EMRE EREN KORKMAZ

EMRE EREN KORKMAZ

İngiltere’de Başbakan Aranıyor

Türkçe’de Birleşik Krallık’a veya Britanya’ya İngiltere demek yerleşmiş bir olgu olsa da Boris Johnson'un istifasının ardından yeni başbakanın kim olacağı konusu adadaki İngilizlerin dışında pek ilgi uyandırmıyor.

SNP Lideri ve İskoçya başbakanı Sturgeon yeni bir bağımsızlık referandumunun hazırlığını yaparken Kuzey İrlanda’da ilk kez çoğunluğu elde eden İrlanda ile birleşme yanlısı, cumhuriyetçi partiler zaten ideolojik ve tarihsel sebeplerle Westminster’da neler olduğuyla ilgilenmiyorlar veya meselelere “daha da beter olsunlar” anlayışıyla yaklaşıyorlar.

Boris Johnson sonrasında Muhafazakar Partinin (Tory) başına kimin geçeceği ve genel seçimlere kadar ülkeyi kimin yöneteceği konusunda aday çok olsa da parti içinde veya İngilizler arasında da bir heyecan olduğunu iddia etmek güç. Bilhassa hayat pahalılığı konusunda adayların hiçbirinin özel ve dikkat çekici bir politikası yok. Böyle bir politikayla çıkmaları da güç; çünkü adayların hemen hepsi Johnson hükümetinde bakan olarak görev alıyorlardı, şansı en yüksek adaylardan sayılan Rishi Sunak zaten ekonomiden sorumluydu. Doğal olarak “biz yanlış yaptık, ekonomi öyle değil böyle yönetilir” demeleri mümkün değil. Bu nedenle de klasik Tory seçmenine hitap etmek için vergileri düşürmeye dair sözler veriyorlar.

JOHNSON DÖNEMİNİN BİTİŞİ

Johnson, üç yıllık yönetiminde ciddi meselelerle kendi özgün üslubuyla ilgilendi. Örneğin Brexit konusunda AB ile son anlaşmayı imzaladı. Öncesinde karşı çıktığı ve bu sebeple devirdiği Theresa May’in ardından kendisi gidip Kuzey İrlanda’yı AB’nin gümrük birliğinde tutan aynı anlaşmaya imza attı. Yakın dönemde ise imzaladığı bu anlaşmayı tek taraflı olarak değiştirmeyi gündemine almıştı.

Pandemide uyguladığı politikalarla (pandeminin başında hastanelerde yatan huzurevi sakinlerini geri göndererek onbinlerce yaşlının ölümüne neden olma, maske takma ve kapanma gibi kararları geç alma, maske vb malzemeleri VIP Liste adı altında yakın arkadaşlarına dağıtma) 180 bin kişinin ölümüne neden olsa da zamanında parayı bastırıp yeterli aşıyı satın aldığı için aşılamadaki başarısını öne çıkarmaya çalışıyordu.

Ancak artan hayat pahalılığının sonucunda Haziran ayında iki şehirde gerçekleşen ara seçimde Tory’lerin büyük yenilgi alması, özellikle Tory’lerin kuvvetli olduğu ve son seçimde rakibine 24 bin oy fark attığı bir şehri 6 bin oy farkıyla kaybetmesi otoritesini sarstı. Bununla birlikte bilhassa sendikaların son yılların en büyük grevlerine (40 bin demiryolu işçisi geçen ay 3 gün başarılı bir grev yaptı, bu ayki grev günleri de ilan edildi. British Airways işçileri grev kararı aldı, British Telecom ve en büyük yan şirketi Openreach’te yaklaşık 40 bin işçi grev kararı aldı ve grev günleri belirlendi. Sağlıkçılar ve öğretmenler de grev oylamasına başladı.) başlaması da parti yönetiminin ve hükümetin yenilenmesi için zamanın geldiğini hatırlattı.

Johnson’ı yönetimi bırakmaya zorlayan kabinedeki bakanların toplu istifasının görünürdeki gerekçesi ise elbette bu sorunlar olmadı. Johnson’ı destekleyen ve parti disiplininden sorumlu olan kişinin bir kulüpte iki erkeği taciz ettiğinin açığa çıkması ve şahsın öncesinde de 5 kişiyi taciz ettiğine dair şikayet olduğu halde Johnson’un bunlarla ilgilenmemesi, haberdar olduğu halde yalan söylemesi, şayet inanırsanız, “bardağı taşıran damla” oldu. Bununla birlikte eski eşini şimdiki eşiyle aldatırken o zamanki danışmanı olan şimdiki eşine yıllık 100 bin poundluk iş vermesi için Dış İşleri Bakanlığına talepte bulunduğunun basına sızdırılması da Johnson’un direncini kırdı. Oysa ki bu sebeplerin hemen hepsi çok daha öncesinde yaşanan ve bilinen konulardı.

ADAYLAR

Johnson yerine aday olabilmek için öncelikle Tory'lerin parlamento grubundan en az 30 vekilin imzasının alınması gerekiyor. Bunu başaranlar parlamento grubunun kendi içindeki bir dizi oylamasına maruz kalıyorlar ve her oylamada sona kalan adaylar eleniyor. En son 2 aday kaldığında partinin tüm üyeleri bölgelerinde kurulan sandıklara gidip tercih ettikleri aday için oy kullanacaklar. En çok oyu alan yeni parti lideri ve başbakan olacak. Bu süreç Eylül başında tamamlanacak.

Adaylar arasında politik açıdan pek bir farklılık yok. Johnson hükümetini de zaten bakan oldukları için eleştiremiyorlar. En popüler adaylardan biri Penny Mordaunt. Kısa bir süre savunma bakanı, şimdi de uluslararası ticaret bakanı olan ve bahis sitelerinde önde giden bir aday olan Mordaunt, İskoç ayrılıkçığıyla en etkili şekilde kendisinin mücadele edeceğini ve diğer ülkelerle serbest ticaret anlaşması imzalamaya devam edeceğini söylüyor. Daily Telegraph gazetesi ise onu liberal görüşleriyle vurmaya çalışıyor.

Diğer popüler ve en hazırlıklı adaylardan biri ekonomiden sorumlu olan Rishi Sunak. Mevcut ekonomik sorunlara neden olan politikaların sorumlusu olsa da kendisi pandemi ve Ukrayna Savaşı nedeniyle uluslararası duruma işaret ediyor ve İngiltere’nin yine de başarılı bir performans sergilediğini iddia ediyor.

Döneminde uyguladığı programlar ile şirketlerin rekor karlar ilan ettiği ve milyarder sayısının rekor seviyesine çıktığı ise biliniyor. Kendisi aynı zamanda meclisin en zengin vekili. Hindistan’dan gelen doktor baba ve eczacı annenin çocuğu olarak lisede ülkenin en pahalı kolejinde okuyan, eski bir röportajında bir işçi kenti olan Southampton’da işçi sınıfından hiç arkadaşının olmamasıyla övünen, ardından Oxford Üniversitesinin popüler bir programını bitiren, mezuniyetinin ardından Golden Sachs gibi büyük finans ve bankacılık şirketlerinde çalışan, bu sırada milyarder bir ailenin kızıyla evlenen Sunak aynı zamanda ABD vatandaşı olduğu için ve bakanlığı döneminde şirketlere sunduğu vergi indiriminden eşinin şirketi de yararlandığı için eleştiriliyor. Sunak ise göçmen kökenlerine ve gençliğine, dinamizmine, kararlılığına vurgu yapıyor ve "en büyük hatam çok mükemmelliyetçi olmam, çok çalışmam” gibi saçma cümleler kuruyor. Sunak diğer adayların ekonomi bilgileriyle dalga geçiyor ve öncelik vergi indirimi değil enflasyonu kontrol etmek diyor.

Dışişleri Bakanı olan ve adayların tartıştığı programa Thatcher’in meşhur kıyafetinin benzerini giyerek çıkan Liz Truss ise çokça eleştirilen ve yargının ertelediği sığınmacıları Ruanda’ya gönderme planına alternatif olarak sığınmacıları Türkiye’ye göndereceğini ilan etmesiyle dikkat çekiyor. Coğrafi bilgisizliği nedeniyle Rusya Dış İşleri Bakanı Lavrov’un dalga geçtiği (bir Rus şehrini Ukrayna şehri sanması) Truss ise Brexit sürecini aşmaya dair kararlı politikalardan bahsediyor.

16 yaşında Nijerya’dan gelen Kemi Badenoch ise dürüst ve güvenilir lider mesajını öne çıkarıyor. Johnson’un ekibinden olan, Brexit sürecinde göçmen karşıtı açıklamalarıyla bilinen ve Johnson dahil 3 başbakan tarafından kovularak en fazla görevden alınan bakan unvanı olan Michael Gove’un kendisini desteklemesi ise ayrı bir soru işareti.

ÜST SINIF AMA AZINLIK

Tory'lerin liderlik mücadelesi politik rekabet açısından tatsız tutsuz geçiyor. Geleceğe dair de bir değişiklik vaat etmiyor. Hatta bazı adayların nezdinde Johnson makul bir devlet adamı olarak dahi tanımlanabilir. Dolayısıyla Britanya’da bugün yaşanan hayat pahalılığından eğitim ve sağlıktaki temel sorunlara, ücretlerin düşüklüğünden İskoçya ve K. İrlanda sorunlarına kadar koşulların yeni yönetimde daha da iyileşeceğini ummak pek mümkün değil. Sendikaların başlattığı grevler üzerinden toplumsal muhalefet gelişmediği müddetçe günümüzde devam eden dış politikada militarist, savaş kışkırtıcısı yaklaşımla içte zengini daha zengin yoksulu daha yoksul yapan, sosyal hakları ve ücretleri gerileten politikalar devam edecek.

Ancak aday profillerine bakıldığında ciddi bir değişim de görülüyor. Torylerin İngiliz, beyaz, erkek, protestan, üst sınıf baskın kimliğine aykırı şekilde adayların hemen hepsi ya azınlık ve göçmen kökenliler ya da kadınlardan oluşuyor. Kemi Badenoch örneğinde olduğu gibi siyah ve kadın bir aday da var. Dolayısıyla Britanya’nın yeni başbakanı azınlık ve-veya kadın olacak.

Azınlık adayların bir diğer özelliği de ikinci nesil göçmenler olmaları, yani İngiltere’de nesiller boyu yaşayanlardan olmamaları. Bunun da etkisiyle isimleri de klasik İngiliz isimleri değil, kendi kültürlerini, kimliklerini yansıtan isimler. Diğer yandan Sunak ve Javit gibi adaylar İngiliz siyasi ve ekonomik elitini yetiştiren özel okullardan mezun olan, mezuniyetin ardında küresel firmalarda yönetici olarak çalışan, azınlıkların ve göçmenlerin çoğunluğunun yaşadıkları sorunları yaşamayan bireyler.

Sığınmacıları Ruanda’ya göndermeye kalkan, ülkede göçmenler için düşmanca bir ortam yaratan, göçmen karşıtlığından prim yapan hükümet de aynı zamanda bu adayların bakan olduğu hükümet. Zaten bu sert politikaları uygulatan İç İşleri Bakanı Priti Patel de Uganda’dan sığınmacı olarak gelen Hintli-Ugandalı bir ailenin çocuğu.

İngiltere’de bunun ırkçılıkla mücadelede büyük bir başarı olduğunu savunanlar var. Uzun dönem siyasetten dışlanan, yakın zamanda ise beyaz İngilizlerin yardımcısı, danışmanı olarak görülen azınlık kökenli siyasetçiler artık kendi isimleriyle, bağımsız şekilde, her konuma aday olabiliyorlar. Kemi Badenoch örneğin olduğu gibi 16 yaşında “dünyanın en iyi ülkesine gelip”, sunulan olanaklar sayesinde genç yaşta vekil olup, başbakanlığa aday olabiliyor. Daha da önemlisi Tory parti tabanı da buna tepki göstermiyor. Göçmen karşıtlığı motivasyonunun baskın olduğu, Brexiti destekleyen Tory tabanı illa İngiliz görünümlü, İngiliz isimli bir adayın peşine düşmüyor.

Diğer yandan bunu kölelik zamanında beyaz efendinin evinde yaşayan ve onun adına diğer kölelere zulüm yapan siyahlara benzetenler ve bu adayların bakanlığı döneminde siyahların, Müslümanların, göçmenlerin yoksullaştığını, ayrımcılığa uğradığını, sosyal hizmetlere erişimlerinin kısıtlandığını açıklayanlar da var. Buna dair eleştirilere ise Kemi Badenoch solun tek tip bir siyah yaratmak istediğini, bir siyahın Tory olamayacağını savunmanın da ırkçılık olduğunu savunarak cevap veriyor.

Obama ve C. Rice gibi örneklerin ardından ülke yönetimine azınlıklardan birinin gelmesinin büyük bir değişim getirmediğini biliyoruz. Tory parti adaylarının da hiçbiri mevcut duruma eleştirel bakmıyor, piyasacılığı ve statükoyu savunuyor. Bu durum aslında kimlik temelli politikaların sınırlarını ve sistem içinde nasıl eritilebildiğini ve statükonun yeniden üretimini mümkün kıldığını gösteriyor. Bu nedenle Britanya özgülünde esas ayrım sınıfsal temelde yaşanıyor. Hayat pahalılığı adı altında kodlansa da bir yanda geniş kesimlerin yoksullaştığı, ücretlerin düştüğü, sosyal hak ve hizmetlerin budandığı toplumsal kesimler varken diğer yanda farklı etnik ve dini kökenlerden olsa da giderek zenginleşen küçük bir kesim var.

Önceki ve Sonraki Yazılar