YAVUZ HALAT
AKP-MHP’ye karşı kazanmanın tek bir yolu var
YAVUZ HALAT
AKP-MHP bloğunun artık kendi “başarı hikayeleri” ile yeniden iktidar olabilmesi imkansız. Yirmi küsur yıllık sürede bütün “hikayeleri” tükettiler. Ne yeniden yazılacak ekonomik başarı hikayesi ne yeniden olunacak dünya liderliği ne yerli ve milli nesil anlatısı ne güvenlikçi-milliyetçi mobilizasyon inandırıcı olacak artık.
Hal böyle olunca iktidarın (bir 5 yıl daha) ömrünü uzatabilmek için yeni bir mühendislik gerekti. O mühendislik de siyasi muhalefeti etkisizleştirmek, dağıtmak hatta parçalamak üzere uygulamaya geçirildi.
İlk olarak Kürt siyasi muhalefetinden başlayalım; AKP’nin yıllardır yok edemediği, parçalayamadığı, kendi safına da çekemediği seçmenin yüzde 15’ini arkasından sürükleyen siyasi örgütlülüklerden. AKP’nin bu duruma bulduğu “karşı çözüm”, her seçim öncesinde HDP’yi kriminalize etmeye çalışmak, Kürt halkını dışlamak ve terör yaftalaması ile kendi seçmenini saflaştırmaktı. Aslında bu yöntem başarısız da sayılmazdı çünkü AKP karşıtı her türden muhalefeti Kürt siyasi hareketi ile doğrudan ittifak kurmaktan dolayısıyla birleşik bir muhalefetten alıkoyuyordu. Ta ki Suriye (ve Irak’ta) ABD/İsrail, planlarını değiştirene kadar.
Bilindiği üzere uzun yıllardır ABD/İsrail stratejisi, Ortadoğu’daki uyumsuz ülkeleri zayıflatmak amacıyla merkezi güçlerini zayıflatan ve toprakları etnik, dini, mezhep kimlikleri üzerinden parçalayan bir taktik plan üzerine kuruluydu. Yıllar içerisinde, bölünmüş parçaların kontrolünün zorlaşması (Hizbullah, IŞİD, Haşdi Şabi), konvansiyonel silah üretiminin ve tedarikinin kolaylaşması özellikle İsrail’i yeni taktikler aramaya zorunlu kıldı. Yeni Trump yönetimi, İsrail’e bu kapıyı açtı. İlk icraat Suriye’de hayata geçirildi, neredeyse bir hafta içerisinde Suriye, yeni bir “merkezi idareye” geçirildi ve bütün “parçalar”, bu idareye eklemlenmeye/ tabi hale getirilmeye şart koşuldu. Şimdi aynı taktik komşu ülke Irak’ta uygulanacak. ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack'ın Suriye Özel Başkanlık Temsilciliği görevinin yanında Irak Özel Başkanlık Temsilcisi olarak da görevlendirildiğini duyurdu Trump, 31 Mayıs’ta.
Yeni plana en hızlı “uyum” sağlayan Abdullah Öcalan oldu. Uyum sağlamak, durumu tanımlamak için uygun bir ifade değil aslında. Daha doğru bir ifade ile İsrail/ABD planının değiştirilemeyeceği öngörüsüyle Öcalan, Kürt siyasi hareketine yeni bir taktik plan inşa etti. (Buna eski bir taktik planı yeniden devreye soktu da denilebilir.) Ayrılıkçı/bağımsızlıkçı politikalardan vazgeçerek, Suriye’de, Irak’ta ve elbette Türkiye’de merkezi yönetimlerle iktidarın belirli ölçülerde paylaşılması ekseninde (bazı yerde silahlarıyla, bazı yerde silahları bırakarak) entegrasyon modeli önerdi. Bu süreçteki asıl güvencesinin de örgütlü PKK kadrolarının (özellikle kadın kadroların), zaman içerisinde şartları değerlendirerek bulundukları ülkelerin tüm damarlarına nüfuz edebileceklerini, böylece Kürt halkının varlığının ve siyasi mücadelesinin çok daha güçlü korunacağını işaret etti. Yani Öcalan’ın önerdiği yol pürüzsüz ilerlerse Kürt kadroları, bu ülkelerde lokal değil bölge çapında etkin merkezi roller üstlenebilir. (Bu noktada belirtmek gerekir ki 20 küsur yılını dağda, 27 yılını cezaevinde ve daha da önemlisi kendisinin bir halk tarafından önder kabul edildiğinin bilincinde olan birini, üstelik PKK örgütü kendisini dinliyorsa son süreçteki pozisyonuna bakarak “işbirlikçi, birilerinin adamı hatta kendi kişisel kurtuluşunu planlıyor” gibi değerlendirmeler yapanların politik analizden ziyade psikanalize terfi etmeleri daha yararlı olur.)
Ancak bu sürecin, her politik mücadelede olduğu gibi sürekli karşılıklı hamlelerle ilerleyeceği, dönemsel geri adımlar ya da ileri çıkışlar olacağını öngörmek gerek. Örneğin şu an Suriye’de Kürt Siyasi Hareketi, başlangıç pozisyonundan/planından daha zayıf konumda ancak bu durumun stabil kalmayacağı daha ileri ya da daha geri gideceği mutlak bir zorunluluk!
AKP-MHP oligarşik ittifakının, başlattığı yeni çözüm sürecinin de İsrail/ABD’nin değişen Suriye/Irak planından kaynaklı olduğu sanırım artık herkesin kabulü. Yani bu süreç asıl olarak, Cumhur İttifakı'nın genişletmek için değil Suriye/Irak planında devre dışı kalmamak için kabul edildi. AKP/MHP bu sürecin Türkiye ayağını, “kendi işlerine geldiği” biçimde uygulamaya/uydurmaya çalışacaktır, hatta çalışmaktadır. Kısaca Saray da ABD/İsrail planına karşı çıkmanın bir işe yaramadığını anladığında kendi meşrebince “uyum” sağlamaya girişti.
Devlet Bahçeli adına Türkgün Gazetesi’nde yayınlanan metin, bu süreçten neyin amaçlandığını çok açık bir biçimde ifade ediyor; “Terörsüz Türkiye hedefi doğrultusunda toplumsal uzlaşıyı derinleştirmek, toplumun her kesiminin ortak bir milli benlikte kenetlenmesini teşvik etmek manasına gelir… Milli birlik mefhumu; TC’nin üniter niteliğinin korunması, ortak milli şahsiyetin kuvvetlendirilmesiyle doğrudan ilintilidir. Milli bütünlük, vatandaşlık statüsü yanında; ortak mazi, kültür, lisan ve değerler manzumesi etrafında kristalleşen bir toplumsal aidiyet hissidir.”
İktidarın herhangi bir kısmının paylaşılması şöyle dursun, toplumsal ve siyasi hakların (en azından bir kısmını) güvence altına alacak yasal değişikliklerden bile çok uzak bir zihniyet. Bahçeli’nin sunacağı “ortak bir milli benlik”in ne olduğunu herkes tahmin edebilir ve “ortak milli şahsiyetin kuvvetlendirilmesi”nden de kimin kast edildiğini!
MHP/AKP’nin bu süreçte bir lütuf olarak sunduğu tek adım; silah bırakma/kullanmama karşılığında örgüt üyelerinin, siyaset yapma adı altında sosyal hayata katılmaları. Hatırlanacaktır, 12 Eylül mahkumları için 1991 yılında çıkarılan “şartlı tahliyeden” salıverilenlerin zaman içerisinde nasıl siyaset yaptıkları ve nasıl sosyal hayata katıldıkları. Büyük çoğunluğu için pasif siyaset, sosyal hayat gailesi! Bu tarihsel “deneyimi” bilen Kürt siyasi hareketi için, ilk talep bu değil de kayyumları, dokunulmazlıkları imkansızlaştıran yasal değişiklikler gibi adımlar olmalı.
Suriye ve Irak’ta sürecin keskin iniş/çıkışlarla ilerleyeceği öngörülebilir ancak Türkiye’de AKP/MHP’nin sunduğu gelecek; seçime kadar zaman yaymak, kırıntılarla umutlandırmak, seçim kazanmaya bağlı vaat vermek. Eee, seçimden sonra ne olacağı ise tarihten biliniyor. Belki de aynısını Kürt siyasi hareketi yapmalı, seçim sonrasını başka aktörlerle mutabakat altına alarak!
***
Gelelim CHP’ye. Tayyip Erdoğan; “Kayıkçı kavgalarının asla tarafı değiliz, Biz başkalarının iç meseleleri ile ilgilenmiyoruz” dese de Yozgat’ın köy kahvesindeki AKP’linin de kanaati mutlak butlan kararının, “ısmarlama” çıkarıldığı yönündedir. Amaç da aşikar, sadece ana muhalefet partisi değil ana muhalefet kitlesi de seçime kadar kendi içlerinde uğraşadursun. Şimdiden amaç fazlasıyla hasıl olmuştur, en kötü sonuç; Kılıçdaroğlu ekibine ne yapıp edip cumhurbaşkanı adayı çıkartılır, artık ne alınırsa, yüzde 1,2,3 “kar kardır” denir.
Özgür Özel’in bu durum karşısında mahkeme kapılarını aşındırması, yönetmelik uygulatmaya çalışması beyhude bir çabadan öteye gitmeyecek. Saray mahkemeleri bu işleri çok daha önceden öğrenmişti zaten, hatırlanacaktır Bahçeli’ye devredilen MHP kongresi. Anlaşılan Özgür Özel de İYİ Parti misali yeni bir parti kazandıracak siyasi hayata…
***
Yeni bir model/proje oluşturulabilir mi?
Daha öncesine de gidilebilir elbette ancak 20 küsur yıllık AKP dönemi iki şeyi herkese öğretmiş olmalı.
1-AKP’nin kurallarını koyduğu ve sınırını belirlediği her oyunda muhalefet, bu kurallar ve sınırlar içerisinde kaldığı sürece hep kaybetmektedir. (İstanbul seçimleri ya da Kürt illerindeki belediyeler kazanılmış olsa da gasp edildiğinde verilen mücadele yine AKP’nin yasaları ve mahkemeleri içerisinde boğulmuştur.)
2-Bu ülkede sağcıları yanına alarak AKP’ye karşı iktidar kazanıl-a-maz. Ve elbette bazı sosyal-demokrat geçinenleri saflardan temizlemeden…
***
Bu iki prensip sabit kalmak kaydıyla yeni bir model/proje oluşturulabilir mi? Kesinlikle.
Öncelikle “halkçı” bir program oluşturularak… Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcısı olsa da Özgür Özel’den bir “sosyalist program” beklenmiyor hiç kimse. Sadece demokratik, eşitlikçi, adil, katılımcı olsun yeter! Tarihteki örnekler kopyalanarak bile mükemmel metinler hazırlanabilir, kimsenin kuşkusu olmasın.
Ancak asıl önemli olan böyle bir program doğrultusunda “nasıl örgütleneceği” ve “uygulamanın” nasıl olacağıdır. (Siyasetteki asıl turnusol; ne söylediğin değil, neyi nasıl yaptığındır.) Şu an itibariyle görülen; her ne kadar CHP’den vazgeçmeyecekmiş gibi bir tutum içinde olsalar da birkaç yedek partiyi kurdurdukları yönünde. Yani hukuk/zaman tükenince, bütün kadrolarla ve hızla yeni kurdurulan partinin içini doldurmak. Aynı örgüt, aynı isimler, aynı işleyiş sadece ismi değiştirdik, hadi devam. Sanırım, Saray’ın tam da istediği bu olsa gerek!
Başka bir örgütlenme modeli mümkün!
Erkan Baş, geçen günkü röportajında Bülent Tanör’ün “Türkiye’yi aynı zamanda bir Kongreler iktidarı olarak tarif ettiğine” atıfta bulunuyordu. (Belki bazıları “partileşme süreci” olarak da adlandırabilir.) Bugün yapılması gereken ve kazanacak olan tam da bu “model”dir; AKP-MHP karşıtı muhalefeti, halkçı bir program temelinde ilmek ilmek bir Kongre Hareketi olarak örgütlemek. Köy köy, mahalle mahalle, ilçe ilçe, il il. Toplumsal kesimlerin her birinin kendisini birer kongre hareketi olarak örgütlemesini örgütleyerek; sağlık/eğitim emekçilerinin, mühendislerin/teknisyenlerin, kadınların/gençlerin, motokuryelerin/maden işçilerinin, çiftçilerin/emeklilerin, zeytinliğini/ormanını savunanların kısaca herkesin ve her kesimin kendi yerel ve sektörel kongrelerini…
Bu ülkedeki “sol potansiyel” görünenin çok ötesinde ve hiç de azımsanmayacak büyüklükte. Ve inanılmaz bir enerjiye ve çok büyük bir emek gücüne sahip. Yeter ki önüne başaracağına inandığı bir hedef ve güvenebileceği yol arkadaşları olsun. Bunu Zonguldak yürüyüşünde de Gezi eylemlerinde de (bazı) seçim kampanyalarında da kanıtladı.
Bürokrasinin, protokolün olmadığı, VIP kapısının olmadığı, müteahhit teşvikinin olmadığı… Ne Abdüllatif Şener, Cemal Enginyurt gibilerin vekil olacağı ne Ekmeleddin gibilerin Cumhurbaşkanı adayı olacağı ne de Tanju Özcan, Muhittin Böcek gibilerin belediye başkanı yapılacağı… Aşağıdan, eşitlikçi, denetleyebilen, demokratik, solcu…
Ve elbette Kürt halkının bu sürecin içerisinde yer alması çok önemli etken olacaktır. Örneğin, Kürt ve Türk kadınlarının onlarca kongrenin sonrasında yapacağı ortak bir merkezi kongrenin yaratacağı sonuç; bir tarafta müthiş bir coşku diğer tarafta müthiş bir korku. Ancak aynı perspektifle farklı kanallardan da ortak bir kongre hareket(ler)i örgütlenebilir (ayrı örgüt ortak hedef). Yeter ki AKP-MHP iktidarın indirilmesi sonrasında nasıl bir “demokratik entegrasyon”un inşa edileceğinde en baştan mutabakat yapılsın.
Böyle bir dönem kuşkusuz iktidarın saldırılarına, provokasyonlarına maruz kalacaktır. Bu engellenemez. Ancak her türlü baskıya, cezaya, cezaevine 1 yıl, hadi bilemediniz 1,5 yıl katlanma azmi sağlanabilir. Buradaki en kritik davranış biçimi, iktidarla her türlü ilişkinin kesilmesidir. Karikatür bir ifade ile “iktidarın selamını alan, bizden değildir!” (En sosyal şahsiyet bile 1 yıl sürdürebilir, değil mi?)
Çok temel hatları ile yukarıda anlatılmaya çalışılan proje (en iyi niyetlisine bile) ütopik gelecektir. Ancak hatırlatmakta yarar var, asıl ütopik olan yani başarılı sonuç elde edilmesi mümkün olmayan; Saray’ın, kurallarını sürekli kendi lehine değiştirdiği bir oyun içinde çıkış yolu aramaktır. Asıl ütopik olan; sayısal çoğunluğu sağlayacağını varsayarak sağcı politikacılara kapılarını açmak sonra onların “satış”ı ile yüzleşmek ve yeniden sağcı politikacı aramaktır. Asıl ütopik olan; başarısızlığı kanıtlanmış aynı siyaset tarzını yeniden üretmektir. “Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemek deliliktir." (Bu sözün Albert Einstein’a atfedilmesi doğru değilmiş. Kökeni Adsız Alkolikler'in 1981 tarihli yayınlarına dayanmakta imiş.)
Aslında tam da bu noktada sol akıl, daha doğrusu sol aklın devrimci tarzı devreye girmeli. Madem sosyalistler, CHP ile “kader” birliği yapıyor, başta TİP, Sol Parti ve EMEP olmak üzere (önden örgütlüler yürüsün arkasından örgütsüzler!), ülke çapında bir kongre hareketi örgütletmek ve örgütlemek üzere harekete geçmeli. Akılları ve emekleriyle sosyal-demokratlara (idarecilerine rağmen) öncülük etsinler. Bu önermeyi de ütopik bulan solcular olacaktır!
Belki de gerçekçi (ve mutlak başarıyı yakalayacak olan) yol; her kritik metne “ülkemiz tarihinin en büyük siyasi, ekonomik krizini yaşamaktadır” cümlesiyle başlamak, konfor alanlarını/sosyal statülerini asla riske atmamak, sürekli olarak dışarıya “ortaklık, birlik, cephe” deyip içeriye de “o ulusalcı, bu Kürtçü, o eski hasım bu yeni hasım” eğitimi vermek, CHP mitinglerine katılmayı “sokakta siyaset” olarak algılamak… Ve bunların hepsini yeniden ve yeniden tekrar ve tekrar etmek.
Bu kadar gerçekçi olarak “bu kadar gerilediysek” belki de ütopik olmanın zamanı çoktan gelmiştir. (Gerileyen sadece solun politik gücü, sayısal etkisi, faaliyet çapı değil. Sol, egemenlerin dilini bile kendi politik diline ikame etmeye başladı. Mesela, son dönemin yaygın tartışma başlığı; devlet aklı. Çok değil, bu tartışma 5-10 yıl önce bile yapılsa başlık; kontgerilla olurdu. Oysa şu solcularımız kontgerilla yerine devlet aklı demeyi tercih ediyor.) Neden yapılamayacağını değil de nasıl yapılacağını konuşarak ve daha da geç kalmadan işe girişerek…
Yeni siyaset sahnesi: Sarayın planı, CHP’nin krizi
12 Ekim 2025 Pazar 00:30Hangisi daha çok korkuyor, ulusalcılar mı kontrgerilla mı?
23 Temmuz 2025 Çarşamba 00:2025 yıldır direnen kontrgerilla neden şimdi tercih değiştirdi?
21 Haziran 2025 Cumartesi 00:30PKK feshedildiğinde, Türkiye’de ve Ortadoğu’da neler değişecek?
11 Mayıs 2025 Pazar 00:15