BİRCAN YORULMAZ

BİRCAN YORULMAZ

Bir aile hikâyesi: Ortada kocaman bir fil var, herkes görüyor ama susuyor

BİRCAN YORULMAZ

Kulis Seslerinde bu hafta Asmalı Sahne tarafından sahnelenen Hepimiz Sustuğumuz Yerden Yaralıyızın yönetmeni Tuğçe Tanış ve oyuncuları Dilek Uluer, Can Yılmaz, Ezgi Yılmaz ve Güneş Sayınla sohbet ettik.

Tuğçe Tanış, “Metin aslında bir aile içinde konuşulmayan şeylerin nasıl büyüyüp yaraya dönüştüğünü anlatıyor. Bir fil var ortada ve herkes onu görüyor ama yok sayıyor. Tam da o yok sayma hali herkesi yaralıyor” dedi.

Hepimiz Sustuğumuz Yerden Yaralıyız ne anlatıyor?

Tuğçe Tanış:
Hepimiz Sustuğumuz Yerden Yaralıyız, bir ailenin içinde asla konuşulmayan, konuşulmadıkça da büyüyen şeylerin nasıl tahribatlara ve yaralara yol açtığını anlatan bir oyun. Spoiler vermemek için biraz böyle genel anlatıyorum.

Aslında bizim hayatımızda da böyle şeyler var. Hepimiz belki oturup açık açık konuşsak, çocukluğumuzdan başlayarak o konuşulmayan, fark edilip ama görmezden gelinen şeylerin ne kadar yara açtığını fark ederiz. Kim nerede nasıl yaralanmış, bunu tam olarak bilmeyiz ama izleri var.

Yani ortada kocaman bir fil var ve herkes ona bakıyor ama yokmuş gibi davranıyor. Bu da aslında herkesi yaralıyor. Evin annesini de Hatta ondaki daha zor olan durum, bence yaralanmamış gibi hissediyor olması. Bu da aslında ne kadar derin yaralar taşıdığını gösteriyor. Zeynep karakteri üzerinden bunu daha çok görüyorum.

Proje nasıl ilerledi?

Tuğçe Tanış:
Bu metin, GalataPerformun Yeni Metin Yeni Tiyatro Festivali kapsamında ortaya çıkan metinlerden biriydi. İlk başta bir okuma tiyatrosu olarak sahnelenecekti. Oyuncu arkadaşlarımdan rica ettim, beni kırmadılar. Asmalı Sahnede bir günlük, yarı sahnelenmiş bir okuma yaptık. Daha çok bir mizansenli okuma gibiydi.

Ama o gün seyircinin tepkisi çok güçlüydü. İnsanlar ayağa kalktı, çok beğendi. Biz de kendi aramızda bu oyunu yapmalıyız dedik. Sonrasında Asmalı Sahnenin de talebiyle süreç hızlıca gelişti ve oyun sahneye çıktı.

Karakterlerinizi anlatır mısınız? Kimsiniz, nasıl karakterlersiniz?

Ezgi Yılmaz:
Spoiler vermemek için ben anlatmayayım.

Dilek Uluer:
Zeynep, kocasına ve çocuklarına bağlı bir kadın. Her şeyden önce oldukça ataerkil bir yapısı var. Yönetmenimizin de söylediği gibi, yaşadığı her yokluğu, her boşluğu normalmiş gibi görüp içine atan ve hayatını çocuklarıyla hemhal olarak sürdüren biri. Ama tabii ki hem geçmişte hem bugün, toplumda kabul görmeyen bir durum LGBT meselesi onun için çok büyük bir yara. Diğer çocukları onun için daha “özel; Ümitle kurduğu ilişki ise daha farklı bir yerde duruyor.

Kocasından, hayatından, beklentilerinden kaynaklı pek çok sancısı var. Acılı bir kadın. Ve aslında kendi suskunluğunun içinde, o suskunlukla bir mücadele veriyor.

Can Yılmaz:
Ben evin çocuğuyum. Annesinin çocuğuyum ve onu çok seven biriyim. Geçmişimle bugünkü halim arasında sıkışmış, ne yapacağını bilemeyen bir karakterim aslında. Annesinin yanında olmak isteyen, onun sevgisini arayan ve onunla birlikte var olmaya çalışan biriyim. Ama aynı zamanda kendi hayallerim ve sevdiğim kadınla birlikte olabilmek için de çabalıyorum.

Bu anlamda karakterin sürekli bir var olma mücadelesi var. Geçmişte de hep kendini var etmeye çalışmış, şimdi de hâlâ bunu sürdürüyor.

Güneş Sayın:
Ben evin çocuğunun sevdiği kadını oynuyorum; müstakbel nişanlısı diyebiliriz. Şebnem karakteri radyocu ve bu vesileyle tanışıyorlar zaten. Aslında spoiler vermemek zor ama şunu söyleyebilirim: Oyunda da, karakterlerde de gerçek sürekli su yüzüne çıkıyor. Biz de o gerçekle nasıl baş ettiklerini izliyoruz. Şebnem de kendi hayatında bir noktada gerçekle yüzleşmiş ve onunla baş etmiş biri. Bu eve geldiğinde, hiçbir şeyin konuşulmadığı — hatta konuşulmaması için çaba gösterilen bir ortama giriyor. Ama gece ilerledikçe, aslında her şeyin konuşulduğu bir yere dönüşmesine tanıklık ediyor.

oyun-foto

Metinde çok güçlü bir suskunluk mirası” var. Bunu sahnede nasıl görünür kıldınız?

Tuğçe Tanış:
Aslında metnin ritmi ve yazım biçimi zaten rejiyi bir yere doğru götürüyor. Ama ben özellikle bazı sahnelerde mesela yemek sahnesinde uzun sessizlikler olmasını özellikle istedim. Çünkü orada şöyle bir durum var: Bir sürü mesele var ama herkes yemek yiyor ve sanki hiçbir şey yokmuş gibi davranıyor. O sessizlikler çok şey söylüyor.

Ya da çok büyük bir konu ortaya atılıyor ama kimse nasıl cevap vereceğini bilmiyor ve susuyor. Özellikle Zeynep karakterinin, gelen her şeyi ya düzeltmeye çalışması ya da hiç yokmuş gibi davranması… Reji olarak şunu tercih ettim: Gerçekten susulsun. O sessizlik sahnede var olsun.

Metin birebir mi uyarlandı?

Tuğçe Tanış:
Metin büyük ölçüde birebir. Ama bazı değişiklikler yaptık. Mesela Ezginin oynadığı karakter metinde yoktu. Yazar aslında Ümit karakterini daha farklı bir şekilde kurgulamıştı; kafasında başka bir temsil vardı. Ben özellikle Can’ın oynamasını, yani karakterin bir erkek tarafından canlandırılmasını istedim. Çünkü aslında metinde bu karakter bir kadın olarak yazılmıştı. Dolayısıyla burada bir dönüşüm oldu. Ezginin karakteri de aslında bu karmaşayı güçlendiren, onu daha görünür kılan bir figür haline geldi.

Karakteriniz geçmişle bugün arasında sıkışmış bir yerde duruyor. Bu çatışmayı nasıl kurdunuz?

Can Yılmaz:
Aslında hepimizin hayatında buna benzer şeyler var. Ailelerimizle yaşadığımız, konuşamadığımız, içimizde tuttuğumuz durumlar Zaten bu oyunda en çok aldığımız geri bildirimlerden biri de bu: Herkes kendi ailesinden bir şey buluyor. Aile içindeki susmalar, birbirine rağmen var olma çabaları… Bunlar herkesin başına gelebilecek şeyler.

Ben de karaktere yaklaşırken kendi yaşadıklarımdan ve çevremde gördüğüm şeylerden yola çıktım. Geçmişimde benim de üstünü kapattığım, sonra tekrar açılan meseleler oldu. O yüzden karakterle empati kurmak benim için zor olmadı.

Oyunda Zeynep karakterinin Alzheimer meselesi var. Bunu bir hastalık mı yoksa dramaturjik bir araç olarak mı ele aldınız?

Tuğçe Tanış:
Olmasa olmazdı. Metinde de zaten bu hastalık var. Ama bizim için sadece bir hastalık değil, dramaturjik olarak da çok önemli bir yer tutuyor. Hatta biz Alzheimer meselesi üzerine çok konuştuk. Ezginin karakterini de yerleştirirken buradan beslendim. Çünkü Alzheimer, zihinsel sıçramalara izin veriyor. Gerçekle hayal arasında geçişler mümkün oluyor. Bu da sahnede bazı şeyleri kurmayı mümkün kılıyor. Eğer Zeynep sağlıklı bir karakter olsaydı, bu akşam yemeği sahnesi bu şekilde var olamazdı. Karakterlerin bir araya geliş biçimi de bu kadar mümkün olmazdı.

Bir yandan da şöyle bir tarafı var: Bu durum, karakter için acı verici ama aynı zamanda tuhaf bir konfor alanı da yaratıyor. Belki hayatı boyunca görmediği bir yakınlığı, Alzheimer hâlindeyken deneyimliyor. Bu da çok çarpıcı bir durum. O yüzden bu hastalık karakter için çok belirleyici.

Dilek Uluer:
Alzheimerlı bir karakteri oynamak duygusal olarak çok zor. Benim ailemde böyle bir durum yoktu ama çocukken babaannem için bunadı” denirdi. Bu oyun sayesinde aslında onun Alzheimer olabileceğini fark ettim. Bu benim için ciddi bir farkındalık oldu.

Rolü hazırlarken Göztepede bir bakım evinde zaman geçirdim. Bir hafta boyunca, sabahtan akşama kadar oradaydım. Orada gördüğüm şeyler beni çok etkiledi. İnsanların hafızası gidip geliyor; bazı şeyleri unutuyorlar ama bazı şeyler kalıyor. Bu gözlemler benim için çok belirleyici oldu. Böyle bir karaktere hayat verebilmek benim için çok kıymetliydi. Ne kadarını aktarabildim bilmiyorum ama bu deneyim benim için çok önemliydi.

Anne figürüyle o akşam kurulan ilişki sizce bir hesaplaşma mı, yoksa yinelenen bir zaman mı?

Tuğçe Tanış:
Bence aslında birçok açıdan yinelenen bir akşam. Yani o evde zaten tekrar eden, döngüsel bir yapı var. Ama Şebnemin varlığı bu tekrarın içine bir yüzleşme ihtimalini sokuyor. Özellikle o albümün masaya gelmesiyle birlikte Hatta Şebnem de başta rahatsız etmesin, tetiklemesin diye düşünüyor ama tam tersine, gerçekten tetikliyor. Çünkü geçmişle yüzleşme o fotoğraflar üzerinden açılıyor. Şebnemin orada olması, tekrar eden birçok şeyin ilk kez açık açık konuşulmasına, bir yüzleşmeye dönüşmesine neden oluyor. O yüzden hem tekrar var hem de o tekrarın kırıldığı bir an diyebilirim.

Sizin karakterinizin bir sesi var mı? Yoksa o da suskunluk zincirinin bir parçası mı?

Güneş Sayın:
Ben Şebnemin aslında sesini bulmaya çalışan bir karakter olduğunu düşünüyorum. Mesleği de bununla ilgili zaten sesi olan, sesini kullanan biri. Kendi doğruları olan, adil olmaya çalışan ve mümkün olduğunca kendi ideolojisine göre yaşamaya çalışan bir kadın. Dışarıdan zorlanıyor ama buna rağmen kendi çizgisini korumaya çalışıyor.

Ama bu gece içinde o da bazı anlarda susuyor aslında. Belki susmuyor ama çarpıtıyor, şakayla geçiştiriyor ya da her şey yolunda gitsin telaşıyla bazı şeylerin üstünü örtüyor. Gecenin ilerleyen anlarında ise bu durum değişiyor. O da geçmişte sustuğu şeylerle yüzleşmeye başlıyor. Aslında fırsatını bulsa daha çok şey söyleyecek, daha çok haykıracak bir noktaya geliyor.

Oyunun duygusal denkleminde karakteriniz denge mi kuruyor, yoksa kırılmayı mı büyütüyor?

Güneş Sayın:
Aslında denge kurmaya çalışıyor. Çünkü ortada zaten dengesiz bir durum var. Ama o dengeyi kurmaya çalışırken ister istemez kırılmaları da büyütüyor. Çünkü mevcut düzen zaten problemli ve kolay kolay değişmiyor. Günün sonunda yine bir döngüye dönülüyor. Şebnemin orada kalıp kalmayacağı, bu yapının içine dahil olup olmayacağı da aslında o anlarda şekilleniyor. Bunlar karakterin belki çok bilinçli sormadığı ama içten içe yaşadığı sorular.

afis

Oynarken karakterlerinizi savunuyor musunuz, yoksa mesafe mi koyuyorsunuz?

Can Yılmaz:
Ben kesinlikle savunuyorum.

Dilek Uluer:
Ben karakterimi savunmuyorum. Zaten sevdiğim bir karakter de değil açıkçası. Oyunu kurarken şöyle bir yol buldum: Zeynepi oynarken aslında yazarın annesine yöneltiyorum duygularımı. Öfkemi, kızgınlığımı, hatta nefretimi Sanki onunla konuşuyormuşum gibi. Bu benim için bir çıkış yolu oldu. Çünkü o duyguyu bir yere yönlendirmem gerekiyordu. Böylece karakterin içindeki o sertliği, o bastırılmışlığı daha net çıkarabildim.

Bu hikâyede en büyük suskunluk kime ait?

Ezgi Yılmaz:
Aslında şunu söyleyebilirim. Spoiler vermeden de sık sık arkadaşlarıma ya da oyuna davet ettiğim insanlara söylediğim bir şey var. Bence bu oyun tek bir karakterin hikâyesi değil. Her karakterin ayrı bir mağduriyeti, ayrı bir meselesi var. Bunu sadece queer bir hikâye olarak, ya da sadece kadın hikâyesi olarak, ya da sadece bir Alzheimer hikâyesi olarak da tanımlamak zor.

Bunların hepsinden oluşan bir bütün var. Ve bence en önemli tarafı şu: Oyunun sonunda hiçbir karaktere tamamen kızamıyoruz ama tamamen hak da veremiyoruz. Bence iyi işlerde, iyi filmlerde ve iz bırakan hikâyelerde bu olur. Aynı anda hem empati hem de öfke duyabiliyorsak, orada bir şey çalışıyordur. Bu yüzden ben hepsi eşit demek istiyorum.

Bu suskunluk bitiyor mu?

Can Yılmaz:
Bence bitmiyor. Hatta zamanla azalmak yerine artıyor, sonra daha da büyüyüp tekrar susuluyor.

Tuğçe Tanış:
Burada tek bir kişinin konuşmasıyla bu suskunluk bozulmaz. Çünkü bu, tek taraflı bir mesele değil.

Aslında bu suskunluğu kırabilecek olan şey, herkesin içinde olduğu o yapının kendisi. Özellikle baba ve Ersin karakterleri burada çok belirleyici. Çünkü onlar da aslında Ümitin yanında ama bir yandan da susmuş durumdalar. Anne reddediyor, zaten bunu açıkça görüyoruz. Ama baba tarafında da bir yanında olma hali var. Yani herkesin içinde bir suskunluk var. Bence en büyük suskunluk da tam olarak bu: herkesin birlikte sustuğu yer.

Seyirci tepkileri nasıl? Bazı şeyler son ana kadar anlaşılmıyor. Nasıl geri dönüşler alıyorsunuz?

Tuğçe Tanış:
Şimdiye kadar çok güzel tepkiler aldık. Hatta beni en çok şaşırtan şeylerden biri şu oldu: Oyunu anlamadan” çıkan ama çok etkilenen seyirciler vardı. Özellikle daha büyük yaştaki seyirciler teyzeler, amcalar diyeyim — çok duygusal bir yerden yaklaşıyorlar. Ağlayanlar oluyor. Bu beni şaşırtmıştı çünkü bazıları hikâyeyi tam anlamıyla çözmemiş olsa bile, anne-oğul ilişkisi ya da o yüzleşme anları onlara çok dokunuyor.

Benim asıl istediğim şeylerden biri de şu: Normal nedir, doğru nedir? sorusunu seyircinin kendine sormasıydı. Çünkü hikâye bir noktaya kadar izleyiciyi rahat bir yerden götürüyor. Her şey klasik bir aile hikâyesi gibi ilerlerken bir anda başka bir yere dönüyor. Ve o noktada şu soru kalıyor: Peki bu hikâyede aslında ne vardı? Ne normaldi, ne değildi?

Oyunun seyircide ne bırakmasını istiyorsunuz? Bir yüzleşme mi, rahatsızlık mı, empati mi?

Tuğçe Tanış:
Benim için en önemli şey, seyircinin önce konuyla ilgili bilgi edinmesi. Yani anlamaya çalışması. Empati tabii ki önemli ama bundan önce bir bilgi meselesi var. Çünkü burada çok ciddi bir konu var. Trans meselesinden bahsediyoruz ve bu insanlar bu dünyada varlar. Aileleri var, anneleri, babaları, çocukları var.

Ama toplumda çoğu zaman yanlış bir yerden, sapkınlık ya da hastalık gibi tanımlarla konuşuluyor. Oysa bu bilimsel bir mesele ve böyle ele alınması gerekiyor. İnsanlar bunu anlamaya çalışmalı, araştırmalı, gerekirse uzmanlardan dinlemeli. Kimse keyfi olarak cinsiyet değiştirme kararı vermez; bu çok ağır bir süreç. Dolayısıyla benim için en önemli şey, en azından birkaç kişinin bile bir dakika, bu konu neymiş? diye merak etmesi. Bu bile yeterli olur benim için.

Can Yılmaz:
Benim için en önemli şey, bunun tamamen insani bir mesele olduğunun görülmesi. Kadın, erkek, anne, baba, çocuk Bu ayrımların ötesinde aslında hepimiz aynı noktadayız. Hangi cinsiyet, hangi kimlik olursa olsun, bu hikâye insan olma hâlini anlatıyor.

Güneş Sayın:
Ben de ilişkilenme biçimlerine bakıldığında, normal dediğimiz şeylerin aslında çoğu zaman daha sorunlu, daha dengesiz olabildiğini düşünüyorum. Bazen toplumun kabul ettiği düzen, dışarıdan anormal gibi görülen durumdan daha kırılgan olabiliyor. Oyunda da bu çok güçlü: duygusal olarak sürüklerken bir yandan da zihinsel olarak sürekli bir dakika, bu gerçekten doğru mu? sorusunu sorduruyor.

Tuğçe Tanış:
Mesela oyunda benim çok sevdiğim bir an var. Ümit aşık oldum diyor, anne de bu mu aşk? diye soruyor. Orada aslında sadece bir ilişkiyi değil, toplumsal normları da konuşuyoruz:
Evlendin mi?, “Çocuğun var mı?, Neden evlenmedin?, Neden boşandın? Bunlar aslında masum sorular değil; çok ciddi bir baskı ve şiddet biçimi. İnsanların özel alanına sürekli müdahale eden bir dil var. Birileri bir doğru belirlemiş ve herkesin ona uymasını bekliyor. Bu çok ağır bir şey. Ama ben yine de inanıyorum; özellikle yeni kuşaklarla birlikte bunun değişeceğini düşünüyorum.

Can Yılmaz:
Evet, ben de değiştiğini görmeye başladım zaten. Özellikle gençlerde çok daha farklı bir bakış var.

Güneş Sayın:
Bence de. Zaten bunun için mücadele ediliyor. Değişecek.

Künye
Yazar: Deniz Bulut
Yönetmen: Tuğçe Tanış
Oynayanlar: Güneş Sayın, Dilek Uluer, Can Yılmaz
Yardımcı Yönetmen: Pelin Koçak
Işık Tasarımı: Muharrem Uğurlu
Koreograf: Serap Üsküplü
Reji Asistanı: Seda Keleş İnangu
Fotoğrafçı: Volkan Erkan
Işık Operatörü / Ses & Efekt Operatörü: Emre Wolf
Asmalı Sahne

Önceki ve Sonraki Yazılar
BİRCAN YORULMAZ Arşivi