TEZCAN KARAKUŞ CANDAN

TEZCAN KARAKUŞ CANDAN

Bekleme salonu değil, yuva: Uğurlu ve Barış Apartmanı

TEZCAN KARAKUŞ CANDAN

Bazen hayat insanlara sürprizler yapar, yaşadıklarımız birer tesadüf müdür, yoksa gerçek bir yaşam hikâyesinin kendisi midir; bilinmez…

Yaşadığımız mekânlar ve onun hikâyeleri, yaşam hikâyeleridir. Kim bilir belki de yazılmış hikâyeleri yaşıyoruzdur.

Geriye dönüp baktıkça mekânla kurulan ilişkiler, anlatılarda şaşırtıcı tesadüfler gelip bulur hepimizi. Bu buluşma pek çok kez ev değiştirenlerin, evde bıraktığı anıları bir sonrakine emanet eden bir hafıza koşusunun duraklarıdır. Kiminde çocukluğun, kiminde gençliğin, kiminde ise aradığı geleceğin emanet edildiği bu duraklar hikayenin taşınmasıdır. Ve her taşınma ya yeni bir hikâyeye başlamanın adımı, yâda yersizlik, yurtsuzluk ve birikmişlerin parçalanması olur.

Kesintiye uğrayan hafıza

Ankara’nın köklü mahallerine buldozer gibi giren iş makinaları bir zamanlar aydınlara sanatçılara Cumhuriyet’in kadrolarına yurt olmuş binaları birer birer yok ederken, asma altlarındaki gölgeler, vişne ağaçları, ıhlamurlar altında ve balkondan balkona yapılan sohbetler, kapı önü selamlaşmalar, iğdelerin muazzam kokusu, pencerenin önünden kayıp giden hayatlarda bir enkaza çevriliyor.

Kentsel dönüşüm kentimizin ve yaşayanlarının hafızalarını kesintiye uğratırken yerini "geçmişinden soyundurulmuş, herhangi bir geleceği de vadetmeyen" standart yapılara bırakıyor.

Bir evde yaşıyorsanız, ilk yaşayanlarının hikâyesiyle birlikte yaşar o hikâyeye sizde bir hikâye katarsınız. Kattığınız o hikâye dönemin ruhunu, yaşam tarzını, acılarını ,sevgilerini ve yurt edinme hikayesini de içerisinde barındırır.

Barış Apartmanı’nda kesişen bakışlar

İşte böyle bir yurt edinme hikâyesinin içerisinde Uğurlu Bir İşçi Yapı Kooperatifi’nin Barış Apartmanı’nda kesişti bakışlarımız Füsun Çiçekoğlu ile... Onun ev hikâyesi yaşamının içerisinde hep kayıplar, yitirilmiş anılar ve kaybedilmiş bir kentsel bellek ile çıktı karşımıza. Kim bilir belki de onun için ev, kaybettiği hikâyeleri arama, ya da unutturulmak isteneni bulup çıkartma ve parçası olmak için çıkılmış bir yolculuğun durakları.

Füsun Çiçekoğlu ile söyleşirken onun anlattıkları ile Türkiye'nin son yarım yüzyıllık kentleşme serüveninin tanıklığını dinlersiniz. Bu sessiz tanıklıkta yıkımlar, yerinden edilmeler, eksilen hayatlar var. Yıkılan her evde biraz çocukluk, kesilen her ağaçta biraz mahalle, kaybolan her sokakta biraz insan eksiliyor, hissedersiniz. Ankara ve İstanbul arasında kesişen ev hali, taşınma ve arayışlarla birlikte Ankara onun vazgeçemediği ikametgâhı oluyor.

"Mevsimlerin kestaneciden anlaşıldığı Ankara"

Füsun Hanım'ın mekânlarla kurduğu derin bağ, aslında çocukluğunun geçtiği o çok kültürlü, güvenli ve insan ölçeğindeki Ankara sokaklarında filizlenir. 1956 doğumlu Çiçekoğlu'nun çocukluk yılları, Mithatpaşa ile Kızılırmak Caddesi köşesinde, bahçesinde leylak ağaçlarının gölgelendiği, asma altlarında oturulan, iki katlı taş evde geçer. Mutfak duvarı o kadar geniştir ki annesi sandalyeyi içine koyup orada kahvaltı yaptırır. Asmanın altında yaz akşamları ve unutulmaz çocukluk anıları asılı kalır.

O günlerin Ankara'sı, mevsimlerin havadan değil, Selanik Caddesi ile Konur Sokak'ın köşesinde beliren kestanecilerden anlaşıldığı bir şehirdir. Kızılay yaz günlerinin akşam serinliğinde piyasa yapılan, geniş, gölgeli, "komşuluk" tılsımı ile örülmüş özel bir yerdir.

Füsun Hanım o günleri büyük bir özlemle anıyor: "Susadığınızda herhangi bir eve girebilme duygusu, karnınız acıktığında kapısını çalabileceğiniz insanlar... O sıcaklık, komşumuz Mediha Teyze’nin... Fırından aldığı ekmeğin köşesini koparıp bana sormadan vermesindeki o güven duygusu...".

Kışın pencereden izlenen kar yağışı, şimdilerde bulunamayan o güven duygusu, Musevi arkadaşlıklar, Ankara’nın çok kültürlülüğünün izleri belleklerdeki yerini almış. Hafızanın en kıymetli varlığı işte bu unutmama hali…

O taş ev 1968 de yıkılır. Füsun, çocuk aklı ile sevdiği anı biriktirdiği ve unutamadığı o evin yıkımına bakamaz. Evin arka odasına saklanır. Yerine yenileri de yapılsa, o hep bir hikâyenin peşinden gider. Hayatı boyunca Turgut Reis Caddesi'ndeki Gül Apartmanı, Şölen Sokak'taki Gök Apartmanı gibi "hikâyesi olan", kimlikli, bahçesinde ağaçları olan eski apartmanları arar bulur ve mesken tutar.

Ağaca göre adres

Eskiden sadece adreslerle yer belirlenmezdi. Beş duyuya hitap eden kentsel anlatılarla yere hayat, hayata yer katılırdı. Bazen bir ağaç, bir dere, bir çeşme adresinizin referans noktası olurdu. Navigasyonun olmadığı dönemlerde, doğa en mükemmel yer gösterici idi. “Ağaçtan sağa döneceksin, çeşmenin önündeki yoldan gideceksin, hoş kokulu iğde ağacını geçeceksin, köşedeki büyük taşın sağındaki dut ağacının yanındaki kapı…” Adres vermek bir romanın içerisinde betimleme paragrafının kendisi gibiydi. Kültür belki de bu kentsel betimlemelerden birikenlerin ete kemiğe bürünerek zenginleşmesiydi.

Fenerbahçe’de bekleme salonu değil, ev

Füsun Hanım kentsel dönüşüme kurban edilen, Fenerbahçe’deki evlerini anlatırken hüzünle birlikte ağacın navigasyon işlevi hafızamızda belirir. “Fenerbahçe'deki ev Alptekin Sokaktaydı babam o evi aldığında Fenerbahçe’deki büyük caddenin ortasında koca bir ağaç vardı. O ağaç zamanla tabii direnemedi, kestiler onu. Ama ağaca göre tarif edilirdi ev. Ağaçtan sokağa gireceksin diye. Ve o sokaktaki apartmanlar aynı biçimde yapılmış, dönemin mimari özellikleri, geniş balkonlar, hoş bahçeleri olan bir mahalleydi.

Annesi, hayat kurduğu, yaz kış balkonda oturduğu o evin yıkılmasını hiç istemez. Komşuların isteği ile yıkım kesinleşince, annesi taşınmak zorunda kalır. Taşınmak zahmetlidir. Yükü ağırdır. 90 yaşında kiracı olmak ise geçmişi anıları geride bırakarak köksüz bir yaşamın içerisinde katlanılmazdır.

Füsun Hanım’ın annesi ev bittikten sonra yeni eve taşınır. Ev konforludur, suyu rahat akar, asansörü vardır, güzel ısınır. Ama bütün bu olumlu yanları bir evi sevmek için yeterli değildir. O yüzden annesi o yeni evi hiç sevmez. Orası “ev değil bekleme salonu” derken ait olma duygusunun ev ile nasılda bütünleştiğini, yeni eve nasıl yabancılaştığını çocuklarına miras bırakarak sonsuzluğa gider.

Yarım kalmış hikâyelerin peşinden

Füsun Hanım, sevdiği evlerin yıkımıyla yaşadığı bu dönüşüm sürecinde izini sürdüğü hikâyelerin elinden alınması ruhunu incitse de, o her defasında başka bir hikâyenin tamamlayıcısı evleri arar bulur. Ya da o evler onu çeker kucağına alır. Kaybettiklerine teselli ikramiyesi gibi.

Kentsel dönüşüm rüzgârının sadece yapıları değil, şehri nasıl kişiliksizleştirdiğine dair Füsun Hanım’ın o keskin teşhisi, hikâyesi olan evlerin peşinde giden bir yolcu olduğunu bize hissettirir: "Binaların dokusu değişiyor, oralarda oturan insanlar değişiyor... Bu kentsel dönüşüm bir soylulaştırma gibi arz ediliyor ama aslında tam tersine soysuzlaştırmaya geliyor. Bugünün yeni yapılan binalarına baktığında, "insanlar otursun diye yapılmamış da sanki satılsın diye yapılmış ruhsuz yapılar…”

Füsun Hanım göz hizasında ne olduğu belirsiz balkonlar, cam ve çelik konstrüksiyonlarla kuşatılan yeni evlerin, ona hiçbir zaman "yuva" hissi vermediğini itiraf eder. Ev hikâyeleri hep yıkımlarla sonlanan hafıza taşıyıcısı Füsun Hanım, yeni bir yuva arayışını sığınacak bir liman gibi arar. Bu arayışta karşısına yine hikâyesi olan bir ev çıkar: Uğurlu Bir İşçi Yapı Kooperatifi…

Bugüne uzanan bir Cumhuriyet ideali

Uğurlu Bir İşçi Yapı Kooperatifi, Çankaya’da Ankara'nın sivil mimarlık ve kentleşme idealinin izlerini taşıyan köklü girişimlerinden biridir. "Ortaklarına sıhhi, sağlam ve ucuz birer ev yaptırmak" sözü Cumhuriyet'in sosyal konut anlayışını yalın ama güçlü bir cümleyle tarif eder: Bu ifade genç Cumhuriyet'in kentleşme politikasının da özeti gibidir.

Kooperatifin konutları 1970'li yılların başında yükselmeye başlar. Yapının fenni mesuliyetini İnşaat Mühendisi Halil Ersoy üstlenir. İnşaatın ilk ruhsatları 1971 yılına tarihlenir. İki bodrum katı, zemin katı ve üç normal katıyla altı katlı olarak tasarlanan yapı, toplam yirmi yedi daireden oluşur.

Ancak Uğurlu Bir İşçi Yapı Kooperatifi’ni değerli kılan yalnızca kat sayısı ya da plan şeması ve üretim biçimi değildir. İki bloktan oluşan kooperatif komşuluk ilişkileri, ortak yaşam kültürü ve güven duygusu ile insan ölçeğini esas alan planlama anlayışını taşıyan ender yapılardandır. Dairelerin ortak kullanılan bahçeleri, çocuk seslerinin bahçede yankılandığı gündelik yaşamı, birbirini tanıyan komşuları ve bahçede binaya yaşıt ağaçları ile toplumsal ilişkilere alan açan mimarlığı ile enderdir. Meyve ağaçlarının gölgesinde kurulan sohbetler, dallardan koparılan ilk erikler, baharın kokusunu taşıyan çiçekler ,kuş sesleri, iğde kokuları burada yaşayanlara yalnızca doğayı değil, aidiyet duygusunu da armağan eder. Ve bu bahçe zamanın ağır aktığı bir kent anlatısının yükünü taşır.

Hikâyesi olan evler

Füsun Çiçekoğlu'nun yıllardır aradığı "hikâyesi olan ev" tam da böyle bir yerdir. Kimliği olan, yaşanmışlığı olan, belleğini bugüne taşıyan mahalleler, yuvalar... Çünkü bir evi yuva yapan yalnızca duvarlar değil; o duvarların çevresini saran ağaçlar, çocuklarla birlikte büyüyen fidanlar, aynı bahçede koşturan, salıncak kuran neşeler, kuşaktan kuşağa boy veren ve taşınan anılar.

İşte bu yüzden , Uğurlu Bir İşçi Yapı Kooperatifi, Uğurlu ve Barış Apartmanları, bahçesinde her mevsim başka bir renge bürünen ağaçlarıyla, toprağın kokusunu unutmamış patikalarıyla ve gökyüzüne uzanan dallarıyla belleğin kök saldığı yerlerdendir.

Yaraları sarmak hafızayı onarmak

İşte bu sığınacak liman arayışında oğlunun adını taşıyan, Uğurlu Bir İşçi Yapı Kooperatifi’nin Barış Apartmanı Füsun Hanım’ın son ikametgâhı olur.

Yılların yükünü taşıyan bu yapı yorgundur. Füsun Hanım , tıpkı bir evladın yaralarını sarar gibi, bir kentin hafızasını onarır gibi evi tadilata sokar. "Sanki böyle evi eski güzelliğine kavuşturmak gibi bir yükümlülüğüm varmış gibi hissederek tadilatını yaptırdım," diyor ve ekliyor: "Burası oturulabilir bir evdir. İllaki yeni bir şey olması gerekmiyor bir evde oturmak için...".

Füsun Hanım'ın Barış Apartmanı'nda gösterdiği bu naif direncin ve emeğin kıymeti derindir. O, yalnızca eski bir daireyi restore etmemiş; aynı zamanda "insan ölçeğindeki" yaşamı, eski komşulukların sıcaklığını ve geçmişin zarafetini kentin yıkıntılarının arasından çekip çıkararak gün yüzüne çıkartmıştır.

Bu nedenledir ki Uğurlu Bir İşçi Yapı Kooperatifi’nin Uğurlu ve Barış Apartmanları kentte iz süren hafızamızın parçalarından birisi. Ankara’nın izini süren belleğin hala nefes aldığı geleceğe uzanan hafıza duraklarından birisi. Cumhuriyet'in dayanışma fikrini, mahalle kültürünü ve insan ölçeğinde kurulan yaşamı bugüne taşıyan bu yapılar, geçmişle gelecek arasında kurulmuş sessiz bir köprü gibi.

Yuvayı korumak

Uğurlu Apartmanı, bu yıkımlar ve yer değiştirme hikayelerinin içerisinde bize ve yaşayanlarına uğurlu bir gelecek sunabilecek mi?...

Belki de bu sorunun cevabı Füsun Hanım’ın bir kentin yaralarını sarar gibi özenle onardığı duvarların sıcaklığında, yeniden nefes olduğu odalarda, gölgesini meyvesini esirgemeyen yaş almış ağaçların altında gizli.

Köklerini, Uğurlu Bir İşçi Yapı Kooperatifi’nin idealinden alan, adını barıştan, ruhunu ise yaşanmışlıklarıyla bezeyen bu binalar sadece birer sığınak değil, birer hafıza kalesi, belleğimizi koruyan sessiz muhafızlar gibi...

Uğurlu Apartmanı ve onun gölgesindeki barış, unutturulmak istenen o çok kültürlü, güvenli ve şefkatli Ankara’yı yarına taşıyabildiği ölçüde hepimize uğurlu gelecek vaadedecektir. Ve insanlar mekânların hikâyelerine sahip çıktıkça, evler birer 'bekleme salonu' olmaktan kurtarılacak yeniden kök salınan gerçek birer 'yuva' olacaktır.

Çünkü ev, yalnızca içine sığınılan bir yapı değil zamanın katman katman biriktiği, insanın kendini ait hissettiği, hikayesini emanet ettiği yerdir. Ve o yeri korumak kentin hafızasını da geleceğe taşımanın yükümlülüğü, bellek taşıyıcılarının sorumluluğudur.

Bekleme salonu değil yuva olan evlerde yaşamak dileğiyle….

Önceki ve Sonraki Yazılar
TEZCAN KARAKUŞ CANDAN Arşivi