumuz. Yedi–sekiz sahnemiz var, yaklaşık 50 oyuncumuz var; bunun yanında sözleşmeli oyuncular ve bunun yaklaşık iki katı kadar teknik çalışan bulunuyor. Bir kurum tiyatrosunun oyuncuları için en önemli şeylerden biri, estetik açıdan güçlü işler üretmek ve bunu yaparken seyirciyle buluşabilmek. Eskişehir’de gerçekten çok coşkulu ve bilinçli bir seyirci kitlesi var. Yaklaşık 50–60 bin kişilik bir seyirci grubu düzenli olarak tiyatroları takip ediyor. Yıl boyunca da yaklaşık 150 bin seyirciye ulaşıyoruz. Kent merkezinin nüfusunun 600 bin olduğunu düşünürsek bunun oldukça yüksek bir oran olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye genelinde tablo her yerde aynı mı, bundan emin değilim. Ama Eskişehir’in kendine özgü bir yapısı var. Nüfusun sosyolojisi, üniversitelerin varlığı ve kentin kültürel yapısı bu ilgiyi besliyor. İstanbul’da özel tiyatrolar açısından çok iyi işler de var. Fakat orada tiyatrolar aynı zamanda ciddi bir gişe mücadelesi veriyor. Bazen tiyatro eylemi, oyunun kendisinden çok tanınmış isimleri izlemeye dönüşebiliyor. Elbette bu da bir karşılık buluyor ve o tür yapımlar ekonomik olarak ayakta kalabiliyor. Bir anlamda farklı bir seyirci sosyolojisine hitap ediyorlar. Bu noktada kurum tiyatrolarının önemi çok büyük. Çünkü ekonomik kriz koşullarında özel tiyatroların yapması çok zor olan büyük prodüksiyonları gerçekleştirebiliyorlar. Devlet Tiyatroları, İstanbul Şehir Tiyatroları, Bakırköy Belediye Tiyatrosu gibi kurumlar Shakespeare, Molière, Brecht gibi klasik metinleri sahneleme imkânına sahip. Bizim Eskişehir Şehir Tiyatroları da bu anlamda şanslı kurumlardan biri.

Her şeye rağmen seyircinin tiyatroya ilgisinin sürdüğünü görüyoruz. İnsanlar zor koşullara rağmen tiyatroyu takip ediyor. Bizim görevimiz de çağın tanığı olarak iyi metinlerle buluşmak, çağın meselelerine cevap arayan bir duruş sergilemek ve bunu yaparken estetik kaliteden ödün vermemek.

Devrim Özler Akın:
Aslında tiyatro için söylediğimiz şey bütün görsel sanatlar için de geçerli: Bu oldukça pahalı bir sanat. Bir sanat eserini üretirken estetik düzeyi korumak için ciddi bir maddi altyapıya ihtiyaç oluyor.

Oyuncuların, teknik ekiplerin, sahne mekânlarının sürdürülebilirliği için belirli bir ekonomik düzen gerekiyor. Bu yüzden özel tiyatrolarda bilet fiyatlarının yüksek olması çoğu zaman seyirci için caydırıcı olabiliyor. Özellikle içinde bulunduğumuz ekonomik koşullarda insanlar ilk olarak kültürel harcamalarından vazgeçebiliyor. Son iki yıldır özel tiyatroların gerçekten zorlandığını görüyoruz. Buna rağmen bir yandan da tiyatro alanında ciddi bir genişleme yaşandı. Tiyatro okullarının sayısı arttı, mezun olan oyuncu sayısı çoğaldı ve bu oyuncular kendi alanlarını yaratmak için birçok yeni tiyatro topluluğu kurdular.

Bu toplulukların bazıları gerçekten çok iyi işler üretip kendilerini var etmeyi başardı. Ama bu durumun sürdürülebilmesi için mutlaka desteklenmesi gerekiyor. Türkiye’nin bir sanat politikasına ihtiyacı var. Sanatçıların çalışabileceği alanların açılması gerekiyor.

Şu anda özel tiyatrolar çok ağır maliyetlerle karşı karşıya. Salon kiraları çok yükseldi; bazı yerlerde bir salonun günlük kirası yüz bin liraları aşabiliyor. Bir oyunun sahnelenmesi sırasında kullanılan ışık, elektrik, teknik ekip, ısıtma ve havalandırma gibi pek çok gider var. Bu yüzden mekân sahiplerini de anlamak gerekiyor. Ama bütün bunlara rağmen olumlu bir taraf da var: İnsanlar son yıllarda tiyatroyu yeniden keşfetmeye başladılar. Uzun süre televizyon dizileri insanların temel eğlence alanıydı. Fakat zamanla bundan da sıkıldılar ve sahnede canlı olarak ne olduğunu görmek istiyorlar. Bu da tiyatroya olan talebi artırdı. Elbette bu talebin sürdürülebilmesi için insanların ekonomik olarak da buna erişebilir olması gerekiyor.

Sermet Yeşil:
Ben biraz daha umutlu bir yerden bakmak istiyorum. Tiyatro yaklaşık üç bin yıldır yapılan bir sanat. Tarih boyunca pek çok kırılma yaşamış ama her seferinde yeniden güçlenerek yoluna devam etmiş.

Bugün de hem dünyada hem Türkiye’de tiyatro gelişmeye devam ediyor. Ekonomik zorluklara rağmen insanlar üretmeye devam ediyor. Bu sanat biçimi kırılarak, dönüşerek ama aynı zamanda genişleyerek varlığını sürdürüyor.

Ben tiyatronun bundan sonra da aynı şekilde yoluna devam edeceğine inanıyorum.

Künye
Yazan: İlan Hatsor
Yönetmen: Mert Kırlak
Reji Asistanı: Nihan Işık
Oyuncular: Devrim Özder Akın, Tegin Özdemir, Sermet Yeşil
Işık Tasarım: Mustafa Yıldırım
Dekor Tasarım: Faik Yunus Gürcan

Bircan Yorulmaz uzun yıllar ÖDP, sonraki yıllarda HDP'de siyaset yaptı. Kobane davasından yargılandı ve 2 yılı aşkın süre cezaevinde kaldı. Müzik yorumcularının telif hakları üzerine çalıştı.
Bianet ve Gerçek Gündem'de tiyatro üzerine yazılar yazdı, Milliyet Sanat'ta tiyatro üzerine söyleşiler yaptı. Açık Radyo ve Apaçık Radyo'da kendisinin hazırlayıp sunduğu, tiyatrocularla söyleşiler yaptığı Kulis Sesleri adı programı var. Kısa Dalga Medya'da tiyatro üzerine yazılar yazıyor. Ayrıca sinema ve ahşap oymacılığı ile ilgileniyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
BİRCAN YORULMAZ Arşivi