BİRCAN YORULMAZ
Uyandığımda Sesim Yoktu: Cassandra’dan bugüne duyulmayan kadınların hikâyesi
BİRCAN YORULMAZ
Kulis Sesleri’nde bu hafta, Bu Yapım tarafından sahnelenen Uyandığımda Sesim Yoktu oyununun yönetmeni Tamer Levent, oyuncuları Burcu Görek ve Dilara Gül ile sohbet ettik.
Tamer Levent, “Bu sadece bir kadın hikâyesi değil. ‘Çıkmam lazım’ deyip çıkamayan, bir türlü uyanamayan insan hâli. Uyanmak dediğimiz şey, hayatı sorgulamaya başlamak ve o sorgulamayla değişmektir” diyor.
Oyundan bahsedelim önce, isterseniz. Oyunun hikayesi nedir?
Tamer Levent: Burcu oyunun İngilizce metnini bana 2019’da getirdi. Edinburgh Fringe’de izlemiş, “Okur musun?” dedi. Ben de okudum ve çok hoşuma gitti. Metni okuyunca daha da etkilendim. Çünkü oyun alışılmış tiyatro oyunculuğunun dışında bir tarza sahipti.
Herhangi bir etiket koymak istemiyorum aslında, çünkü bu tür sınıflandırmalar beraberinde başka tartışmaları getiriyor. Ama şunu söyleyebilirim: Oyunda bir kadının iki kimliği var. İç kimliği ve dış kimliği. Buna bağlı olarak da iç aksiyon ve dış aksiyon var. Tüm oyun bir küvette geçiyor. Metnin içinde çok katmanlı anlamlar var. Düz bir okumayla bakarsanız, annesini kaybetmiş bir kadının mutsuzluğu gibi görünebilir. Oldukça sıradan bir hikâye gibi anlaşılabilir. Ama aslında öyle değil. Oyunda çok güçlü bir sorgulama var. Yazarlar Kanadalı ve onlar sahnelerken oldukça farklı, hatta daha cesur bir yorum tercih etmişler. Biz ise birebir aynı şeyi yapmak istemedik.
Bizim yorumumuzda, kadının hem kendisiyle hesaplaşması hem de dış dünyanın kadına yaklaşımını eleştirmesi ön planda. İç dramatik aksiyonla dış dramatik aksiyon sürekli birbirine karışıyor, iç içe geçiyor. Bu geçişleri doğru kurabilmek için çok detaylı bir çalışma yaptık. Gerçekten adım adım ilerleyen bir süreçti. Bu tür metinlerde en önemli şey, metnin derinine inmek ve iyi analiz yapmak. Bizde hâlâ “iş” ile “işin yapılma biçimi” arasındaki ilişki yeterince konuşulmuyor. İkisi birbirini tamamlayan şeyler aslında. Ama genelde sadece ortaya çıkan sonuç konuşuluyor. O zaman da yapılan şey, gerçekten üretmekten ziyade “iş yapıyormuş gibi yapmak” oluyor.
Sadece sonuç odaklı yani?
Tamer Levent: Evet, tamamen sonuç odaklı. Sürece yeterince önem verilmiyor. Oysa sanat dediğimiz şey, teori ile pratiğin birlikte yürütülmesidir. Bu yeni bir fikir de değil aslında. 17. yüzyılda, Rönesans sonrası dönemde, Alman filozof Schelling sanatın teori ve pratiğin birleşimi olduğunu söylüyor. Burada kastettiğim sadece tiyatro ya da resim değil, sanatın genel felsefesi. Biz de bu oyunda bunu uygulamaya çalıştık. Metni alıp detaylı şekilde analiz ettik. Provalarda adeta canlı analiz yaptık. Oyunculara bazı koşullar koydum. Önce ezber yapılması gerekiyordu. Çünkü ezberin zamanla içselleşmesi ve oyuncunun içine geçmesi lazım. Eğer ezberi yaptıktan hemen sonra sahneye koyarsanız, ortaya sadece ezberlenmiş bir oyun çıkar.
Ezber süreci ilerledikçe sahne sahne çalıştık. Ben sahneleri yönlendiriyordum, sonra onlara bir hafta süre veriyordum. O süre içinde çalışıp geliyorlardı. Ben de bir sonraki aşamada yaptıkları işi bir üst seviyeye taşıyordum. Bu böyle katman katman ilerledi. Benim fikirlerimle onların emeği iç içe geçti. Oyuncular gerçekten çok disiplinli çalıştılar. Verdiğim şeyleri birebir uygulayıp üzerine koyarak geldiler. Bu sayede her hafta oyunu biraz daha ileri taşıyabildik. Premiere haftasına geldiğimizde oyun, daha çok kadının hayattan şikâyet ettiği bir noktadaydı.
Ama tam o hafta oyuna farklı bir çevre ve yorum kattık. Bir anda oyunun bütün anlamı netleşti. Vermek istediğimiz mesajlar ortaya çıktı. Tabii, metin Kanadalı yazarlara ait olduğu için, içinde farklı bir kültürün referansları vardı. İsimler, mekânlar, yaşam biçimleri… Böyle metinlerde en büyük sorun, başka bir kültürün hikâyesini kendi izleyicine nasıl anlatacağınızdır. Anlaşılır kılmak kolay değildir.
Biz de oyunu bu coğrafyadaki insanların anlayabileceği bir hale getirmeye çalıştık. İsimler ve bazı unsurlar yabancı kalsa bile, duyguyu ve anlatımı buraya yakınlaştırdık. Sonunda da oyunun tuttuğunu gördük. Bu da aslında izleyicinin oyunu anladığını ve bağ kurduğunu gösterdi.
Cassandra nasıl bir karakter?
Dilara Gül: Cassandra, aslında bütün evrensel dinlerde ve anlatılarda ortaklaşan kadın figürlerini temsil eden bir karakter. Antik Yunan’dan, özellikle Truva döneminden bildiğimiz “Kassandra laneti”ne de burada referans var. Hikâyeyi kısaca hatırlatmak gerekirse: Cassandra, önemli birinin kızı ve Apollon ona bir armağan sunmak istiyor; geleceği görme yetisi. Ancak bunun karşılığında aşkını talep ediyor. Cassandra bunu kabul etmeyince Apollon onu lanetliyor: “Her şeyi göreceksin, bileceksin ama kimse sana inanmayacak.”
Bunun üzerine Cassandra gerçekten de geleceği görmeye başlıyor. Truva’nın yıkılacağını da önceden görüyor ve insanları uyarıyor, ama kimse ona inanmıyor. Oyundaki Cassandra da aslında bu mitten yola çıkılarak modern bir metafora dönüştürülmüş bir karakter.
Yani sahnede konuşabilen ama duyulmayan bir kadın var. Düşünceleri var ama ciddiye alınmıyor. Duyguları var ama küçümseniyor. Bu yüzden Cassandra modern toplumda birçok kadının yaşadığı deneyimi temsil ediyor. Bu da oyuna evrensel bir dil kazandırıyor.
Burcu Görek: Yazarlar oyunu çok güçlü bir önsözle birlikte bize ulaştırdı. Birçok feminist yazar ve düşünürden etkilenmişler. Özellikle Sylvia Plath, Anne Sexton ve Virginia Woolf gibi isimlerin izlerini görmek mümkün. Zaten o ön sözde, yazarların hangi düşünsel arka plandan beslendiği ve bizi nasıl bir sorgulama alanına davet ettikleri açıkça anlaşılıyor.
Ama bizim Cassandra yorumumuz da bize ait. Sonuçta Türkiye’de Tamer Levent rejisiyle ve kendi oyunculuk birikimimizle sahnedeyiz. Bu oyun benim açımdan çok ciddi bir sorgulama alanı açtı. En temelinde şunu sordum kendime: Ben gerçekten kendi sesimle mi konuşuyorum? Yaptığım şeyleri gerçekten düşündüğüm için mi yapıyorum, yoksa bana ait olmayan, dışarıdan üzerime yapışmış düşüncelerle mi hareket ediyorum?
Bu oyun beni zihinsel olarak çok zorladı ama aynı zamanda çok açtı. Düşüncenin üzerine düşünmeye başladıkça insan bazen gerçekten zorlanıyor. Hatta Dilara ile aramızda şakalaşırız, “Biraz delirdik” diye. Ama aslında bu çok kıymetli bir açılım oldu.
Tamer Levent: Bir oyuncu, oynadığı rolü dramatürjik olarak analiz ettiğinde, sadece sahnede değil, kendi hayatında da düşünmeye başlar. Kendi doğrularını ve yanlışlarını sorgular, karşılaştırır. Aslında bu sadece oyuncular için değil, herkes için geçerli olması gereken bir şey.

Yazarlar Amy Nostbakken ve Norah Sadava önsözde hikâyenin kendi hayatlarının damıtılmış hâli olduğunu söylüyorlar. Siz de kendi hayatlarınızı kattığınızı hissettiniz mi?
Dilara Gül: Evet, bunu oldukça yoğun hissettik. Çünkü aslında kadın deneyimi bireysel değil, kolektif bir deneyim. Oyunda anlatılan kadın, hem Burcu’dan hem de benden parçalar taşıyordu. Zaten sahnelemede Tamer hocanın eklediği bazı teknikler vardı: fiziksel ve işitsel senkronizasyon gibi. Aynı anda hareket etmek, aynı jestleri kullanmak… Aslında birbirimizin yankısı gibiydik. Bu da toplumun kadına öğrettiği davranış kalıplarını görünür kılan bir anlatım biçimiydi.
Oyunu oynadıkça şunu daha net fark ettik: İçselleştirilmiş bir erkek egemen yapı içinde biz de bazı kalıpları farkında olmadan taşıyoruz. Karakterin kendiyle yüzleştiği o içsel savaşlar, bizim de kendi iç çatışmalarımızı görmemizi sağladı. Zaten oyunun güçlü yanlarından biri de bu.
Bir de oyunda Antik Yunan’dan esinlenen bir “koro” yapısı var. Eskiden kalabalık olan bu koro, bizim oyunumuzda iki kişilik, daha mikro bir yapı hâline geliyor. Ama işlevi benzer: karakterin iç sesini, zihinsel çatışmasını seyirciye açmak. Bizdeki koro, karakterin iç dünyasını çok daha yoğun ve doğrudan dışa vurmasını sağlıyor. Bu da her oyunda yeniden yeniden kendimizle yüzleşmemize neden oldu.
Tamer Levent: Oyunun orijinal adı Mouthpiece’ti. Ancak provalar sürecinde Burcu ve Dilara’nın önerisiyle adı Uyandığımda Sesim Yoktu oldu. Bence çok yerinde bir isimdi.
“Ses” burada çok önemli bir metafor. Ama bir de “uyanmak” meselesi var. Oyun sadece erkek eleştirisi yapan bir oyun değil; bir muhakeme oyunu. “Çıkmam lazım, bir şey yapmam lazım” diyen ama bir türlü çıkamayan bir insan hâli var. Bu aslında çok insani bir durum. Kadın-erkek ayrımının ötesinde evrensel bir mesele: Uyanmak. Uyanmaya başladıkça insan yaşadıklarını sorgulamaya ve geliştirmeye başlıyor.
Burcu Görek: Zaten o sorgulama bir kere başladı mı, geri dönüşü olmuyor. Hani “elmanın içine kurt düşmesi” gibi… Artık başka türlü bakamıyorsunuz hayata. Uyandığımda Sesim Yoktu ismi de biraz böyle bir aydınlanma hâlini anlatıyor. Çok büyük laflar etmek istemem ama hem oyunculuk anlamında hem de insan olarak bana ciddi bir farkındalık kattı.
Prova süreci ne kadar sürdü?
Burcu Görek: Yaklaşık 3 ay sürdü ama oldukça yoğun bir süreçti. Neredeyse 90 iş günü diyebiliriz. Ses çalışmaları yaptık, müzikler vardı, beden çalışmaları yaptık. Haftada en az 5 gün, günde 5 ila 8 saat arasında çalıştık. Gerçekten disiplinli ve yoğun bir süreçti.
Oyunun feminist ve toplumsal yönü güçlü. Türkiye’de seyirciyle kurduğu ilişki nasıldı?
Tamer Levent: İlk geceyi çok iyi hatırlıyorum. Küçük bir salonda, tanıdıkların da olduğu bir seyirci vardı. Oyunu hazırlarken uzun süre dramatik, acıklı boyutu üzerine çalışmıştık. Ama son haftalarda “Bunun içindeki komediyi de bulmamız lazım” dedim. Oyunculara doğaçlama bir çalışma yaptırdım: Aynı metni bu kez komediymiş gibi oynamalarını istedim. Tam anlamıyla bir komedi çıkmadı tabii, ama trajediyle komedinin birleştiği durumsal bir yapı oluştu. Bu da oyunun en güçlü taraflarından biri oldu. Açıkçası, seyircinin daha çok hüzünle tepki vereceğini düşünüyordum. Ama oyun sırasında salonda yavaş yavaş gülüşler başladı.
Gülmek bazen yanlış anlaşılır; hafife almak gibi görülür. Oysa gülmek, anlamaktır. Seyircinin özellikle kadınların gülmeye başlaması, empati kurduklarını gösterdi. O an anladım ki oyun doğru yere dokunuyor. Oyun sonunda da çok olumlu geri dönüşler aldık. İlk gece bizim için bir sınavdı ve o sınavdan çok iyi çıktık. Sonrasında oyuncuların özgüveni de arttı. Oyun çok oynandı, yurt dışına gitti, ödüller aldı, festivallere katıldı.
Kostüm meselesi de önemliydi. Orijinalinde daha cesur bir estetik vardı. Biz Türkiye’de bunu daha dengeli bir şekilde ele aldık ama o cesareti tamamen kaybetmedik. Çünkü kadının bedeni üzerinden yapılan yanlış yorumlara da bir cevap vardı burada. Neyse ki seyirci bunu doğru okudu. Beklediğimiz gibi, yanlış anlaşılmadı.
Benim için bu oyun, bir anlamda ezber bozucu bir iş oldu.
Burcu Görek:
Kostümler de oyunun bir parçasıydı ama hiçbir zaman anlatının önüne geçmedi. Tam tersine, söylemek istediğimizi destekleyen bir ifade biçimi oldu.
Uzun yıllardır Türkiye tiyatrosunu takip ediyorsunuz. Türkiye tiyatrosunu nasıl görüyorsunuz?
Tamer Levent: Türkiye tiyatrosuna baktığımızda, Cumhuriyet öncesinde ortaoyunu geleneğinin çok baskın olduğunu görüyoruz. Daha sonra Darülbedayi’nin kurulmasıyla birlikte Batı tiyatrosuna yaklaşma çabaları başlıyor. Ancak uzun süre oyunculuk anlayışı, ortaoyunundan gelen abartılı jestler, büyük tonlamalar ve “göstererek oynama” üzerine kurulu kalıyor. Bir dönem tiyatronun böyle olması gerektiği sanıldı. İstanbul ve Ankara ekolleri arasında da ciddi farklar vardı. Ankara’da, özellikle konservatuvar eğitimiyle birlikte daha evrensel standartlara yakın bir oyunculuk anlayışı gelişti. Örneğin Muhsin Ertuğrul’un katkıları bu noktada çok belirleyicidir.
Kenter kardeşlerin İstanbul’a gelişi de önemli bir kırılmadır. İstanbul’daki alışkanlıkları değiştiren bir etkisi oldu. Çünkü daha doğal, daha çağdaş bir oyunculuk anlayışını getirdiler. Türkiye’de uzun süre oyunculuk abartıldıkça iyi sanıldı. Oysa bu, oyunculuğun özünden uzaklaşmak anlamına geliyor. Aynı durum sinemada da vardı; Yeşilçam döneminde çoğu oyuncu eğitim almadan sektöre giriyordu.
Ben uluslararası alanda da çalıştım. Oradaki sistemlere baktığımızda, oyunculuğun bir meslek tanımı olduğunu görüyoruz. Meslek tanımıyla birlikte özlük hakları, sendikalar ve bir sistem var. Türkiye’de ise bu hâlâ tam anlamıyla oturmuş değil. Oyunculuk bizde uzun süre yanlış anlaşılmış. Osmanlı döneminde oyuncuların şahitliği bile kabul edilmezmiş; çünkü oyunculuk “sahtekârlık” gibi görülüyordu. Oysa “oyuncu” kelimesi köken olarak “oy”dan gelir, yani düşünmekten. Oyuncu aslında düşünen insandır.
Bu noktada Johan Huizinga’nın Homo Ludens kitabı çok önemlidir. Oyunun ve oyunculuğun insanlık tarihindeki yerini anlatır. İngilizcedeki “actor” kelimesi de “hareket eden kişi” demektir. Yani sadece sahnede değil, hayatta da bir eyleyici olmayı ifade eder.
Biz ise “sanatçı” kavramını çok geniş ve belirsiz kullanıyoruz. Oysa uluslararası alanda meslek tanımları nettir: oyuncu, yönetmen, tasarımcı… “Sanat” ise bunların yapılma biçiminin felsefesidir. Bu kavramsal eksiklikler yüzünden tiyatro kültürü de yeterince yaygınlaşamadı. Örneğin Anadolu’nun bazı yerlerinde tiyatro hâlâ sadece güldürü ve abartıdan ibaret sanılabiliyor. Oysa tiyatro, “durum” demek olan dramayı işler. Dram sadece acıklı olan değil, hayatın kendisidir.
Ben artık “izleyici” demiyorum, “katılımcı” diyorum. Çünkü tiyatro sahnedekiyle salondaki arasında bir muhakeme alanıdır. Eğer biz bu anlayışı yerleştirebilirsek, tiyatro çok daha güçlü bir şekilde toplumda yer bulur. Ayrıca özel tiyatroların desteklenmesi, vergisel düzenlemeler, fikri mülkiyet haklarının uygulanması gibi yapısal adımlar da bu gelişimi hızlandırır.
Bütün bunlar gerçekleştiğinde, tiyatro kültürü çok daha sağlam bir zemine oturacaktır.
Sizleri zor şartlarda tiyatro yapmaya devam ettiren motivasyon nedir?
Burcu Görek: Aslında bazen bu zor şartlar insanı motive de ediyor. Çünkü bir sıkışmışlık hissi yaratıyor ve o sıkışmışlık bir ifade alanı arıyor. Benim için tiyatro tam olarak o alan. Hem dünyayla buluşmamı sağlıyor hem de kendimle. Aynı zamanda hâlâ söyleyecek sözüm olan konularda varlık gösterebildiğim bir yer olduğu için beni motive ediyor.
Bir de bunu birlikte yaptığım insanlar çok kıymetli. Tamer Hoca’yla, Dilara’yla ve diğer ekip arkadaşlarımızla çalışmak çok besleyici. Müzisyenler, koreograf… Herkesle birlikte üretmek, farklı fikirler duymak, hatta karşıt görüşlerle tartışmak bana çok şey katıyor. O sıkışmışlığı açmak, içimde ne varsa ortaya dökmek ve bunu aynı şekilde düşünen, sorgulayan insanlarla birlikte yapmak benim için çok güçlü bir motivasyon kaynağı.
Tamer Levent: Burcu’nun anlattığı şey aslında tam da “süreç” dediğimiz mesele. Bir oyuncu role bu şekilde çalıştığında hem kendi yaptıklarını analiz eder hem de oynadığı karakteri derinlemesine yorumlayabilir. Bu da seyirciyle —benim deyimimle katılımcıyla— buluştuğunda onların da kendi hayatlarına dair bir farkındalık geliştirmesine katkı sağlar.
Zaten tiyatronun amacı da budur. William Shakespeare döneminde İngiltere’de tiyatro tam olarak böyle bir işleve sahipti. Bugün İngiltere’nin bir krallık olmasına rağmen demokrasi açısından güçlü bir örnek olarak görülmesinde tiyatronun ve eğitim sisteminin önemli payı vardır.
Eğitim sistemi de ezbere dayalı değil; “drama”ya, yani durumlar üzerinden öğrenmeye dayanır. Bilgiyi ezberlemek yerine, onu bir durum içinde nasıl kullanacağını öğrenirsin. Bu yüzden sıradan bir İngilizle bile konuşsanız, söylediğiniz bir şeye anında mizahla karşılık verebilir. Çünkü muhakeme etme alışkanlığı gelişmiştir. Bu da doğrudan bir kültür meselesidir ve sanatla ilgilidir.
Dilara Gül: Ben oyunculuğu her zaman kültürün temel bir parçası olarak görüyorum. Bu sadece bireysel bir şey değil, tamamen toplumsal bir mesele. Bu yüzden böyle bir üretimin içinde olmak bana çok iyi hissettiriyor.
Uyandığımda Sesim Yoktu da bu anlamda çok özel bir deneyimdi. Çünkü oyunun özünde şu var: Değişim sadece dışarıdan gelmez. Önce birey değişir, sonra toplum. İnsanların kendi düşünce kalıplarını sorgulaması, başkalarının sesini duyabilmesi çok önemli.
Bu oyunda bizi en çok besleyen şeylerden biri de buydu. Sadece bizim yaşadığımız bir durum olmadığını görmek ve bunu sahnede bir şekilde karşı tarafa aktarabilmek… Belki küçük de olsa bir fark yaratabilmek… Bu, oyuncu olarak bana çok iyi hissettiriyor.
Yapımcı: Bu Yapım
Yazan: Amy Nostbakken & Norah Sadava
Çeviren: Gökçenur Şehirli
Yöneten: Tamer Levent
Koreograf: Utku Demirkaya
Fotoğraf: Fethi Karaduman
Afiş Tasarım: Berkcan Okar
Yönetmen Yardımcısı: Başak Bilge Kutlu
Oyuncular: Burcu Görek, Dilara Gül
Bircan Yorulmaz uzun yıllar ÖDP, sonraki yıllarda HDP'de siyaset yaptı. Kobane davasından yargılandı ve 2 yılı aşkın süre cezaevinde kaldı. Müzik yorumcularının telif hakları üzerine çalıştı.
Bianet ve Gerçek Gündem'de tiyatro üzerine yazılar yazdı, Milliyet Sanat'ta tiyatro üzerine söyleşiler yaptı. Açık Radyo ve Apaçık Radyo'da kendisinin hazırlayıp sunduğu, tiyatrocularla söyleşiler yaptığı Kulis Sesleri adı programı var. Kısa Dalga Medya'da tiyatro üzerine yazılar yazıyor. Ayrıca sinema ve ahşap oymacılığı ile ilgileniyor.
Şafakta Buluş Benimle: Yüzleşme, hatırlama ve hayatta kalma üzerine bir oyun
22 Mart 2026 Pazar 00:10Maskeliler: Savaşın parçaladığı bir aile
15 Mart 2026 Pazar 00:10Yargılanma Korkusundan Sahneye: “Köprüden Önce Son Çıkış”
08 Mart 2026 Pazar 10:28“Değişecek bu hikâye”: Empoze edilen umutsuzluğun ötesine geçme hikâyesi
01 Mart 2026 Pazar 00:10Sahnedeki direnç: Yaşamakta ısrar eden kadınlar
22 Şubat 2026 Pazar 00:10Hatırlamak, direnmek, umut etmek: Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri
15 Şubat 2026 Pazar 00:20Masaldan sahneye bir manifesto: Filler ve Karıncalar
08 Şubat 2026 Pazar 00:05Seslerin aşılamadığı duvarlar arasında aşk: Mahallemizin Eşrafından
30 Ocak 2026 Cuma 00:10Aidiyet, öteki ve umut: Animus Tiyatro’nun “Gözbağcı” yolculuğu
23 Ocak 2026 Cuma 00:20Kişisel bir hikâyeden toplumsal bir söze: Metamorfoz
16 Ocak 2026 Cuma 00:10