BİRCAN YORULMAZ
Ruhlar, bedenler ve ritim: Güneş’in Oğlu’nun sahnedeki hayatı
BİRCAN YORULMAZ
Kulis Sesleri’nde bu hafta “Güneş'in Oğlu” oyununun yönetmeni Nagihan Gürkan ile oyuncuları Deniz Celiloğlu ve Beyti Engin’i ağırlıyoruz.
Nagihan Gürkan: “Seyircinin ‘Ben bunu filmde izledim’ dememesi için bu metni mutlaka teatral bir dile dönüştürmemiz gerekiyordu. O dili yakaladığımız an her şey yerine oturdu. Çünkü bu hikâye ancak sahnede, şimdi ve burada gerçek anlamını bulabiliyor.”
Deniz Celiloğlu: “Sahnede bazen rol arkadaşım benim için hayattaki tek varlık hâline geliyor. Gözünün içine bakıyorum, bedenini dinliyorum, verdiği sinyalleri anlamaya çalışıyorum. O an tamamen orada, birlikte var oluyoruz.”
Beyti Engin: “Bence seyirci artık biraz da “deneyimlemek” istiyor. Yani sadece anlamanın ötesinde, bir alışverişin parçası olduğunu hissetmek…”

Güneş'in Oğlu”nun hikâyesini, karakterleriniz üzerinden anlatır mısınız?
Nagihan Gürkan:
Onur Ünlü’nün Güneşin Oğlu filminden sahneye uyarladığımız bir metin bu.
Beyti Engin:
Ben Fikri Şemsigil karakterini oynuyorum. Oyunun ana karakteri; her şey onun başına geliyor. Aslında oyun, Onur’un da dediği gibi fantastik bir “mavra”. Fikri Şemsigil, hayatında değiştirmek isteyip de bir türlü değiştiremediği şeylerden şikâyet ederken, kendini bedenler arasında dolaştığı bir hikâyenin içinde buluyor.
Oyun boyunca hikâyeyi sürekli Fikri Şemsigil’den dinliyoruz. Ancak o farklı bedenlerde olduğu için, bu anlatıyı farklı oyuncular aracılığıyla izliyoruz. Filmini izlediğimde de benim için çok keyifliydi; sahneye taşınması gerektiğini düşündüğüm bir işti. Özellikle Deniz’in şu an oynadığı tirat, ilk izlediğimde bile bana tiyatro için yazılmış gibi gelmişti. Bu yüzden “Güneş’in Oğlu”nun oyunlaştırıldığını duyduğumda hiç şaşırmadım. Bizim için de son derece eğlenceli ve keyifli bir süreç oldu.
Deniz Bey’le daha önce birlikte oynamışsınız.
Beyti Engin:
Evet, birlikte oynadık; okuldan da arkadaşız. Bu yüzden Deniz’le birlikte bir şeyler üretmenin tadını biliyorum. Aynı zamanda bu projede ekip olarak hep birlikte bir şey yaratmanın ayrı bir keyfi vardı. Bu da hepimiz için çok güzel bir deneyim oldu.
Deniz Celiloğlu:
“Bu oyun ne anlatıyor?” sorusu beni biraz düşündürüyor. Bu tür sorulara hemen ve kolay cevap veremiyorum. Bana birden “Senin hayatın ne anlatıyor?” diye sorsanız da aynı şekilde zorlanırım. Çünkü hâlâ içindeyim; devam ediyor. Sürekli değişiyor ya da ben ona farklı açılardan bakıyorum.
Sanırım sahnede olmanın en sevdiğim taraflarından biri de bu. Eğer bir oyuncunun, oyunun ne anlattığına ya da derdine tamamen hâkim olmama gibi bir özgürlüğü varsa, bunu —küçücük de olsa— kullanmak hoşuma gidiyor. Bu soru daha çok yazara ya da yönetmene, yani o dünyayı kuran kişiye ait gibi geliyor. Bunun da eğlenceli bir tarafı var: O dünyayı kuran sensin ama ben oyuncusuyum; o dünyanın yerlisi değilim, demek istiyorum bazen. (Gülüşmeler)
Sizin oynadığınız karakter ne yapıyor peki? Ona hâkim misiniz?
Deniz Celiloğlu:
Güzel bir soru. Açıkçası, karakterlerin ne yaptıklarına ya da nasıl davrandıklarına kendilerinin de tam anlamıyla hâkim olduklarına inanmam. Tam tersine, karakterimle ilgili bir belirsizlik, bir muğlaklık; tam çözemediğim, bilmediğim bir şeyin kalması beni daha iyi hissettiriyor.
Her oyuncunun bir role, metne ya da rejiye —yani o tasarıya, fikre— nasıl yaklaştığı da çok değişken. Bununla ilgili bazı genel kabullerden söz edebiliriz ama günün sonunda herkesin bunu nasıl bir çerçeveye oturttuğu bambaşka oluyor. Yıllar içinde şunu gördüm: Herkes aynı metinden aynı şeyi anlamıyor. Tıpkı hayatta olduğu gibi.
Nagihan Gürkan:
Deniz’in oyunda “ruhunu bedenine hapsetmek” üzerine bir repliği var. Ben oyunu biraz da o replik üzerinden okuyorum. Zaten hikâye de ruhların beden değiştirmesi üzerine kurulu.
Anlamsal olarak Fikri Şemsigil’in farklı bedenlerin ve hayatların içinde dolaştığını görüyoruz. Bu süreçte belki günlük hayatta fark etmeden geçtiği pek çok insanın yaşamına dahil oluyor; onların deneyimlerinin içine giriyor. Böylece hem bambaşka deneyimlerle karşılaşıyor hem de kendi önyargıları ve ezberleriyle yüzleşiyor. Benim metinde en çok kurcalamayı sevdiği yer de burası. İzlerken de en çok burayı takip etmekten keyif alıyorum. Gerçekten de metinde, “ruhunu bedenine hapsetme” meselesinin çok güçlü bir şekilde karşılık bulduğunu düşünüyorum.
Bir filmi sahneye taşıma süreci nasıl gelişti?
Nagihan Gürkan:
Sanırım süreç şöyle başladı: Yağmur ve Onur daha önce de birlikte çalışmışlar. Bildiğim kadarıyla Onur bu projeyi sahneye taşımak istemiş ve sonrasında Yağmur’la bir araya gelmişler.
Bu hikâyenin film hâlini de izlemiştim ama sahne versiyonunun çok daha anlaşılır ve etkileyici olduğunu düşünüyorum. Biraz “dolantı komedisi” diyebileceğimiz bir yapısı var. Ruhun sürekli beden değiştirmesi ve aynı karakterin farklı oyuncular üzerinden devam etmesi, sahnede çok daha güçlü bir etki yaratıyor.
Bir de oyunda “Hamiyet Hanım” üzerinden kurulan bir paradoks var. Onun sahnedeki tekrarlanma biçiminin ne kadar teatral olduğunu fark ediyorum. Filmde bu kadar komik gelmeyen anlar, sahnede seyirciyle birlikte bambaşka bir enerji yakalıyor. Genelde oyunu seyircinin arasından izliyorum; Hamiyet Hanım sahneye her çıktığında insanların birbirini dürtüp “Bak, şimdi ne olacak?” diye heyecanlandığını görmek çok keyifli.
Gerçekten metnin çok güçlü bir tiyatro damarı var. Özellikle karakterlerin sürekli değişmesi meselesi, sahnede çok daha matrak ve etkileyici bir hâl alıyor. Muhtemelen Onur da bu metnin sahnede çok iyi işleyeceğini düşündü ve böyle bir adım atıldı. Sonrasında ben dahil oldum, ardından oyuncular katıldı ve süreç bu şekilde ilerledi.
Bir sinema filmini sahneye taşırken, hem reji hem de oyuncular açısından ne tür zorluklar yaşadınız?
Beyti Engin:
Benim açımdan süreç oldukça rahattı. Filmde Köksal abinin (Engür) daha çok tirat olarak söylediği ve stüdyoda seslendirdiği bölümleri ben sahnede oynuyorum. Bu yüzden izleyip kafamı karıştıran bir durum olmadı açıkçası.
Ama diğer roller için durum daha zordu tabii. İbrahim, Deniz gibi oyuncuların; Bülent Emin Yarar ve Haluk Bilginer gibi çok güçlü oyuncuların canlandırdığı karakterleri sahneye taşımaları kolay değil. Ama şöyle düşünüyorum: Ben de öyle bir durumla karşılaşsaydım ne yapardım? Muhtemelen onların yaptığı gibi yapardım. Sonuçta metne döndüğünüzde karakter size zaten çok fazla veri sunuyor. O verileri toplayıp bir şey inşa etmeye başladığınızda, karakter sizin bedeninizde ister istemez başka bir forma bürünüyor. Oyuncuların ortaya koyduğu şeyler o kadar özgün ve güçlü oldu ki biz izlerken hiç “Burada Haluk abi mi var, burada Bülent Hoca’ya mı yaklaşıyoruz?” gibi bir hisse kapılmadık. Çünkü herkes bambaşka bir şey yapıyor.
Nagihan Gürkan:
Gerçekten çok “biricik” bir iş oldu. Oyuncular kendi içlerinde bu süreci nasıl yaşadılar bilmiyorum ama reji tarafında benim ciddi bir kaygım vardı. Çünkü seyircinin “Ben bunu zaten filmde izledim, neden tekrar izliyorum?” dememesi için, bu hikâyeyi mutlaka teatral bir dile dönüştürmemiz gerekiyordu. Üstelik metin de kolay değil. Çok kısa sahneler var; bazen iki-üç repliklik bölümler. Sürekli mekân değişimi söz konusu. Bizim kırılma noktamız, Onur’la prova sürecinden önce metin üzerinde çalışmaya başlamamız oldu. Onur’un kafasında zaten bir çerçeve vardı. Biz de bunun üzerine çalışırken, dekor değişimlerini oyuncuların yaptığı bir dünya kurma fikrinde ortaklaştık.
Bu karar bizi inanılmaz derecede harekete geçirdi. Çünkü bu, tamamen tiyatroya özgü, son derece teatral bir yaklaşım. Başka bir yerde olamaz; sadece sahnede, “şimdi ve burada” gerçekleşebilir. Bu dili yakaladığımız an “Tamam, buradan yürür” dediğimiz bir gün oldu. Ondan sonra her şey çok daha akıcı ilerledi.
Beyti Engin:
Bir de Cem’in dahil olmasıyla o dünya bambaşka bir yere taşındı. Işık tasarımıyla birlikte…
Nagihan Gürkan:
Evet, Barış’ın dekoru, Cem’in ışığı… Hepsi bir araya gelince gerçekten sahneye ait çok güçlü bir dil kuruldu. Zaten ekip olarak da çok uyumluyduk. Beyti’nin dediği çok doğru; çok tatlı bir ekip olduk. Biz kendi aramızda bunu şöyle tarif ediyorduk: Sahnede herkesin birbirine alan açtığı, birinin çıkıp diğerinin girdiği, birbirine pas attığı bir yapı vardı.
Beyti Engin:
Adeta bir kumpanyaya dönüştük.
Nagihan Gürkan:
Evet, tam anlamıyla bir kumpanyaydı. Ve bu da sadece sahnede mümkün olan bir şey. İzlemesi de çok keyifli. Sürecin sonunda “İyi ki bunu tiyatro sahnesinde yapıyoruz” dediğimiz noktaya geldik.
Ama başta bu gerçekten kaygı vericiydi. Eğer o dili doğru kuramasaydık, seyirci çok rahatlıkla “Bunun zaten filmi var, ben neden bunu burada izliyorum?” diyebilirdi.
Deniz Celiloğlu:
Ben biraz da yönetmen gözüyle düşünmeyi sevdiğim için, “Bir film sahneye nasıl uyarlanır?” sorusunu süreç boyunca merak ettim. Daha en başından, hatta işin içindeyken bile “Acaba nereleri zorlayıcıdır?” diye hem oyuncu hem de uyarlamayı yapanlar açısından bakmaya çalıştım.
Bu konuda Onur’un söylediği bir şey dikkatimi özellikle keskinleştirdi. “Tiyatroda kurgu yok,” demişti. “İstediğim yerde ‘cut’ deyip kesemiyorum.” Bu aslında en temel fark.

Tiyatro tam da bu değil mi?
Deniz Celiloğlu:
Evet, gerçekten de tam olarak bu. Ben hem sinemayı hem tiyatroyu sevdiğim için, ikisinin de kendine özgü avantajları ve dezavantajları olduğunu düşünüyorum. Ama Güneş’in Oğlu özelinde bu iki alanın kesiştiği bir yer var. Bu yüzden prova sürecinde zaman zaman içimden “Ah, burası sinema olsaydı ne iyi olurdu” dediğim anlar da oldu, “Bak burası da tiyatroda çok daha iyi işliyor” dediğim yerler de…
Kendi oynadığım Kurban Murat karakterinin, sinemaya kıyasla tiyatroda —özellikle tiyatronun araçlarıyla— oyuncuya çok daha fazla alan açtığını hissettim. Zaten filmi izlerken de bunu fark etmiştim. Hatta bir noktada şunu düşünüyorsunuz: “Bu aslında tiyatro ritmine sahip bir metin, burada neden film tercih edilmiş?” Bu da benim için heyecan vericiydi. Proje geldiğinde hemen filmi açıp izledim ve “Bundan sahnede daha iyisini yapabiliriz” diye düşündüm. Çünkü tiyatronun ritmi çok canlı, çok organik. Oyunun temposu ve yapısı da buna çok uygun.
Tiyatroda her şey kesintisiz yaşanıyor. Kurgu yok, müdahale yok. Yönetmenin zihnindeki kesme tercihlerinden de bir anlamda özgürleşiyorsunuz. Seyirci olarak her şeyi daha doğrudan, daha “anlık” deneyimliyorsunuz. Ama bütün bunlar, muhtemelen Onur için bir kabus olmuştur (Gülüşmeler)
Filmin metni aynen mi kullanıldı?
Beyti Engin:
Yüzde 95 oranında orijinal metin diyebiliriz. Elbette çok küçük müdahaleler ya da kısaltmalar yapılmıştır. Belki eskimiş bazı ifadeler düzeltilmiş ya da sahnede işlemeyen, fazla gelen cümleler budanmıştır. Ama genel anlamda çok büyük bir değişiklik yok.
Nagihan Gürkan:
Metnin şöyle bir özelliği var: “Biraz kısaltalım mı?” diye başına oturduk ama Onur metni o kadar sıkı örmüş ki, içinden bir şey çekmek neredeyse imkânsız. Gerçekten hiçbir şeyi çıkarmaya kıyamıyorsunuz.
Deniz Celiloğlu:
Hatta bırakın bir şey çıkarmayı, bir cümleyi ya da tek bir kelimeyi bile değiştiremiyorsunuz. Monologları, diyalogları, hatta ritmini ve müziğini bile o kadar iyi kurmuş ki hiçbir kelime fazlalık değil. Biz sahnede ezber yaparken de bunu çok net hissediyoruz. Diyelim ki bir kelimeyi unuttunuz ya da değiştirdiniz; bir anda her şey bozuluyor. Ritmi gidiyor, müziği dağılıyor. Bu anlamda çok başarılı bir metin kurduğunu düşünüyorum.
Doğaçlama imkânı var mıydı?
Deniz Celiloğlu:
Var, tabii ki var. Metnin kendisi zaten çok geçirgen. Karakterler, başlarına gelenler ve aralarındaki ilişkiler oldukça esnek bir yapı sunuyor.
Bence Onur Ünlü, bizim sokak kültürümüzü; insan ilişkilerini, kadın-erkek dinamiklerini, erkekler arasındaki ilişkileri çok iyi gözlemleyen biri. Ve bunları sahne diyaloglarına çok yoğun ve öz bir şekilde aktarabiliyor. Kısa bir sahnede bile hem bilgi alıyorsunuz, hem duygu, hem karaktere dair bir şey öğreniyorsunuz, hem de hikâye ilerliyor. Bu kadar sağlam bir yapı kurmasına rağmen, oyuncuya nefes alacak alan da bırakıyor. Yani o muntazam yapının içinde, oyuncunun kendi yorumunu katabileceği boşluklar da var. Açıkçası bunları konuştukça Onur’un ne kadar başarılı bir iş çıkardığını daha iyi fark ediyorum. Hakkını teslim etmek lazım.
Beyti Engin:
Onur aynı zamanda çok iyi bir edebiyatçı. Metindeki söyleyiş biçimlerini muhtemelen zihninde defalarca döndürerek yazıyor. O yüzden bir kelimeyi değiştirseniz ya da cümlenin yerini oynatsanız, sanki bütün anlam bozuluyormuş gibi hissediyorsunuz. Bu bir yandan çok keyifli; çünkü o cümleleri o şekilde akıtmak gerçekten zevkli. Ama diğer yandan Onur, “Neden değiştirdiniz?” diye müdahale eden biri de değil. O anlamda oldukça açık. Yine de dönüp dolaşıp bakıyorsunuz ki, en doğru hâli zaten onun yazdığı hâli oluyor.
Yönetmen olarak bu kadar güçlü ve kalabalık bir kadroyla çalışmanın ne gibi zorlukları oldu?
Nagihan Gürkan:
En büyük zorluk zamandı. Herkesin programı çok yoğundu. Türkiye tiyatro koşullarında kimseye “İki ayınızı tamamen bu işe ayırın, başka bir şey yapmayın” diyemiyorsunuz. Diyebilsek keşke ama mümkün olmuyor. Bu yüzden bir şekilde programları uyumlamak zorundaydık.
Ama bu sürecin çok güzel bir tarafı da vardı: Ekip içinde ortak bir dil oluşturabildik. Kadroda ilk kez sahneye çıkan oyuncular da vardı, çok deneyimli isimler de… Bu farklılıkların nasıl bir araya geleceği, prova sürecine başlamadan önce benim en çok düşündüğüm konuydu. Bu yüzden oldukça keyifli ve “oyun alanını” açık tutan bir prova dönemi geçirdiğimizi düşünüyorum. Oyuncuların birlikte üretme motivasyonunu besleyen bir ortam kurmaya çalıştık. Hatta zaman zaman bunu sosyal medyada da paylaşıyorlardı; prova süreci gerçekten oyun oynar gibi ilerledi.
Bizi ekip yapan şey de tam olarak bu oldu. Deneyim farkları zamanla ortadan kalktı. Herkesin birbiriyle kurduğu ilişki eşitlik üzerine oturdu. Bu da çok kıymetliydi. Başta insan ister istemez tedirgin oluyor; böyle güçlü isimlerle çalışırken “Kim nasıl bir enerjiyle gelecek?” diye düşünüyorsunuz. Ama ekip olarak bunu çok sağlıklı bir şekilde dengelediğimizi düşünüyorum.
Absürt mizahın seyirciyle buluşmasına dair “ya tutmazsa” gibi bir kaygınız oldu mu?
Nagihan Gürkan:
Daha önce sahnelediğim Loop (Ebru Nihan Celkan metni) ya da Naz Çağla Irmak’ın oynadığı Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri gibi işler de parçalı yapıları olan, kolay anlaşılan metinler değildi. Güneş’in Oğlu da benzer bir yerde duruyor. Seyircinin izlerken biraz aktif olması, oyunla birlikte düşünmesi gerekiyor. Mesela 11 yaşındaki yeğenim oyunu izledikten sonra “Anlaması zor ama çok keyifli, çünkü hissedebiliyorum” dedi. Aslında seyirciyle kurmak istediğimiz ilişki de bu.
Ama bir yandan da seyircinin bir kısmı daha “dizi gibi” bir anlatı bekliyor. Başı sonu net, dramatik yapısı belirgin bir hikâye izlemek istiyor. Bu yüzden her oyuna başlarken “Acaba bu karşılığını bulacak mı?” diye düşünmeden edemiyorum. Sanırım bu noktada biraz inat ediyoruz.

Seyircinin anlamadan hissetmesi de bir tercih olabilir mi?
Deniz Celiloğlu:
Evet, kesinlikle olabilir. Tiyatroda anlam ve metin çok ön planda tutuluyor. Oysa müzikte böyle bir beklentimiz yok. Enstrümantal bir parça dinlerken kendimizi melodilere bırakıyoruz; bir şey “anlamaya” çalışmıyoruz, hissediyoruz. Aslında edebiyat ve görsel anlatılar da —sinema dahil— böyle işleyebilir. Tiyatro da böyle olabilir. Seyirci kendini çok zorlamamalı. Anlam hemen gelmeyebilir.
Nagihan Gürkan:
Zaten “anlam” dediğimiz şey çoğu zaman yanlış yorumlanıyor. Daha gündelik, somut bir karşılık arıyoruz ama sanat her zaman böyle işlemiyor. Anlam hemen oluşmayabilir, hatta gündelik bir karşılığı da olmayabilir. Bazen sadece bir şey hissedersiniz ve adını koyamazsınız. Ama o his sizde bir yer bulur. Bizi heyecanlandıran da aslında tam olarak bu. Ben bir oyundan “Ne oldu, ben ne yaşadım?” duygusuyla çıkıyorsam, genelde o anlamlandıramadığım hisler sebebiyledir.
Sizce seyirci bugün oyunlarda anlamak mı istiyor, yoksa kaybolmak mı?
Beyti Engin:
Bence seyirci artık biraz da “deneyimlemek” istiyor. Yani sadece anlamanın ötesinde, bir alışverişin parçası olduğunu hissetmek… “Buraya kadar geldim, o zaman gerçekten burada olduğumu hissedeyim” gibi bir beklenti var. Eskisine göre seyircide bu duygunun daha baskın olduğunu düşünüyorum.
Peki bu oyunda ne deneyimliyor seyirci?
Beyti Engin:
Bunu net olarak söylemek zor ama belki de çok farklı şeyler… Örneğin Fikri Şemsigil’i dert ederek izleyen bir seyirci, 62 yaşındaki bir adamın bir anda 20 yaşında bir bedene girip, çok istediği bir kadınla bir gün geçirme ihtimalini deneyimliyor. Kendi yaşamıyor belki ama biri onun yerine yaşıyor gibi… Ama sonra şunu da görüyor: O ihtimal gerçekleşse bile her şey yolunda gitmiyor. Belki de “İyi ki ben yaşamadım” diyerek çıkıyor oyundan.
Nagihan Gürkan:
Ben seyirci koltuğunda otururken —belki içeride olanları bildiğim için— sahne arkasındaki koşturmayı bile hissediyorum. Oyuncuların temposunu, o ritmi, ansambl hâlini… Bence seyirci de bunu hissediyor. O kolektif enerjiyi, ekip ruhunu izlemek başlı başına bir deneyime dönüşüyor.
Deniz Celiloğlu:
Bu çok doğru. Bazı oyunlarda seyircinin deneyimlediği iki ayrı katman oluyor. Birincisi anlatılan hikâye; yani metin, olay örgüsü, karakterler… Ama bir de sahne üzerinde o hikâyeyi gerçekleştirenlerin yaşadığı süreç var. Seyirci aslında onu da deneyimliyor.
Yani sadece konu değil; oyuncuların bunu nasıl yaptığı da izlenen bir şey. Örneğin Şahika Tekand’ın bir oyununu izlediğimde, metnin ötesinde şunu düşünürüm: “Bunu nasıl yapıyorlar?” Oyuncuların ortaya koyduğu emeği, çalışmayı, beceriyi görmek çok etkileyici. Keşke seyirci de zaman zaman bunun ne kadar yoğun bir emek ve yetenek gerektirdiğini daha görünür şekilde fark edebilse. Çünkü bu da başlı başına bir deneyim.
Bizim oyunda da buna benzer bir durum var. Ritmimiz çok önemli. Oyunun seyirciye verdiği haz ve eğlencenin en büyük sebeplerinden biri bu ritim. Ve bu ritmi kurabilmek için sahnede çok net, çok “çakı gibi” diyebileceğimiz bir disiplinle hareket etmemiz gerekiyor.
Nagihan Gürkan:
Bu biraz da kendini başkası için feda etme hissi aslında. Günlük hayatta çok unuttuğumuz bir şey… Seyirci bunu belki böyle adlandırmaz, ben biraz romantik bir yerden söylüyorum ama gerçekten o duygu geçiyor. Sizi izlerken her seferinde o his bana çok iyi geliyor. O kadar insanın bir arada, birlikte bir şey yapma çabası… O kolektif hâl çok kıymetli.
Deniz Celiloğlu:
Evet, sahnedeyken ben de bunu çok hissediyorum. Birlikte oynadığım arkadaşımın başına bir şey gelmesin, doğru yerde doğru şeyi verebileyim, onu destekleyeyim… Ekibi koruyalım gibi bir duygu var. Bu benim sahnede en sevdiğim hislerden biri. O an rol arkadaşım benim için hayattaki tek varlık hâline geliyor. Çünkü o anı birlikte paylaşıyoruz. Sanki dünya yok oluyor ve sadece o kalıyor. Gözlerinin içine bakıyorum, bedenini izliyorum. Bana verdiği sinyalleri, küçük ipuçlarını anlamaya çalışıyorum. O an tamamen orada, birlikte var oluyoruz.
Son olarak, Türkiye tiyatrosunun bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Beyti Engin:
Çok iyi bir yerde olduğuna inandırılmaya çalışılıyoruz ama ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Biz aslında işin en şanslı tarafındayız; iyi imkânlara sahibiz, istediğimiz insanlarla çalışıyoruz ve keyif alıyoruz. Ama bunu bir kenara bırakırsak tablo o kadar parlak değil. Özellikle yeni mezun ve genç tiyatrocuların deneyim kazanabilecek alanlara ciddi anlamda ihtiyacı var. Ancak kiralar, giderler, üretim maliyetleri o kadar yükseldi ki bu alanlar neredeyse ortadan kalktı. Bu durum, gençlerin hayal kurmasını bile zorlaştırıyor.
Eskiden bir atölyeyi dönüştürüp küçük bir sahneye çevirebilirdiniz; o alanlar yaşardı, üretim devam ederdi. Bugün bu çok daha zor. Bu yüzden tiyatro yapma imkânı bulamayan genç arkadaşlar adına gerçekten üzgünüm. Yine de umudum var; bu dönem geçecek ve tiyatro kendini yeniden ayağa kaldıracaktır.
Deniz Celiloğlu:
Tiyatro aslında çok dinamik bir sanat; değişen koşullara tepki verebilir, kendini dönüştürebilir. Ama bir yandan da sürekliliğe ihtiyaç duyar. Bizde ise koşullar çok hızlı ve sert değişiyor. Bu da yapıların köklenmesini zorlaştırıyor. Şu an genel bir belirsizlik ve güvensizlik hâli var. Oyunculuk da kırılgan bir alan; bu tür dalgalanmalardan çok etkileniyor. Biz büyük bir sektörün parçasıyız ama bireysel olarak da oldukça hassas bir yerde duruyoruz. Ne yapıyoruz? Elimizden geleni yapıyoruz. Çok da şikâyet ederek bir yere varılmıyor. Ama açıkçası, temennilerin ötesinde söylenecek çok fazla şey de kalmıyor.
Bir de işin başka bir boyutu var: Tiyatronun üretim biçimi değişti. Eskiden tiyatro daha bağımsız bir alandı, “isimsiz” oyuncular da rahatça tiyatro yapabiliyordu. Şimdi ise tanınırlık, popülerlik, hatta sosyal medya görünürlüğü neredeyse bir zorunluluk gibi. Bu da tiyatronun doğasına aykırı bir baskı yaratıyor. Bu durum sinemadan ve televizyondan tiyatroya da sirayet etti. Elbette seyirciye ulaşmak için tanınmış isimlerle çalışmak anlaşılabilir bir şey. Ama tiyatronun sadece salon doldurma stratejisine indirgenmesi beni rahatsız ediyor. Bu, tiyatronun doğasına çok uygun değil. Şu an yaşanan bu kaotik durumun geçici olduğunu düşünüyorum ama bazı izler bırakacağı da kesin.
Nagihan Gürkan:
Gerçekten genel bir huzursuzluk hâli var. Biz şu an kendi üretimimiz içinde daha konforlu bir yerde olabiliriz ama genel tabloya baktığınızda herkesin kaygılı olduğunu görüyorsunuz. Projeler erteleniyor, iptal ediliyor… Böyle dönemlerde belki de biraz küçülmek, daha temel yerleri hatırlamak gerekiyor. Neye ihtiyacımız var, neden tiyatro yapıyoruz — bunları yeniden düşünmek gibi.
Beyti Engin:
Bence çözüm biraz özüne dönmekte. Ama biz çoğu zaman setlerden arta kalan vakitlerde tiyatro yapmaya çalışıyoruz. Bu da ister istemez ortaya çıkan işin niteliğini etkiliyor. Oysa tiyatroda eserlerin prova sürecinde olgunlaşması gerekir. Seyirci karşısında “pişmesi” değil, zaten hazır olarak çıkması gerekir. Eskiden oyunlar hemen sahnelenmez, bir süre bekletilir, sonra gala yapılırdı. Şimdi bu yok. Belki de yeniden oraya dönmemiz gerekiyor: Daha odaklı, daha yoğun prova süreçleri… Gerekirse başka işleri bir süreliğine kenara bırakıp gerçekten o üretime konsantre olmak. Ancak o zaman daha güçlü işler çıkabilir.
KÜNYE
Yazan: Onur Ünlü
Yöneten: Onur Ünlü & Nagihan Gürkan
Oyuncular:
İbrahim Selim - Deniz Celiloğlu - İlayda Alişan - Beyti Engin, Ali Yoğurtcuoğlu- Zeynep Kankonde - Efekan Can - Sergen Özdemir - Ilgaz Kaya - Selin Beliz Şahan
Sahne Tasarımı: Barış Dinçel
Kostüm Tasarımı: Gül Sağer
Işık Tasarımı: Cem Yılmazer
Ses Tasarımı: Arın Kamiloğlu
Saç ve Makyaj Tasarımı: Sezen Yeniçeri Can
Yardımcı Yönetmen: Şevval Öztay
Yapım Koordinatörleri: Büke Akşehirli (Dolkun Production) Buğra Akkemik (Zorlu PSM)
Prodüksiyon Amiri: Umutsu
Sahne Amiri: Ada Göktepe
Reji Asistanları: Dilan Küçük - Atakan Uyanık
Cast Direktörü: Naz Öngen
Görsel İletişim Tasarımı: Özge Güven
Fotoğraf: Beste Zeybel
Yürütücü Yapımcılar: Yağmur Dolkun (Dolkun Production) Cansu Kurada (Zorlu PSM)
Yapım: Zorlu PSM
Bircan Yorulmaz uzun yıllar ÖDP, sonraki yıllarda HDP'de siyaset yaptı. Kobane davasından yargılandı ve 2 yılı aşkın süre cezaevinde kaldı. Müzik yorumcularının telif hakları üzerine çalıştı.
Bianet ve Gerçek Gündem'de tiyatro üzerine yazılar yazdı, Milliyet Sanat'ta tiyatro üzerine söyleşiler yaptı. Açık Radyo ve Apaçık Radyo'da kendisinin hazırlayıp sunduğu, tiyatrocularla söyleşiler yaptığı Kulis Sesleri adı programı var. Kısa Dalga Medya'da tiyatro üzerine yazılar yazıyor. Ayrıca sinema ve ahşap oymacılığı ile ilgileniyor.
İktidarın hikâyesini bir de cadılardan dinleyin: Macbeth olma ihtimali
19 Nisan 2026 Pazar 00:10Uyandığımda Sesim Yoktu: Cassandra’dan bugüne duyulmayan kadınların hikâyesi
29 Mart 2026 Pazar 00:10Şafakta Buluş Benimle: Yüzleşme, hatırlama ve hayatta kalma üzerine bir oyun
22 Mart 2026 Pazar 00:10Maskeliler: Savaşın parçaladığı bir aile
15 Mart 2026 Pazar 00:10Yargılanma Korkusundan Sahneye: “Köprüden Önce Son Çıkış”
08 Mart 2026 Pazar 10:28“Değişecek bu hikâye”: Empoze edilen umutsuzluğun ötesine geçme hikâyesi
01 Mart 2026 Pazar 00:10Sahnedeki direnç: Yaşamakta ısrar eden kadınlar
22 Şubat 2026 Pazar 00:10Hatırlamak, direnmek, umut etmek: Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri
15 Şubat 2026 Pazar 00:20Masaldan sahneye bir manifesto: Filler ve Karıncalar
08 Şubat 2026 Pazar 00:05Seslerin aşılamadığı duvarlar arasında aşk: Mahallemizin Eşrafından
30 Ocak 2026 Cuma 00:10