BİRCAN YORULMAZ
Hikaye gerçek, olaylar ve kişiler kurgu... Yaranın içinden sızan ışık: Tebdil
BİRCAN YORULMAZ
Apaçık Radyo Kulis Sesleri’nde bu hafta, 2383 Yapım tarafından sahnelenen Tebdil oyununun yazar ve yönetmeni Ahmet Sami Özbudak, oyuncuları Özge Borak ve Fehmi Karaarslan ile sohbet ettik.
Ahmet Sami Özbudak: “Biz Tanrı’nın terazisi değiliz; kim haklı, kim değil, buna karar vermemiz gerekmiyor. Karakterlerin ne yaşadığını bütünüyle bilemeyiz, o yüzden bu gri alanı korumak benim için önemliydi.”
Özge Borak: “Hayatta her zaman iki kere iki dört etmiyor. İnsan, karşısındakinin yerinde olmadıkça ne hissettiğini tam olarak bilemez; bu yüzden bu hikâyeyi yargılamadan izlemek gerekiyor.”
Fehmi Karaarslan: “Bu oyunda sadece iki karakteri değil, insanın içindeki zıtlıkları da izliyoruz. Önemli olan kimin haklı olduğu değil; bu çatışmalarla nasıl var olduğumuz ve onların bizi nasıl dönüştürdüğü.”
Oyunun hikâyesini anlatır mısınız? Yazım süreci nasıl gelişti?
Ahmet Sami Özbudak:
Oyunun çıkış noktası aslında gerçek bir hikâye. Oyuncu arkadaşım Derya Yıldırım bana bundan yıllar önce Mardin’de bir hapishanede çalışırken bahsetmişti. İkiz kardeşlerin hapiste yer değiştirmesi fikri beni çok etkilemişti. Sonra araştırmaya başlayınca gördüm ki bu tür hikâyeler dünyanın farklı yerlerinde de yaşanmış; İspanya’da, Arjantin’de… Bu durum, benim için çok güçlü bir hikâye zemini oluşturdu.
Aynı dönemde Fehmi’yle, Gomidas’tan sonra tekrar birlikte ne yapabileceğimizi konuşuyorduk. Uzun süredir yeni bir iş üretmemiştik. Kadroda ilk netleşen isim Fehmi oldu ve “Hadi yapalım” dedik. Oyunu Alanya’da, Toros Dağları’nda yazdım; doğanın içinde, oldukça yoğun bir süreçti.
Karakterlerinizi anlatır mısınız?
Fehmi Karaarslan:
Oyunda Süleyman ve Talat karakterlerini, yani ikiz kardeşleri, canlandırıyorum. Süleyman, Balat’ta yaşayan, yarı mafyatik diyebileceğimiz bir mahalle abisi. Çocuk yaşta kardeşinden ayrılmış ve bambaşka bir hayatın içine savrulmuş. Oyunun ilk bölümünde daha çok onun hikâyesini izliyoruz. İkinci bölümde ise Talat devreye giriyor. Geçmişlerini taşıyan Zeynep karakterinin gelişiyle birlikte oyunun tonu değişiyor ve iki kardeş arasındaki çatışma görünür hale geliyor. Ben de bu çatışmayı sahnede kurmaya çalışıyorum.
Süleyman daha sert ve karanlık bir karakterken, Talat daha eğitimli, arkeolog olmuş, naif bir yapıya sahip. Yazdığı makaleler nedeniyle hapse düşmüş biri. Hikâye, ikiz kardeşlerin hapiste yer değiştirmesiyle kırılıyor. Talat’ın Balat’a gelişiyle birlikte dengeler bozuluyor ve çatışmalar giderek büyüyor. Bu çatışmanın merkezinde de Süleyman’ın büyük aşkı Nilay var.
Özge Borak:
Süleyman mahallede söz sahibi bir kabadayı ve Nilay da onun sevgilisi. Ancak ikiz kardeşlerin yer değiştirmesiyle birlikte Nilay’ın Talat’la karşılaşması, oyunun en hareketli ve gerilimli anlarını oluşturuyor.
Nilay’ın güçlü bir arka planı var. Mahallede etkili bir figür olan bir annenin kızı. Ben kendi yorumumda, Nilay’ın bir anlamda annesinin yerini almaya hazırlandığını düşünüyorum; tabii bu benim alt metnim. Bu yüzden Nilay, mahallede ikinci bir güç gibi. Hatta zaman zaman kendini Süleyman’dan bile üstün görüyor. Ama aynı zamanda çok kırılgan bir tarafı da var. Süleyman’a olan aşkı, onun her şeyi göze alabilecek bir karakter olmasına neden oluyor. Görülme ve fark edilme ihtiyacı çok yüksek; bu da onu hem güçlü hem de trajik bir karakter haline getiriyor.
“Tebdil” kelimesi değişimi, dönüşümü ifade ediyor. Bu değişim oyunda karakterlerin iç dünyasında mı yoksa birbirlerine yansıttıkları kimliklerde mi gerçekleşiyor? Nasıl kurguladınız?
Ahmet Sami Özbudak:
Dışarıdan bakıldığında karakterler belki biraz klişe gibi görünebilir ama içlerine girdikçe derinleşiyor. Yazarken onları özellikle kurcalamaya çalıştım. Oyunun üzerinde uzun süre düşünme, onunla yaşama fırsatım oldu. Hep şunu sorguladım: Biz sahnede bu karakterlerin sadece bir anını izliyoruz ama öncesinde ne yaşadılar, sonrasında ne olacak? Bu arka planları derinleştirmeye çok odaklandım.
Özellikle Talat karakteriyle ruh hali olarak kendimi yakın hissediyorum. Ama aslında tüm karakterler için benzer bir derinlik kurmaya çalıştım. Nilay’ın annesiyle ilişkisi, Zeynep’in geçmişi, Maviş’in hikâyesi… Her biri tek başına ayrı bir oyunun konusu olabilecek kadar katmanlı. Sanırım metnin sağlam durmasının sebebi de bu: Her karakterin kendi hikâyesinin güçlü olması. Bu derinliği kurmaya özellikle dikkat ettim.
Oyun seyirciyi taraf seçememe durumunda bırakıyor. Net bir ahlaki pozisyon almak zorlaşıyor. Bu bilinçli bir tercih miydi, yoksa kaçınılmaz bir sonuç mu?
Ahmet Sami Özbudak:
Aslında hem kaçınılmaz hem de bilinçli bir tercih. Seyirci “Kim haklı, kim değil?” sorusunu kendisi çıkarıyorsa, bu beni mutlu eder. Ama ben, kesin bir taraf belirlemememiz gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü hiçbirimizin bir başkasının yaşadığını tam anlamıyla bilmesi mümkün değil. Ne Süleyman’ın ne Talat’ın yaşadıklarını bütünüyle kavrayabiliriz. Bu yüzden kendimizi bir yargı makamı gibi konumlandırmamamız gerektiğine inanıyorum. Bu konuda eleştiriler de aldık. Özellikle Talat’ın daha “haklı” görünmesi gerektiğini düşünenler oldu. Ama biz Tanrı’nın terazisi değiliz. Bu gri alanı korumak benim için önemliydi.
Özge Borak:
Hayatta her zaman iki kere iki dört etmiyor. Bazen üç buçuk eder, bazen beş. Bu da o durumlardan biri. Ne Talat için kesin “haklı” diyebilirsiniz ne de Süleyman için. Çünkü o kişinin yerinde olmadıkça, onun ne hissettiğini tam olarak bilemezsiniz. Olsanız bile farklı hissedebilirsiniz. Bu yüzden bu hikâyeyi bir yargılama üzerinden okumak doğru değil.
Zaten insan olarak yargılamaya çok meyilliyiz. Sadece burada değil, dünyanın her yerinde. Çoğu zaman insanlar, yapamadıkları ya da yapmak isteyip yapamadıkları şeyler üzerinden başkalarını yargılıyor. Bu oyunda ise seyirci, bu yargıya kapılmadan izleme imkânı buluyor. Kendi hayatıyla ilişkilendirdiği yerleri fark edebiliyor. Belki de bu sayede empati kurma alanı açılıyor. Günlük hayatta yapamadığımız o objektif bakışı burada yakalayabiliyoruz.
Mekân olarak Balat’ta eski bir restoranın seçilmesi nasıl gelişti? Bu tercih metni ve oyunculuğu nasıl etkiledi?
Ahmet Sami Özbudak:
Aslında her şeyden önce mekân belliydi. Önceki mekân için bir proje düşünüyordum ve oraya uygun birkaç hikâye fikrim vardı. “Tebdil” o mekâna tam anlamıyla oturdu. Yani biraz da mekândan yola çıktık diyebilirim. Hatta Özge’yle ilk buluşmamızı da orada yaptık. Mekânı gösterip projeyi anlattım. Küçük bir alan ama çok güçlü bir atmosferi var. Sonuç da bizi yanıltmadı; seyirciden çok yoğun bir ilgi gördü.
Fehmi Karaarslan:
Sami’nin son dönem işlerinde mekân neredeyse bir karakter gibi. Gomidas’ta da bunu deneyimlemiştim. Orada kilise nasıl hikâyenin bir parçasıysa, burada da Balat’ın kendisi, sokaklar, insanlar oyunun bir parçası. Oyuncu olarak bu gerçekliğin içinden sahneye çıkıyorsunuz. Bu da ister istemez performansınıza yansıyor. Gerçek bir sokaktan gelip sahneye girdiğiniz için o duyguyu taşıyorsunuz. Bu da oyunculuk açısından büyük bir avantaj sağlıyor.
Özge Borak:
Günlük hayatımızda aslında ne kadar az gerçeklik yaşadığımızı düşünürsek, böyle bir atmosferde oynamak çok besleyici. Bu yüzden bazen oyun interaktif sanılıyor ama aslında değil. Sadece seyirci, olayların tam ortasındaymış gibi hissediyor. Ben izleyici olsam böyle bir deneyimi çok isterdim. Üstelik zaman zaman sokaktan geçen insanların da oyuna dahil olması, her temsili farklı kılıyor. Zaten tiyatroda her oyun farklıdır ama burada bu fark daha da görünür oluyor.
Talat ve Süleyman üzerinden kurulan ikilik, aslında insanın içindeki parçalanmış ruh hâlini de yansıtıyor olabilir mi?
Ahmet Sami Özbudak:
Evet, kesinlikle. Hepimizin içinde var olan o karmaşık yapıdan söz ediyoruz aslında. İnsan dediğimiz şey zaten oldukça katmanlı, çelişkili bir yapı.
Fehmi Karaarslan:
Bu durum psikolojik olarak çok farklı katmanlardan okunabilir. Özge de buna katkı sunacaktır. İnsan kendi içinde pek çok çatışma barındırır: kadın-erkek, anne-baba, kardeşlik ya da toplumsal roller üzerinden yaşanan çatışmalar…
Biz sahnede bir karakteri temsil ederken, aslında onun arkasındaki toplumsal ve psikolojik karşılığı da taşıyoruz. Bu yüzden izlediğimiz şey sadece iki karakter değil; çok daha geniş bir zıtlıklar bütünü. Bu nedenle “kim haklı, kim haksız” meselesine çok takılmamak önemli. Asıl mesele, bu zıtlıklarla birlikte nasıl var olduğumuz, nasıl çatıştığımız ve bunun bizi nasıl dönüştürdüğü.
Özge Borak:
Ben biraz daha bilimsel bir yerden yaklaşmak istiyorum. İkizler üzerine yapılan araştırmalar gösteriyor ki, birbirlerinden habersiz büyüyen ikizler bile yıllar sonra bir araya geldiklerinde çok ortak özellikler taşıyabiliyor. Burada ise birlikte büyümüş, sonra ayrılmış iki kardeşten söz ediyoruz. Hem bir arada hem ayrı olma hâli var. Bu da onların duygusal çatışmasını daha görünür kılıyor.
Ben bunu biraz da insanın kendi içindeki bölünmüşlük gibi yorumluyorum. İki ayrı karakter gibi görünse de aslında birbirini tamamlayan, hatta yer yer birbirinin yansıması olan iki tarafı izliyoruz.

İki zıt karakteri canlandırırken en büyük zorluklar nelerdi? Geçişler sizin için zor mu, yoksa kolay mı oldu?
Fehmi Karaarslan:
Bunu biraz oyunculuk çalışmasının bir parçası olarak görüyorum. Uzun provalar yapıyoruz ve Sami’yle artık oturmuş bir çalışma dilimiz var.
Sami oyuncuya alan açan, özgür bırakan ama sonra o malzemeyi çok iyi toplayan bir yönetmen. Prova sürecinde farklı yönlere gidiyoruz, deniyoruz, keşfediyoruz. Bu da oyuncu olarak elinizde çok fazla malzeme olmasını sağlıyor. O yüzden sahnede kendimi rahat hissediyorum ve bu dönüşümler daha doğal gerçekleşiyor.
Bu iki karakteri birbirinden ayırırken en çok hangi detaylara odaklandınız? Fiziksel mi, duygusal mı?
Fehmi Karaarslan:
Biraz oyunculuk yöntemleriyle ilgili bir cevap olacak ama ikisini ayırırken hem fiziksel hem duygusal detaylara çalıştım.
Süleyman daha çok sokaktan gelen, mahalle abisi diyebileceğimiz bir karakter. Bu yüzden duruşu, tavrı, bedeni ona göre şekillendi. Talat ise daha eğitimli, daha “aydın” diyebileceğimiz bir karakter. Ama aslında alt yapıda birbirlerine çok benziyorlar. Bir madalyonun iki yüzü gibi. Bu yüzden farkları çok ince detaylarla kurmaya çalıştım: ses tonu, küçük fiziksel değişiklikler, ritim…
Ahmet Sami Özbudak:
Aslında en büyük farkı gözlerinde kurdu Fehmi. Bunu özellikle konuştuk. Dışsal değişiklikler —gözlük, bıyık— tek başına yeterli değil. Asıl mesele bakışta. Gözlerindeki anlam değiştiğinde karakter gerçekten dönüşüyor. Fehmi de bunu çok iyi çalıştı ve bu yöntem hepimiz için çok doğru bir karşılık buldu.
Nilay karakteri iniş çıkışlarıyla oyunun duygusal merkezlerinden biri. Sizce Nilay daha çok bir bağ kurucu mu yoksa tetikleyici mi?
Özge Borak:
Ben karaktere daha evrensel bir yerden yaklaşmaya çalıştım. Çünkü dünyanın neresinde olursak olalım, ortak bir dilimiz var: duygular. Temel duygular —korku, mutluluk, üzüntü, şaşkınlık, öfke ve tiksinme— hepimizde ortak. Ama aynı olay karşısında herkes farklı tepkiler verebilir.
Nilay’a da buradan baktım. Onun duygusu, dışarıdan öfke gibi görünüyor olabilir ama aslında temelinde “görülme” ihtiyacı var. “Beni gör, buradayım, seni seviyorum” diyen bir karakter. Ve görülmedikçe bu duygu daha sert, daha yıkıcı bir hâl alıyor. Bu çok evrensel bir şey. Hepimizin hayatında, ailede, işte ya da ilişkilerde hissettiği bir durum.
Ben de Nilay’ı bu “görülme arzusu” üzerinden kurdum. Görülmemenin yarattığı acıyı ortak bir duyguda buluşturmaya çalıştım.
Oyunda “merhem de yara da aynı yerde” gibi bir durum var. Sizce karakterler süreç içinde iyileşiyor mu, yoksa sadece bir farkındalık mı kazanıyor?
Ahmet Sami Özbudak:
Bence farkındalıkla ayrılıyorlar ama daha derin yaralarla bitiyor hikâye. Finalde hâlâ kanayan birçok insan var sahnede. O insanların bundan sonra ne yapacağı sorusu ise benim için de açık. Açıkçası bu durum beni yazarken de ürkütmüştü. O belirsizlik, o devam eden acı hâli oyunun içinde kalmaya devam ediyor.
Oyunun sonunu umut–umutsuzluk açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Özge Borak:
Bu bence tamamen kişiye, yetişme biçimine ve hayata bakışına bağlı. Aynı olay, farklı insanlar üzerinde çok farklı etkiler yaratabilir. Nilay üzerinden düşünürsek; kendini geliştirme, duygularını analiz etme ya da farkındalık üzerine kurulu bir hayatı olmayan bir karakterden söz ediyoruz. Bu yüzden yaşadığı şeylerden ders çıkarıp çıkarmayacağı çok net değil.
Bence bir süre derin bir üzüntü yaşayacak, bu duygular onu yıpratacak. Ama aynı döngüleri yeniden yaşaması da çok mümkün. Çünkü insan, çözmediği meseleleri tekrar tekrar yaşar. Bu anlamda Nilay’ın hikâyesi benim için pek umutlu bir yere evrilmiyor.
Fehmi Karaarslan:
Benim için oyun daha çok trajik bir yerde duruyor. Yer yer komik anlar var, bu yüzden trajikomik bir yapıdan da söz edebiliriz. Ama özünde trajedi ağır basıyor.
“Yara ve şifa” meselesi de tam olarak net bir cevabı olmayan bir yerde duruyor. Bu belirsizlik aslında insana özgü bir durum. Belki de oyunun gücü buradan geliyor. Herkes kendi cevabını kendisi bulacak. Hatta bazen cevapsız kalmak da değerli. Çünkü her şeye kesin bir anlam yüklemeye çalışıyoruz ama hayat her zaman buna izin vermiyor. Trajedinin doğasında da bu var: cevapsızlık.
Oyunun karanlık atmosferi içinde Nilay’ın varlığı bir umut mu yoksa bir çatışma mı yaratıyor?
Özge Borak:
Bence umut getiriyor. Çünkü görülmemesine rağmen sürekli bir çaba içinde. Bazen küçük şeylerle —bir kutu kurabiye, yaptığı bir pişiyle— bir şeyleri düzeltmeye çalışıyor.
O çaba, o vazgeçmeme hâli bence umudun kendisi.
Seyircinin karakterlerle empati kurduğu anları hissedebiliyor musunuz? Tepkiler nasıl?
Özge Borak:
Tepkiler gerçekten çok farklı. Mesela komedyen bir arkadaşım geldi izlemeye. Oyunda yer yer komik sahneler de var ama finalden çok etkilenmişti. Hatta sahneden sonra duvara dönüp hıçkırarak ağladığını gördüm. Bu tamamen izleyenin yaşanmışlıklarıyla ilgili. O an, o hikâye herkeste başka bir yere dokunuyor.
Ahmet Sami Özbudak:
Şu çok güzel: Oyunun farklı anları farklı insanlara dokunuyor. Bu aslında çok planlanabilecek bir şey değil ama “Tebdil”de bu kendiliğinden oluştu. Boşanma sahnesi, Nilay’ın ayrılık anı ya da o çok yoğun duygusal patlama anları… Herkesin yakalandığı bir yer oluyor. Bu da metnin farklı katmanlarının çalıştığını gösteriyor.
Fehmi Karaarslan:
Bunun sebebi karakterlerin derinliği bence. Her biri tek başına bir monolog çıkarabilecek kadar güçlü yazılmış. Oyunda “tip” yok, herkes bir karakter. Bu da seyircinin o karakterlerin ruhuna çok hızlı temas etmesini sağlıyor. Bu yüzden empati de daha güçlü kuruluyor.
Seyirci oyundan çıkarken ne hissetsin, ne düşünsün istersiniz?
Ahmet Sami Özbudak:
Aslında bunu çok tasarlamadım. Ama yazarken şunu fark ettim: Eğer ben metni yazarken gerçekten duygulanıyorsam, o duygu sahneye de geçiyor. Bu metni yazarken çok duygulandığım anlar oldu. Sanırım seyirciye geçen şey de tam olarak bu: yazım sürecindeki o samimi duyguların karşılığı.
Tebdil sizce en çok neyin dönüşümünü anlatıyor? Bireyin mi, ilişkilerin mi, toplumun mu
Özge Borak:
Bence biraz kısır döngülerin devamını anlatıyor. İstemediğimiz şeylerin sürdürülmesiyle ilgili bir tarafı var. Ama buna rağmen içinde bir umut da taşıyor. O süregelen, istenmeyen döngüyü kırabilme ihtimaline dair bir umut var. Bu yüzden karanlık gibi görünse de tamamen umutsuz bir yerden bakmıyorum.
Ahmet Sami Özbudak:
Ben de umut olduğunu düşünüyorum. Evet, hikâye karanlık bir yerde bitiyor ama yine de bir umut var. Belki de Nilay’ın o finale ihtiyacı vardı. Yeniden başlayabilmesi için o kırılmayı yaşaması gerekiyordu.
Fehmi Karaarslan:
Belki de oyunun kendisi bir yara. Ama aynı zamanda o yaranın şifaya vesile olma ihtimali de var. Az önce söylediğiniz yara ve merhem meselesi gibi. Belki bu final herkes için bir yara açıyor ama o yarayla birlikte bir iyileşme de mümkün oluyor.
Özge Borak:
Mevlânâ’nın dediği gibi: “yaradan sızan ışık”
Türkiye’de tiyatroyu nasıl görüyorsunuz?
Ahmet Sami Özbudak:
Zor bir dönemden geçiyoruz. Seyirciye ulaşmak kolay değil, ciddi bir seyirci sıkıntısı var. Ama buna rağmen iyi ve özenli işler karşılığını buluyor diye düşünüyorum. Ben yazarken hâlâ çok fazla taslak çıkarıyorum. Bu benim için çok önemli. Çünkü seyirci evinden çıkıp geliyor, para harcıyor ama en önemlisi zamanını veriyor. Onu hayal kırıklığına uğratmamak gerekiyor. Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Tabii her zaman istediğiniz gibi olmuyor, bu da çok normal. Ama iyi üretim yapma çabası devam ediyor. Piyasa zor ama üretmeye devam etmek gerekiyor.
Fehmi Karaarslan:
Biz oyuncular bu mesleği gerçekten severek yapıyoruz. Bu yüzden işin içinde her zaman bir “amatör ruh” olduğunu düşünüyorum. Buradaki amatörlük, işi tutkuyla yapmak demek. Gerekirse defalarca denemek, bozmak, yeniden kurmak… Gomidas’ta, oyuna bir gün kala metnin büyük bir bölümünü değiştirdiğimizi hatırlıyorum.
Önemli olan oyunun iyi olması. Ama bir de işin profesyonel tarafı var: satış, görünürlük, piyasa dinamikleri… Bazen bu iki taraf fazla iç içe geçtiğinde, işin özü zarar görebiliyor. Bence tiyatronun zaman zaman o amatör ruhu hatırlaması gerekiyor. Daha az “paket”, daha çok içtenlik ve arayış…
Özge Borak:
Kemikleşmiş, sadık bir seyirci kitlesi var ve bu çok değerli. Ama şunu da görüyorum: Gerçekten iyi olan iş, bir şekilde yolunu buluyor.
Bizim oyunda büyük reklam kampanyaları olmadı. Daha çok kulaktan kulağa yayıldı. Seyircinin birbirine önerdiği, taşıdığı bir iş oldu. Bu da çok kıymetli bir şey. Çünkü farklı kesimlerden insanları bir araya getiren bir etki yaratıyor. Bence tiyatronun en güzel taraflarından biri de bu: birleştirici olması.
Künye
Yazan & Yöneten: Ahmet Sami Özbudak
Oyuncular: Burak Üzen, Erkan Akbulut, Fehmi Karaarslan, Gülşah Fırıncıoğlu, Özge Borak, Onur Erdemir
Yapımcı: Murat Temel / 2383yapım
Dramaturg: Sinem Öztürk
Yardımcı Yönetmenler: İris Gürçay, Oğuz Öztekin
Müzik: Çiğdem Erken
Işık Tasarımı: Yasin Gültepe
Hareket Tasarımı: Ekin Bernay
Afiş Tasarım: Aygen İncel
Fotoğraf: Hande Göksan
Işık&Ses Operatörü: Hatice Ataş
Yapım Koordinatörü: Onur Erdemir
Oyun Asistanları: Harun Yener, Mert Lale
Hukuk Danışmanı: Gülcihan Karakoç
Bircan Yorulmaz uzun yıllar ÖDP, sonraki yıllarda HDP'de siyaset yaptı. Kobane davasından yargılandı ve 2 yılı aşkın süre cezaevinde kaldı. Müzik yorumcularının telif hakları üzerine çalıştı.
Bianet ve Gerçek Gündem'de tiyatro üzerine yazılar yazdı, Milliyet Sanat'ta tiyatro üzerine söyleşiler yaptı. Açık Radyo ve Apaçık Radyo'da kendisinin hazırlayıp sunduğu, tiyatrocularla söyleşiler yaptığı Kulis Sesleri adı programı var. Kısa Dalga Medya'da tiyatro üzerine yazılar yazıyor. Ayrıca sinema ve ahşap oymacılığı ile ilgileniyor.