Okullar

ÖSYM biz üniversite sınavlarına girerken, yani bundan onlarca yıl önce, yani Eski Türkiye’de güvenilir bir kurum muydu? Öyle olmalı.

Merkezi sistemden soruların çalındığına dair söylentiler hatırlamıyorum. Evet birileri birilerinin yerine sınava girerdi, evet öğretmenler sınav sorularını çözüp tahtaya cevapları yazıp bir kasabadaki öğrencilerinin coğrafi kaderini yenmesine yardım ettiğini düşünürdü…

Yani usulsüzlükler hep vardı. Ama bir tarikat dolusu insanın çıkacak soruları önceden alıp da sınavlara girdiğini hiç düşünmezdik. Adil bir yarış olduğunu sanırdık. Hiçbirimiz o yarışa eşit koşullarda hazırlanmazdık tabii ki. Ama en azından o iki saat boyunca hepimiz için oyunun kuralları aynı olurdu. Bu nedenle tarikatlar da soru çalmaya filan çalışmaz, hiç değilse dershaneler yurtlar filan kurup çocukları o iki saate hazırlamaya çalışırdı.

Türkiye’de iyi okullar vardı. En büyük avantaj ama ailesinin maddi gücüyle ama parlak zekasıyla bir çocuğun bu iyi liselerden birinden mezun olmasıydı. Anadolu liseleri ve özel okullar sınavına özel hocalarla hazırlanan, özel okul taksitlerinden çekinmeyenlerimiz vardı. Ama parasız yatılı sınavına girip, köyünden kasabasından belki bir idealist öğretmenin yönlendirmesiyle çıkabilen ve kendi kaderini kendi eline alabilenlerimiz de zengin çocuklarından daha az değildi.

Seneye yüzüncü yılını kutlamaya hazırlandığımız Cumhuriyetimizin en büyük hizmetlerinden biri buydu: eşit eğitim fırsatı. En zengin tüccar çocukları ile en yoksul köylü çocuklarının birlikte okudukları ‘iyi okullar’da yetişti pek çok nesil. Böylece bir ulus olmayı da öğrendi, öğrenebildiği kadar…

En iyi okulların çoğunu devlet kurmuştu. En iyi üniversitelerin ise tamamını. Buralara girecek kadar zeki, çalışkan ve kararlı olmak gerekiyordu sadece. Kolay iş değildi, Anadolu’nun binlerce köyünde, kasabasında hatta kentinde yaşayanlar bu okullardan haberdar bile olmadan büyüyüp hayata atılıyordu belki, ama bazı deniz yıldızlarını da kurtaran birileri vardı. Onlar da öğretmen okullarında, köy enstitülerinde yetişmiş, onlar da yoksulluk ve cahillik sarmalının dışına böyle bir fırsat yakalayarak çıkabilmiş öğretmenlerdi. Çok çok eskide değil daha 80’li hatta 90’lı yıllarda hala Türkiye’nin ücra bir köşesinde birileri öğretmeninin çabasıyla en yakındaki büyük kente gidiyor, orada sınavlara girip Cumhuriyet’in köklü eğitim kurumlarından birinde yeni bir hayata başlıyordu. Ardından çalışmaya, çabalamaya devam ediyorsa ülkenin en iyi üniversitelerinin kapısı da açıktı ona. İçlerinden büyük yazarların, sanatçıların, bilim insanları ve siyasetçilerin de çıktığı bu öğretmen kuşağının yetiştirdiği nesiller bugün Türkiye’de 40 yaş üstü olanlar. Daha ve daha gençler, yani bizim çocuklarımız ise yeni Türkiye’nin adaletsizlikleriyle mücadele ederek hayatta kalabilenler… Artık akıllı ve çalışkan olmak ne ifade ediyor bilemiyorum. Mutlaka birazcık da olsa paralı olmak ve en çok da arkalı olmak gerekiyor.

Arkalı olmak için ‘parti’yle iyi ilişkiler içinde olmak, bir ‘parti’ yöneticisiyle yakınlık kurmak en bilinen, en aşikar yöntem. Daha gizli ve gizemli olansa bir ‘tarikat’la filan ilişkili olmak. Bunların işi en azıtanı, en korkuncu ülkeyi silah zoruyla teslim almaya kalkacak kadar cüretkâr bir hal alan Gülen Cemaati’ydi. Şimdi adı FETÖ’ye çıktı ve tamamen tasfiye edildi. Ama yaşananlar geride tarikatların ve cemaatlerin ne menem şeyler olduğuna dair bir kanaat, bir toplumsal mutabakat bıraktı mı? Hayır. Cemaatlerin devlette, bürokraside etkili olma çabalarını Türkiye yine seyrediyor. Türkiye’de ‘eşitliğin, adaletin’ güvencesi olan kurumlar bu tür kriterlerin gölgesinden kurtulamıyor. En son ÖSYM’de yaşanan sarsıntı ve sonrasında yaşananlar bunu bize bir kere daha gösteriyor.

KPSS sorularının çalındığı ortaya çıkıyor. Bugüne kadar ne kadar çok kez tartışıldı ÖSYM, zaten memleketin en güvenilir kurumları sıralamasında bir numarada filan değildi. Ama artık KPSS’ye ve bu kurumun düzenlediği birçok başka sınava girenler acaba adil koşullarda yarıştıklarına nasıl emin olacaklar? Olamayacaklar. Zaten o sınavlardan en yüksek puanları alanların atanmadığı, mülakatlarda elendiği bir düzen çoktan kuruldu.

Yaşanan kuşkulu duruma müdahale edilip ÖSYM Başkanı görevden alınıyor ve hemen yerine birisi atanıyor. O kişinin de İsmailağa Cemaati’ne yakın biri olduğu ortaya çıkıyor. Oysa eskiden bu tür kurumların başına ülkenin en iddialı bilim insanlarından biri getirilirdi. Kimse de o atamayı yadırgamazdı. Ama şimdi bitimsiz TV tartışmalarında ÖSYM, milliyetçilerin mi elinde tarikatçıların mı gibi konular gündeme gelebiliyor… Bizler de bunları seyredip duruyoruz. Çünkü bu ülkede sistemi yenilemeye girişenlerin önce liyakati yok ettiğini hemen ardından adalet ve eşitliği ortadan kaldırdığını biliyoruz.

Ulus olmanın temel koşullarından biri herkesin kanunlara ve düzenin adil olduğuna inanmasıdır. Şimdi Türkiye’nin en büyük sorunlarından birisi de bu. Çocuklarının geleceği için endişeli olması. Fırsat eşitliğinin önemli ölçüde ortadan kalktığını düşünüyor olmamız.

Önceki ve Sonraki Yazılar