ÖZGE MUMCU AYBARS

ÖZGE MUMCU AYBARS

Münih Güvenlik Konferansı’nda ne oldu?

Özge Mumcu Aybars

Münih Güvenlik Konferansı (MSC 2026)’nın altmış ikincisi, “Under Destruction” (Yıkım Altında) temasıyla, II. Dünya Savaşı sonrası inşa edilen kurallara dayalı uluslararası düzenin artık yalnızca aşınmadığı, bilinçli siyasal tercihlerle işlevsizleştirildiği bir döneme doğru geçildiğini gösterdi. ABD’nin açıkladığı Ulusal Strateji Belgesi’nden sonra bu siyasi tercihlerin altının çizilmesi doğru bir refleks olarak yorumlanabilir. Konferansın ana bulgusu, mevcut küresel sistemin reforme edilmeye çalışılmadığı; aksine “wrecking-ball politics” olarak tanımlanan yeni bir siyaset tarzıyla parçalandığıdır; bunun adına bilinçli olarak üretilen bir kaos denilebilir. Bu yazıda, ana aksın yanında, ABD – AB – Almanya tarafındaki yaklaşım farklılıkları, Ukrayna Savaşı, Suriye’deki taraflaar ile Türkiye’nin konferansa hangi kapsamda katıldığını özetlemeye çalışacağım.

“Yıkım Altında” temasıyla gerçekleşen konferansta öne çıkan başlıkların temelde üç ana eksende yoğunlaştığını söylemek mümkün olabilir: ABD’nin transatlantik önceliklerini yeniden tanımlaması, Avrupa’nın savunma ve egemenlik kavramlarını özellikle Almanya öncülüğünde yeniden düşünmeye başlaması ve Ukrayna ile Suriye gibi çatışma alanlarında yerleşik normların yerini giderek daha belirsiz güç dengelerine bırakması. Türkiye’nin ise zirveye ekonomi ağırlıklı bir heyetle katılması, Ankara’nın bu dönemde güvenlikten ziyade Suriye temelinde istikrarın sağlanması ve yeniden inşa söylemine öncelik veriyor olabileceğine işaret ediyor.

Yıkım Topu Siyaseti

Konferans öncesinde yayımlanan 2026 Münih Güvenlik Raporu, küresel güvenlik tartışmalarının kavramsal çerçevesini çiziyordu. Raporda altı çizilen temel argüman, uluslararası düzenin doğal bir güç aşınmasıyla değil, bilinçli bir siyasi tercihler zinciriyle zayıflatıldığı yönündeydi.

Aslen “wrecking-ball politics” denilen yaklaşım, mevcut kurumları onarmaya ya da dönüştürmeye çalışmak yerine, onları yavaş yavaş işlevsiz bırakmayı ve gözden düşürmeyi hedefleyen bir siyaset anlayışını anlatıyor. Bu tabloda Rusya’nın enerji altyapılarına yönelik hibrit saldırıları ve sistemli dezenformasyon faaliyetleri, düzeni dışarıdan zorlayan unsurlar olarak ön planda ele alınıyor. Buna karşılık devletlerin uluslararası kurallara giderek daha kayıtsız yaklaşması, sistemi asıl tehlikeye sokan şeyin dış baskılardan çok, içeriden gelen bir çözülme olduğunu gösteriyor.

ABD’nin Öncelik Değişimi

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun açıklamaları, transatlantik ilişkilerdeki yön değişiminin en açık göstergelerinden biri olarak ele alındı. Rubio’nun konuşmasında Ukrayna’ya kısıtlı yer ayırması; buna karşılık göç, iklim ve “Batı medeniyetinin ortak kökleri” vurgusunu öne çıkarması, uluslararası kamuoyunca, Washington’un dış politikasında jeopolitik taahhütlerden ziyade iç siyasi önceliklere yaslanan yeni bir çizgiye geçtiği şeklinde yorumlandı.

2025 sonundan beri billurlaşan bu yaklaşım, Avrupa ülkelerinde yalnızca stratejik bir farklılaşma değil, ittifakın anlamına dair bir belirsizlik ortaya koyuyor. Bir tarafıyla da Trump’ın aldığı ani kararlar ile Ulusal Stratejisi Belgesi de bu durumun temel belirleyeni. Transatlantik bağ, askeri dayanışmadan çok kültürel ve normatif bir söyleme indirgenmiş olarak ele alınıyor. Böylesi bir eylem ve söylem dünyasında, Grönland meselesi de sadece ABD ile Danimarka arasında değil ABD ile AB arasındaki gerilimin sembolik ve giderek keskinleşen başlıklarından biri olarak öne çıkıyor.

Avrupa’nın “Zihinsel Yön Değişikliği” Kavramı

Konferansın siyasi çıkışı, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’ten geldi. Merz’in “mentale Kehrtwende” (zihinsel yön değişikliği) çağrısı, Avrupa’nın artık aşırı bağımlılıklardan arınmış, kendi güvenliğini aktif biçimde savunan bir jeopolitik aktöre dönüşmesi gerektiğini vurgulasa da, farklı ülkelerden tepkiler gecikmedi. Merz’e göre, ekonomik ve teknolojik rekabet gücünü zayıflatan AB’nin bürokratik refleksleri, Avrupa’nın stratejik özerkliğinin önündeki en büyük engellerden birisi niteliğinde.

Diğer yandan, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Lizbon Antlaşması’nın 42(7). Maddesine yaptığı vurgu ise, Avrupa Birliği’nin karşılıklı savunma yükümlülüğünü hatırlatma ve bunu artık teorik bir ilke olmaktan çıkarıp fiilî bir güvenlik çerçevesine dönüştürme çağrısıydı. Tartışmalar, NATO’dan kopuştan ziyade, “daha Avrupalı bir NATO” fikri etrafında şekillendi.

Merz’in “zihnimizdeki şalteri tersine çeviriyoruz” diyerek yaptığı yön değişikliği çağrısı Avrupa basınında geniş ve farklı yorumlarla da karşılık buldu. Çekya’da eski Berlin muhabiri Pavel Polák, Český Rozhlas’ta konuşmanın tarihî bir eşik olabileceğini, ancak bunun ancak sözlerin somut adımlara dönüşmesi halinde mümkün olacağını vurguladı. Danimarka’nın Berlingske gazetesi, Merz’in NATO içinde nükleer boyutu da kapsayacak bağımsız bir Avrupa kanadı ve kapsamlı ekonomik reformlara dayanan iki ayaklı bir yol haritası çizdiğini yazdı. Portekiz’in Expresso gazetesi ise Avrupa’nın “düzenleyici egosu”na dikkat çekerek hız ve kapasite sorunlarının altını çizdi. Macaristan merkezli Maszol, karşılıklı bağımlılık gerçeğini öne çıkararak yalnızca Avrupa’nın değil, ABD’nin de Avrupa’ya ihtiyaç duyduğunu hatırlattı. Buna karşılık Fransa’dan Le Figaro, Berlin’in devasa yeniden silahlanma hamlesinin Alman-Fransız ekseninde çatlak yarattığını, ortak savunma projelerini zora soktuğunu ve Merz’in Avrupa’ya ivme kazandırma iddiasının öncelikle Avrupa içi uyum sınavıyla karşı karşıya olduğunu savundu.

Ukrayna Savaşı nerede durdu?

Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski’nin “güvenlik garantisiz ateşkes sürdürülemez” uyarısı, savaşın geldiği kırılgan eşiği gösteriyor. AB kurumları ve üye devletlerin 170 milyar avroyu aşan mali ve askerî desteğine rağmen, Rusya’nın siber saldırılar, dezenformasyon kampanyaları veya enerji manipülasyonu gibi hibrit görülen araçları, çatışmanın artık sadece cephede değil Avrupa’nın siyasal, ekonomik ve toplumsal dokusunda yürütüldüğünü hatırlatıyor; bu da krizin askeri olduğu kadar yapısal bir güvenlik sınavına dönüştüğünü vurguluyor. Bu da tamamen bir başka yazı kapsamında değerlendirilmesi gereken bir konu.

Peki ya Suriye?

MSC 2026’nın en dikkat çeken başlıklarından biri ise Suriye paneliydi. SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi’nin, İlham Ahmed’in ve geçici yönetimi temsilen Esad Hasan Şeybani’nin aynı masada yer alması, sahada güçlükle kurulan kırılgan dengenin artık diplomasi zeminine hızla taşındığını gösteriyordu.

Bu çerçevede, SDG unsurlarının Suriye ordusuna entegrasyonunun ve siyasi geçiş sürecinin ancak uluslararası garantilerle mümkün olabileceği yönündeki vurgu ise Suriye’nin Batı başkentlerinin gündemine girdiğini ortaya koydu. ABD’li yetkililer ve Kongre üyeleriyle yapılan doğrudan temaslar da bu sürecin yalnızca bölgesel bir mesele değil, daha geniş ve çok katmanlı bir uluslararası pazarlığın parçası haline geldiğini gösterdi. Petrol sahalarındaki durum ile olası yatırımlar da bu pazarlığın katmanları olarak ele alınabilir.

Masadaki Türkiye

Türkiye, MSC 2026’ya Cumhurbaşkanı ya da Dışişleri Bakanı düzeyinde katılmadı. Heyete Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek başkanlık etti. Şimşek’in temaslarında Suriye’nin yeniden inşası, ekonomik istikrar ve bölgesel kalkınma başlıklarının öne çıktığı belirtilirken, güvenlik ve istihbarat boyutundaki ağırlık ise İbrahim Kalın, Yaşar Güler, Hulusi Akar ve Akif Çağatay Kılıç’ın yer aldığı kapalı oturumlar ve ikili görüşmeler üzerinden hissedildi. Resmî bir deklarasyon yapılmasa da, son dönemde Ankara’nın ana aksları, Suriye’de siyasi istikrarın sağlanması, yatırımların teşviki ile Türkiye’nin sahadaki askerî varlığının çerçevesi etrafında şekilleniyor.

Sonuç Yerine

Yıkım Altında teması altında geçen Münih Güvenlik Konferansı, uluslararası sistemin bir geçiş döneminden değil, sert ve yapısal sayılabilecek bir kırılmadan geçtiğini netlikle ortaya koydu. ABD’nin önceliklerini yeniden tanımladığı bir dönemde, Avrupa’nın Almanya ve AB Komisyonu’nun farklı yaklaşımlarıyla yeni bir savunma vizyonu aradığı bu dönemde, Ukrayna ve Suriye gibi konuların da uluslararası ajandada farklı çerçevelerde durduğunu söylemek mümkün.

“Yıkım altında” ile “wrecking-ball politics” (yıkım topu siyaseti) kavramlar, yalnızca bir tema değil; içinden geçilen dönemin de yeni bir tanımı haline gelmiş durumda. Avrupa’nın bu yıkımın ortasında önce zihinsel ardından askeri bir değişimi başarıp başaramayacağı ve kendi kaderini tayin etme iradesini sahaya yansıtıp yansıtamayacağı ise artık teorik bir tartışma değil, 2026 yılının başlarında hızla yaklaşan ağır bir sınav olarak önümüzde durduğunu söylemek mümkün.

Önceki ve Sonraki Yazılar
ÖZGE MUMCU AYBARS Arşivi