YAĞMUR KARAGÖZ
Alman feminist yazar, gazeteci Barbara Streidl'in, "canımızın sıkılması" hâline ilham verici bir perspektiften yaklaştığı Can Sıkıntısı kitabı, Levent Tayla çevirisiyle Ayrıntı Yayınları'ndan okurla buluştu.
Onu hepimiz tanıyoruz. Çoğu zaman hoşlanmadığımız, bir an önce sona ermesini istediğimiz bir ruh hâli olarak görüyoruz. Durgunluk, beklemek ve zaman kaybıyla özdeşleştiriyoruz. Evet can sıkıntısı! Peki, bu bakış açısı kapitalizm tarafından şekillendirilmiş toplumumuzun eseri olabilir mi?
Barbara Streidl, hastanede yatmak zorunda kaldığı dönemde, herkesin kendisine yönelttiği "Sıkılmıyor musun?" sorusundan yola çıkarak Can Sıkıntısı üzerine yazmaya karar veriyor. Hastane günlerinde bu sıkıntısını bir eksiklik değil, uzun zamandır özlediği bir duraklama hâli olduğunu fark eden yazar, bu kişisel deneyimini felsefe, psikoloji, sanat ve popüler kültürle harmanlayarak, hepimizi yeniden düşünmeye davet ediyor.
Kapitalizm ve sıkıntı
“Can sıkıntısı" kavramının tarihsel olarak bugünkü anlamıyla oldukça yeni olduğuna dikkat çeken yazar, modern kapitalist toplumun zamanı paraya dönüştürmesiyle birlikte boş kalmanın ve can sıkıntısının giderek olumsuz bir anlam kazandığının altını çiziyor. Orta Yüksek Almanca sözlüğünde "can sıkıntısı"nı karşılayan bir sözcüğün bulunmadığını söyleyen Steidl, “Orta çağın kahramanlık destanları ve aşk şarkıları içerik açısından heyecan verici maceralar, ejderhalar, düellolar ve güzel kızlarla dolu olsa da hiçbir yerde can sıkıntısına yer yoktur. En tanınmış ortaçağ müzisyenlerinden olan Walther von der Vogelweide şiirlerinde, darmadağınık olmuş saçlarla çimlere uzandığından söz eder ama ardından uykuya dalmasının nedeni olarak büyük bir boşluğu, tek düzeliği ve üzüntüyü değil, yaza duyduğu özlemi dile getirir” diyor.
Can sıkıntısını nasıl yorumladığımız ve onunla nasıl başa çıktığımız bakış açımıza bağlı. Felsefe tarihinde Blaise Pascal, Immanuel Kant ve Arthur Schopenhauer gibi düşünürler can sıkıntısına olumsuz yaklaşırlar. Onlara göre insan hareket eden bir varlıktır ve kendini yaptığı eylemlerle tanımlar. Pascal hatta “Din ve Diğer Bazı Şeyler Üzerine adlı eserinde “Bizim doğamız hareket, tam hareketsizlik ölüm demektir” der. Nietzsche ise her zamanki gibi bu genel kabule karşı çıkar ve sıkıntısını yaratıcılığın ön koşullarından biri olarak yorumlar.
Streidl, can sıkıntısını yalnızca felsefi metinler üzerinden değil, popüler kültürün sunduğu örneklerle de tartışıyor. John Lennon'ın şöhretin ve bitmek bilmeyen üretim baskısının dışına çıkarak kaleme aldığı Watching the Wheels şarkısını, sürekli hareket etme zorunluluğuna karşı bir itiraz olarak okurken; sinemaya yaptığı göndermelerde de Hollywood'un değişen anlatılarına dikkat çekiyor. Bir zamanlar Independence Day gibi filmlerde dünyanın birlikte kurtarılabileceğine dair umut öne çıkarken, daha sonra Will Smith'in rol aldığı I Am Legend ve Bright gibi yapımlarda karamsar, yalnız ve parçalanmış bir dünyanın resmedildiğini hatırlatıyor. Streidl için hız, üretkenlik ve sürekli uyarılma çağında can sıkıntısı, yalnızca bireysel bir duygu değil, yaşadığımız kültürün ve zamanın ruhunu anlamamızı sağlayan bir gösterge.
Barbara Streidl, sadece yüz sayfada can sıkıntısı gibi bazıları için “çok sıkıcı” olan bir konuyu nefis bir anlatıma çevirmiş. Son derece akıcı, düşündürücü ve keyifle okunan kısa ama etkileyici bir eser. Sürekli yoğun ve stresli çalışma temposuna hapsolmuş bir zihin yaratıcı olmaya fırsat bulamaz, hepimizin canımızın sıkılmasına ihtiyacımız var, o hamster çarkı dönsün, biz ortasındaki bankta uzanalım artık...