15 Temmuz'u niye konuş(a)muyoruz?

Türkiye siyasi tarihi darbeler tarihi gibidir. Süreci pek çok şeyde olduğu gibi Osmanlı’dan başlatırız bu darbe öykülerinde de… Buradaki sıkı tarihsel örnek Bâb-ı Âli Baskınıdır ama ondan öncesi de mevcuttur.

Bu coğrafyada ilk darbe girişimi 1859 yılında Osmanlı’nın ilk siyasi partisi sayılabilecek Fedailer Cemiyeti tarafından Abdülmecid’i tahtan indirerek yerine Abdülaziz’i getirmeyi planlıyordu ama başarısızlıkla sonuçlandı.

Bunu Abdülaziz'i tahtan indiren 1876 darbesi, 1912’deki Halaskâr Zabitan Bildirisi ve 1913’teki Bâb-ı Âli Baskını takip etti. Böylece bir darbe geleneği de sonuç alınması yani padişahın değişmesi üzerine oluştu. Tek parti döneminde, cumhuriyeti kuran askerler yönetimde olduğu için bu döneme ilişkin, “İzmir suikastı” dışında bir darbe planlaması, girişimi öykümüz yok.

İttihat ve Terakki’nin komitacı üyelerinden bazıları cumhuriyet ilanından sonra köşelerine çekilmeyerek örgütlü hallerini sürdürdüler. Hem Mustafa Kemal’e karşıydılar hem de eski cemiyetlerinin tekrar canlanmasını istiyorlardı. Sonrası İzmir suikast meselesi ve İstiklal Mahkemeleri, idamlar, çok partili hayatı erteleme ve baskılar… Tarihsel anlamda çok tartışmalı bir alan olması nedeniyle 15 Temmuz ile İzmir Suikastı olaylarını birbirine benzeten tarihçiler de mevcut. Bu tartışma onların alanı, biz uzaklaşalım.

BAŞARILI VE BAŞARISIZ DARBELER

Cumhuriyet döneminde iki başarılmış darbe gerçekleşti; 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980. 12 Mart 1971 muhtırası sonuç almış ve hükümet istifa etmiştir. 27 Nisan 2007 e-muhtırası ise başarısız olmuş, siyasi iktidar buradan, devlet üzerindeki gücünü tahkim ederek ayrılmıştır. Muhtıra da bu deneyimle teknolojiye uygun hale gelmiştir. 28 Şubat 1997 aktörleri tarafından “post modern” darbe olarak adlandırılmış, muhtıra ile darbe arasında ama muhtıraya daha yakın bir durum yaratmıştır. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e göre yaşananlar “devlet refleksi” dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan’a göre ise kesinlikle darbe ya da muhtıra değildir. Dönemin Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller’ e göre “başbakanlık koltuğuna oturmak için” Allah’ın bir lütfuydu, ama olmadı. Bu mesele de hayli tartışmalıdır, asker 28 Şubat’ta darbe yapmak istemedi bence, ne yapmak istiyordu ise onu yaptı. Neyse, bu da uzun mesele…

Bu arada 12 Mart muhtırasını biraz açmak lazım. TSK’nın komuta kademesinin “çok gizli” yaptığı toplantıların tamamının içeriği CIA ajanları tarafından ülkelerine satır satır aktarılıyordu, işte buna örnek, daha sonra ortaya çıkan bir paragraf hem de o gizli(!) üst düzey toplantının ABD’ye iletilen notlarından:

Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Korgeneral Hayati Savaşçı toplantının iki seçenekten birini benimsemek için yapıldığını söyledi. Ya çok sayıda genç generalin önerdiği gibi rejimi devirmek ve yönetime el koymak kararlaştırılacak ya da General Tağmaç ve ötekilerin önerdiği Cumhurbaşkanı Sunay'a ve Başbakan Demirel'e bir muhtıra verilerek kimi spesifik ve acil kontrol önlemlerinin alınması istemi kabul edilecekti. Savaşçı, başka alternatiflerinin kalmadığını ekledi.

12 Eylül 1980 darbesi sonrasında ABD elçiliğinin Washington’a ilettiği “bizim çocuklar başardı” bilgi notu ile bunu beraber okuyunca kaygıya kapılmamak mümkün değil doğal olarak…

15 Temmuz 2016 gibi sürekli tekrarlanmasa ve sıkça gündeme gelmese bile başarısız olan darbe girişimleri de mevcut. Kara Harp Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir; idamı ile sonuçlanacak ve “albaylar cuntası” olarak adlandırılan yapılanma ile 22 Şubat 1962 ve 20 Mayıs 1963 yıllarda 2 darbe girişimde bulundu ve başarısız oldu.

20 Mayıs 1969’da asker siyasete doğrudan müdahale ederek, bu sefer başta Celal Bayar olmak üzere siyasi yasakları kaldırılmak istenilen eski DP’li siyasetçiler için devreye girdi. CHP tarafından verilen değişiklik teklifine karşı çıktılar. İsmet İnönü -nedenini ayrıca tartışırız- direndi. (Burada Deniz Baykal’ı da anmakta yarar var, o da Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasağını kaldırırken İnönü ile aynı şeyi mi düşünüyordu acaba?) Süleyman Demirel asker karşısındaki her zamanki çekingen tavrını sürdürdü ve anayasa değişikleri geri çekildi. Bu çekingen tavır Demirel’e o zaman da maliyet çıkardı, partisi bölündü ve Demokratik Parti kuruldu.

Bir sonraki darbe planı, Türkiye solunda da çok tartışma yaratan ve halen tartışması süren “Milli Demokratik Devrim” fikrinin öncülüğünde olduğu belirtilen 9 Mart 1971’de ortaya çıktı. TSK içinde sol unsurlar tasfiye edildi. 12 Mart için bir nevi “alan temizliği” gibi görülen bu darbe bastırma operasyonunda MİT’in yoğun bir biçimde Mahir Kaynak ve Mehmet Eymür gibi isimlerle olayların içinde yer alması bu meseleyi, çok sayıda aydının işkenceden geçirmesiyle birlikte hep tartışmalı bırakmıştır. Başarısız her darbenin ilginç bir biçimde 15 Temmuz gibi çok fazla karanlık yönünün bulunmasını da tarihsel bir not olarak belirtmek lazım.

Bu tarihsel örnekleri vermemdeki amaç başarılı ya da başarısız tüm darbe girişimlerinin, niyet ve hedef açısından birbirine çok benzemesidir. Başarılıları bir kenara koyarsak, başarısız darbe girişimlerinin tamamının da muhatabına yaradığı bir gerçek. (Başarılı olanların kimseye yaramadığının altını da çizelim.)

Ergenekon Davası süreçlerinde her olaya “darbe” her muhalife de “darbeci” denildiği için sağlıklı olarak o dönemi inceleme olanağı yok. Burada sadece MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 2002 yılında baskın seçim kararı almasına neden olan, bugüne kadar da kimseyle paylaşmadığı ve uzun süre askerle arasına mesafe koymasına neden olan “istihbarat” bilgisi dikkate alınmaya değerdir. Buna Hulusi Akar ile daha sonra kurduğu yakın ilişkiyi de eklemek gerekir. İlginçtir Hulusi Akar Ergenekon meselelerini de hiç konuşmaz!

EN ÇOK SORUSU OLAN DARBE GİRİŞİMİ

Omurgası, disiplini ve öğretisi din olan bir yapı ısrarlı bir biçimde devlet kurumlarına sızmaya çalışmaktadır. Bunun stratejik bir hedefi de mutlaka vardır ama bu kısmı hiç dile getirilmez. Tam tersine bu sızmada “elde edilen kazanımların kaybedilmemesi için” bizzat bu organizasyonun başındaki isim Fetullah Gülen uyarılarda bulunmakta ve talimatlar vermektedir. Üstelik bunları açık olarak yapar. Bu devlet kurumlarından birisi TSK’dır ve 15 Temmuz’un omurgasını da burası oluşturmaktadır. Geri kalan kısımlarını bu tespit üzerine, farklı zeminlerde tartışabilirsiniz.

15 Temmuz içinde en çok soru barındıran darbe girişimi olarak tarihteki yerini almıştır. İlginç bir biçimde bizzat darbeye muhatap olanlar bunun konuşulmasını, tartışılmasını ve araştırılmasını istememekte, bu da her gün var olan soruların yanına yenilerini eklemektedir.

Örneğin TBMM’de kurulan Araştırma Komisyonu… MHP, CHP ve HDP’nin zorlamasıyla kuruldu, süre uzatmadan çalıştı, çalışmaya başlaması “yargıya intikal eden bir konu” gerekçesiyle 7 ay geç başladı. Darbenin birinci derece aktörleri komisyona gelmedi, raporu da yayınlamadı. Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet komutanları, MİT müsteşarı, dönemin başbakanı komisyona bilgi vermek için gelmedi, soruları kurumsal kimliklerle yanıtladılar. Oysa TBMM’de 1997 yılında kurulan Susurluk Araştırma Komisyonu’na MİT müsteşarı dahil davet edilen herkes gelmiş ve dosya kapsamında ne kadar bilgi var ise komisyonun eline ulaşarak raporlanmıştı. 15 Temmuz komisyonu başkanlığını yapan Reşat Petek Cumhurbaşkanı Erdoğan ile talep etmesine karşın hiç görüşemedi. Komisyon çalışmaları bir dönem sonra “FETÖ” olarak adlandırılmaya başlanan Gülen cemaatini araştıran bir hale dönüştü. Cemaatin gelişmesinde bizzat siyasi iktidarın katkısı her aşamada ortaya çıkmaya ve resmî belgelerle kayıt altına alınmaya başlayınca komisyon çalışmaları bizzat Erdoğan’ın basın üzerinden verdiği talimat ile sonlandı. Rapor TBMM Başkanı İsmail Kahraman’a teslim edildi sonra yayınlanmadan kayboldu. CHP’nin muhalefet şerhleri değiştirildi, metinden çıkarıldı tartışmalar uzadı. Sonunda meselenin bu boyuta gelmesinden rahatsız olan Reşat Petek raporu kendi sitesinden eksik de olsa yayınladı.

Komisyonun çalışmalarında 2 ilginç unsur öne çıktı. MİT’in çok yüksek bir teknoloji ile dinlendiğinin ortaya çıkarılması ve Yavuz Sultan Selim’in kaftanının çalınması girişimi. Teze göre darbe başarılı olsaydı “FETÖ” lideri Gülen bu kaftan ile Türkiye’ye dönecekti. Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ’un komisyona verdiği ifadede darbe planlarının “kurmay zekasıyla” hazırlandığı bilgisini de “şaşırtıcı” olarak değerlendirmek gerekir.

15 Temmuz tartışmalarına girmeden bugün sorulması gereken bir soruyu dillendirelim. Sizce de meydanlara ya da ekranlara çıkıp yaşananları en çok anlatması gereken kişi; 15 Temmuz’un bir nevi mağduru olan ve kendi ordusu tarafından rehin alınan o dönemin Genelkurmay, şimdinin Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar değil midir? Artık asker değil siyasi bir kişilik ve TBMM Genel Kurulu toplantılarında muhalefet milletvekillerine parmak sallayarak yanıtlar veriyor. Siyasi bir kişilik olarak basınla görüşüyor onlara açıklamalarda bulunuyor, 15 Temmuz için Devlet Bahçeli’den daha çok meydanlarda konuşması gereken kişi o değil mi? Niye konuşmuyor ve hatta ortalıkta bile çok fazla gözükmüyor?

16 Temmuz 2016 sabahı Çankaya Köşkü’ne darbecilikten daha sonra hüküm giyen Mehmet Dişli ile birlikte helikopterle inen Hulusi Akar, Dişli’ye karargâhtan Yüksek Askerî Şura üyesi Akın Öztürk’ü alıp getirmesi talimatı verdi. Bu sırada Akar ile Dişli’nin yanında Başbakan Yardımcıları Numan Kurtulmuş ve Tuğrul Türkeş ile Savunma Bakanı Fikri Işık vardı. Işık hemen müdahale ederek Öztürk’ün darbenin 1 numaralı ismi olduğunu belirtti ve bu talimata karşı çıktı. Ortam, Akar’ın Öztürk’ü darbecileri ikna etmek üzere kendilerinin çağırdıklarını söylemesine karşın gerildi. Sonuçta Öztürk getirilmedi ama hükümet üyelerinin “darbenin 1 numarası” olarak nitelendirdikleri Akın Öztürk’ün darbeci olmadığını anlatan bir açıklama Genelkurmay internet sitesinde günlerce kaldı. Darbenin hemen ertesi günü Abdullah Gül Erdoğan’ı ziyaret etti ve yaşananlardan dolayı geçmiş olsun dileklerini iletti. Erdoğan, soru üzerine darbenin bir numarasının Akın Öztürk olduğunu söyledi. Hulusi Akar ise 6 yıldır bunu söylemedi!

MİT Müsteşarı Genelkurmay binasından Cumhurbaşkanına ulaşmaya çalıştı (anlatılanlar böyle çünkü) ama ulaşamadı. Koruma müdürüne ulaştı ve onunla önlem alması konusunda konuştu. Oysa o saatlerde Erdoğan Antalya’daki uluslararası bir futbol maçı organizasyonu için dönemin belediye başkanı Menderes Türel ile 1 saate yakın görüşme yapmıştı. Hakan Fidan bir yandan Erdoğan’a ulaşmaya çalışırken dönemin Başbakanı Binali Yıldırım da Hakan Fidan’a ulaşmaya çalışıyor, saatlerce uğraşmasına rağmen başaramıyordu.

Bu arada Ilgaz tüneline saklanma fikri Binali Yıldırım’ın değil koruma müdürünündü. Erdoğan İstanbul’da bulunan Yıldırım’a Ankara’ya dönmesi talimatı vermişti. Koruma müdürü önlem olarak resmi koruma araçlarını bırakıp bir iş adamının zırhlı araçlarına alarak yola çıkmıştı. Ankara’da havadan ateş açıldığı bilgisini alınca da Ilgaz tüneline saklanmayı planlamıştı. Yıldırım’ın telefonları kapatıldı başka telefonlar ile konuştu ve tünele hiç girmedi. Bu arada destek için onu arayan Kemal Kılıçdaroğlu ile de görüşemedi. Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ bir biçimde devreye girerek görüşmelerine yardımcı oldu. O gece Yıldırım’ın konvoyuna ateş açıldı ve danışmanlarından birinin aracı isabet aldı. Aslında o gece fiziki müdahaleye maruz kalan tek siyasetçi Yıldırım’dı…

Yazı uzadı, bu meselenin uzun hikayesini daha sonra yazacağım…

Hem de yerel seçimler öncesi bir kumpasa dönüşme ihtimalini de içeren, insanların yönettikleri kurumları, koltukları ve bireysel çıkarları için nasıl riske attıklarının detaylı hikayesini de orada okuyacaksınız.

Burada son bilgi olarak şunu verelim: Binali Yıldırım kendisine bağlı MİT müsteşarına ulaşamamayı dert edindi ve Vietnam gezisi sonrasında 2017 yılında MİT Müsteşarının görevden alınma kararnamesini hazırlattı. Çünkü MİT Müsteşarı ile yaptığı görüşmede de sorularının hiçbirine yanıt alamamıştı.

Ancak Yıldırım’ın uçağı piste indiğinde resmî gazetede yayınlanan sürpriz bir karar bekliyordu kendisini:

MİT Müsteşarlığı Başbakanlık'tan alınarak doğrudan Cumhurbaşkanlığına bağlanmıştı…

Önceki ve Sonraki Yazılar