Davutoğlu'nun gündüz düşleri

Recep Peker, Hasan Saka, Naim Talu, Sadi Irmak, Ferit Melen….
Bu isimleri kaç kişi hatırlıyor acaba? Bu kişiler Türkiye Cumhuriyeti’nin eski başbakanları.

Ahmet Davutoğlu’nun da bu unutulan başbakanlar listesine girmesi başta kendisinin olmak üzere herkesin hayrına olacaktı ama memleketin içinden geçtiği tuhaf siyasi iklim onu hala gündemde tutuyor.

Her gün bazen hırsla, bazen yapış yapış bir duygusallıkla hamasi nutuklar atmaya devam ediyor. İdeal çözüm kendisini bir üniversitenin boş amfisine bırakıp “şimdi burada istediğin kadar konuş” demekti ama hayat her zaman böyle yaratıcı Erkut Abi cezalandırmalarına imkânı vermiyor.

Şimdi biraz geçmişe gidelim…

Sene 2010 AKP adeta Ali-Metin-Feyyaz’lı 1990 Beşiktaş kadrosu gibi..
Erdoğan icracı Başbakan.
Gül noter Cumhurbaşkanı.
Babacan paranın başında.
Çiçek devletle meşgul.
Arınç müesses nizamla kavgadan mesul.
Binali Bey sonradan her işe koşturulacak ofisboy olacağını bilmeden inşaatın başında.
Egemen Bağış AB ve makaradan sorumlu.
Ergenekon gözaltılarıyla “Dokunulmaza dokunulmuş”.
AKP’nin rezerv takımı gibi çalışan Fetullah Gülen Cemaati istediği gibi at oynatıyor.
Rakip Baykal’ın kaseti patlamış.
Enflasyon 6.4
Dolar 1.6 TL
Büyüme rekor seviyede; 8.9
Ahmet Davutoğlu Kazıklı Voyvoda 3.Vlad’ı bile dize getirecek kadar kendine güvenen Dışişleri Bakanı…

AKP’nin kendinden çok emin olduğu yıllar. Ne Gezi Olayları olmuş, ne de 15 Temmuz

Jackson Diehl Washington Post adına Davutoğlu ile röportaj yapıyor.

Davutoğlu bilinçaltını pat diye masaya masaya kusuyor.

“Tıpkı Britanya’nın eski kolonileri ile yaptığı gibi Türkiye de bir milletler birliğine dönüşebilir… Britanya eski kolonileri ile bir ortak refah bölgesine sahip. Neden Türkiye liderliğini Balkanlar’daki eski Osmanlı topraklarında, Ortadoğu’da ve Orta Asya’da yeniden inşa etmesin?”

Bununla da kalmıyordu Davutoğlu. Verdiği bir konferansta şöyle diyordu

“Dedelerimizin coğrafyası bizim kuşağımızın coğrafyasından çok daha genişti. Torunlarımızın coğrafyası da bizim coğrafyamızdan çok daha geniş olacaktır.”

Yanlış anlaşılma olmasın, kendisi o vakitler Dışişleri Bakanı. Ülkü Ocaklarında Turancı bir genç değil. Dünyanın emperyal ve yayılmacı güçleri ABD-İngiltere-Rusya-Çin dışişleri bakanlarında bile bu özgüvene bağlı istifra hali yoktur muhtemelen.

Aslında buna bilinçaltı demek sert gerçeği biraz hafife almak olur. İnandığı şey aşağı yukarı Osmanlı’yı yeniden inşa ve ihya etmek. Hem de bunu hala etnik ve mezhebi olarak birbirini kıtır-kıtır kesmekte bir beis görmeyen Balkanlar ve Arap yarımadası için hayal ediyor. Hala her gün toplu mezarlar bulunan eski Yugoslavya halklarının veya Şii-Sunni cinnetinin devam ettiği Müslüman halklarının bu fikre de sıcak bakacaklarını düşünüyor ve inanıyor.

Debdebeli ve heyecanlı bir Dışişleri Bakanlığı görevinden sonra Erdoğan’ın kendisine verdiği rolü gerçek zannedip Erdoğan’a rağmen Başbakancılık oynamaya çalıştığı için 2016 yılında kapı önüne koyuldu.

Kendisinin görevden alınma işi Yalı Pelikanlarına ihale edilmişti. Troll oluşumlarına sonsuz bir öfke duyuyordu ama Trollerin Ayetullahı diyebileceğimiz Taha Ün sonradan danışmanı olacaktı.

Tipik bir siyasal İslamcı olarak onda da tutarlılık değil varılacak menzildi mühim olan Milliyetçiler için Elmanın Kızılı varsa İslamcılar için Yeşili neden olmasın diye düşünüyordu.

Her siyasal İslamcı gibi 28 Şubat ağlaşmalarını çok seviyordu ama 28 Şubat sürecinde Harp Akademileri’nde hoca olduğunu “unutuyordu” mesela.

O hep gördüğü siyasi rüyalarla gerçeğin arasında sallanıp duran biriydi.

Ümit Kıvanç’ın deyimiyle “macera klavuzu” orijinal ismiyle Stratejik Derinlik kitabı bugün islami akademik hezeyanlarla yazılmış bir kitap konumuna indirilmiş olsa da 100’den fazla baskı yaptı ve Türkiye’nin özellikle dış politikasına öyle ya da böyle uzun yıllar şekil verdi.

Davutoğlu en basit sınır anlaşmazlığı vb konuyu bile “Filistinli gözü yaşlı analar, Bayırbucak Türkmenleri veya Horasan Erenleri”ne bağlama lirik siyaset tarzını seviyordu.

Türkiye'nin, tamamen rüyalar aleminde gibi, Balkanlar ve Ortadoğu'da Yeni Osmanlıcı politikalar izlemesini mantıklı buluyordu. "Suriye politikasından pişman mısınız?" içerikli bir soruya yanıt verirken; "Uluslararası toplum dediğimiz toplumun Suriye konusunda bu kadar riyakar bir tutum takınacağını düşünemedik." diyerek yine kendini temize çıkartıp hesap hatasının uluslararası toplumdan kaynaklandığı mesajı veriyordu.

Görevden alınınca Erdoğan'ın kendisine "Sen başbakan gibi görün ama başbakan olma. Başbakanmış gibi yap ama yetki kullanma." mesajını verdiğini söyledi. "O dönemde düşük profilli bir başbakan isteniyordu. Ben kendimi bilirim benden her şey olur da düşük profilli olmaz." dedi.

Başbakanlık görevine seçimle değil atamayla geldiğini. Yüzde 49.5 oyu kendisinin değil Erdoğan’nın aldığını. Ülkede oluşturulan tekinsiz ortamın bu oy artışını sağladığını hiç kabul etmek istemedi. Gar katliamı gibi bir vahşetten sonra bile oy artışından bahsedecek kadar temel insani hasletlerden kopmuş haldeydi.

Kendine yakışan duygu bulamacı ağdalı bir konuşmayla istifa ettirilirken büyük sözler söylemekten hala vazgeçmemişti. "Kendi genel başkanının ihraç edildiğini görme üzüntüsünden kurtarmak için istifa ediyorum. Nefsimi ayaklar altına alırım, bir faninin terk etmeyeceği düşünülen her makamı elimin tersiyle iterim ama asla bu kutlu hareketteki hiçbir dava arkadaşımın kalbini kırmam."

Kapı dışarı edilirken dahi “kriz çıkartmıyor”du ama yalnızca üç yıl sonra Gelecek Parti’sini kurdu. Partisini kurduğundan beri özellikle iki açıklaması basında ve kamuoyunda oldukça fazla tartışıldı.

İlki “Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa birçok insan, insan içine çıkamaz. İleride bir gün Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman en kritik dönemlerden biri 7 Haziran-1 Kasım arasındaki dönem olacaktır.” açıklamasıydı.

İkincisi ise '6'lı masadaki liderlerin Cumhurbaşkanı gibi imza yetkisi olacak' "Cumhurbaşkanı aldığımız kararları kabul etmezse kriz çıkar, Meclis desteğini kaybeder ve ülke yeniden seçime gider" sözleriydi.

İlkinde müzevir bir çocuk gibi “söylerim ha” demişti.
İkincisin de “İstediğimi yapmazsanız rezalet çıkartırım.” tavrı göstermişti. Yersiz özgüvenin yanına bir de hadsizlik eklemişti. Halbuki kendisi gayet mütevazi bir ailede türlü zorluklarla büyümüştü ama ihtirası mantığını yine esir almıştı.

Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz sevgili Ahmet Tulgar’ın dediği gibi “Bir bozkır, bir Orta Anadolu daralması, sonra da kendi üstüne katlanması. Otoriteryen bir ideolojinin iç odalarında, tepesine bir Neo-Osmanlı tokadı yemişlik hali. Bu tokadın şiddetiyle durduğu yerin derinine saplanmış gibi. Ama işte utançtan yerin dibine geçmeye de hiç niyeti yok.” bir yandan da.

Malumatfuruş tavrıyla vaktin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın bile hakkında ‘Mr. Davutoğlu’nun o katlanılmaz tarih derslerini hiç özlemeyeceğim.’ dediği Davutoğlu.

İşin enteresan bir yanı da bu kadar Osmanlıcı olup Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devletin temel kodlarını hiç çözememiş olması. Hadi diyelim Kemalist Cumhuriyet’e mesafeli ama Atatürk’ün İsmet İnönü gibi bir efsane Başbakanı bile ters düştükleri için görevden aldığını da mı bilmiyor? Peki 45 sadrazamın boğazını kesen Osmanlı’nın hayranı olarak padişaha mızırdanmanın bedelini, en azından Başbakanlıktan alınmasını hiç hesap etmemesi gerçekten enteresan değil mi? Geldiği görevlere hep atanmış biri olarak değişik bir özgüven sahibiydi.

Bulduğu her ortamda savaş öncesi asker coşturmak için okunan uzun “Koçaklamalara” benzer ajitatif konuşmalarıyla önlüğü büyük öngörüsü küçük bir talebe gibi coştukça coşuyordu.

Kendini bazen gündüz düşlerine öyle bir kaptırıyor ki yerle bir olmuş Diyarbakır-Sur’a bakıp “Burası Toledo olacak, biz de Sare hanımla ev alacağız.” diyecek kadar zihnen evde değildi kendisi.

Gelelim bugüne…
Muhtemelen yüzde 1’in altında bir oy oranıyla Davutoğlu gündüz düşlerini görmeye devam ediyor.

Sözü dinlenmezse kriz geçirip, hükümeti düşürmekle tehdit ediyor. Televizyonda kendisine yeterince söz verilmediği için cinnet geçiren geçkin popçu Erol Büyükburç gibi “Saksı değilim ben. Ben Erol Büyükburç’um. Bana saksı muamelesi yapamazsınız.” nostaljik yeli estiriyordu. Bununla da yetinmeyip “Çok bilmişler…Masadan Saadet, Gelecek, Demokrat Parti çıksın seçim mi kazanacaksınız?!” diye ekliyordu.

Batı için hayal dünyasındaki bir maceraperest.
Araplar için kendi arkalarından iş çeviren güvenilmez bir siyasetçi.
Eski yol arkadaşları için rol çalan ihtiraslı bir kişilik.

Bu özgeçmişle birini değil siyasi koalisyona küçük bir şirkette işe bile almazlar. Çünkü onun mantığına engel gündüz düşleri var. Görünen o ki seçim yolunda daha çok “Krizler” çıkartacak.
Ve bu seçim muhtemelen siyasetteki son seçimi olacak

Peki çözüm ne Altılı Masa için?
Başta da dediğim gibi tek çare onu bir üniversitenin boş amfisine bırakıp kaçmak.
Konuşup dursun…

Önceki ve Sonraki Yazılar