Akşener’in masaya oturduğu Bucak…

Bir nesil 25 - 30 yılla ifade edilir. Bu zaman diliminde doğup büyüyenlere veya bu zaman diliminde gençliklerini, orta yaşlarını, ileri yaşlarını yaşayanlara kuşak da denir. Şimdinin deyimiyle jenerasyon.

Bu zaman dilimi içinde yaşayanların ortak umutları, ortak kaderleri vardır. Ve bu zaman dilimini beraberce aynı yaşlarda yaşayanların ortak tarihsel süreçlerden geçtikleri kabul edilir.

Biz şimdi tutmuşuz, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in, 3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen kaza ile ortaya dökülen ilişkilerin merkezindeki Sedat Bucak’a milletvekilliği teklif ettiğini konuşuyoruz.

Biz tutmuşuz, 1996’da doğanlardan hatta o yıllarda gözü ilk gençlik aşklarından başka bir şey görmeyenlerden Akşener – Bucak görüşmesinin önemini kavramalarını bekliyoruz. Üstelik bu nesil, kendini bilmeye başladığı zamandan bu yana neredeyse onlarca “Susurluk”a tanık olmuşken. Şimdi bu genç, daha bu yazı kaleme alınırken meydana gelen “Sedat Peker’in evinin kurşunlanması” olayını mı muhakeme etsin, daha doğmadığı zamandaki “Susurluk Kazası”nın baş aktörlerinden Sedat Bucak ile Akşener’in görüşmesini mi analiz etsin? Bu kadar yük hangi nesil olursa olsun fazla.

İşte bu nedenlerle bu yazının amacı; Meral Akşener’in vekillik önerdiği Sedat Bucak’ı “şöyle bir” anlatmak; özellikle o dönemi bilenlere göre çok eksik kalacağının da farkında olarak.

Bir buçuk nesil bu yazıda; “Sedat Bucak, korucu ağası olarak kimdi,emrindeki korucular neler yaptı?”, “Susurluk davasında sakladığı için mahkum olduğu yol arkadaşı Addullah Çatlı kimdi?”, ve “Bugüne miras kalan kayıp silahlar olayı neydi” gibi sorularının yanıtlarını “şöyle bir” bulacak.

Meral Akşener’in bu ayın başında gerçekleştirdiği Şanlıurfa ziyaretinin en renkli ve “coşkulu” bölümü elbette Siverek etabıydı. O topraklar, Sedat Bucak’ın doğup büyüdüğü yerlerdi. Müzeyyen hanım ve İsmail Hakkı bey çocukları Sedat doğduğunda elbette onun “önemli biri” olacağını biliyorlardı ama belki de bu kadarını onlar da anne-baba olarak tahmin edemiyorlardı.

Nitekim Sedat Bucak daha 20’li yaşlarının sonlarında kendini göstermiş, televizyonlardaki ağa dizilerinin “jön”lerini aratmaz olmuştu. Bir ayağı hep Ankara’daydı ve Meclis’e girişi de daha 31 yaşında oluverdi. O, seçilme yaşına ulaşır ulaşmaz, 1991 seçimlerinde artık Doğru Yol Partisi milletvekiliydi. Aşiretinin genç reisiydi.

Bucak, bir taraftan da Tansu Çiller’in kutsadığı “bu memleket için kurşun atan şerefliler”in yol arkadaşıydı. Gel zaman git zaman o “yol”da bir Kasım günü, 3 Kasım 1996’da, Balıkesir’in Susurluk ilçesinde “kaza” meydana geldi. 36 yaşındaki aşiret reisi Mercedes marka otomobilin sol ön koltuğunda oturuyordu. Kazadan yaralı kurtulan tek kişi oydu.

Katliam sanığı olarak, uyuşturucu kaçakçısı olarak, çete lideri olarak aranan Abdullah Çatlı ve daha sonra Çatlı’nın gönül ilişkisi olduğu fezlekelere geçecek olan Gonca Us ölmüştü. Otomobili, Çatlı’yı aramakla görevli olan Polis Müdürü Hüseyin Kocadağ kullanıyordu. O da öldü. Ölenler ne derdi bilemeyiz ama Sedat Bucak, otomobiline bindiği Abdullah Çatlı’nın ismini, “Mehmet Özbay” olarak bildiğini söyleyecekti. Öyle ya üstünde de “Mehmet Özbay” kimliği vardı. Oysa ki aracın plakasındaki harf serisi sahibinin ismini zaten ele veriyordu: 06 AC 600

Kazadan sonra ortaya çıkan ilişkiler “çete”yi gösteriyordu. Nitekim Sedat Bucak’ın dokunulmazlığı da kazadan bir yıl sonra kaldırılacaktı. “Çete kurmak”, “aranan suçluyu gizlemek” ve “yasak silah bulundurmak”tan yargılandı. Uzun süren yargıma sonunda “Çete”den beraat ettiği için bu iddiayı yazı dışı bırakacağız.

Peki “gizlenmesine yardım ettiği kişi” kimdi? Abdullah Çatlı.

Abdullah Çatlı kimdi? Biraz geriye doğru zaman yolculuğu yapmak, 1980 öncesine gitmek gerekecek:

Ülkücüydü. Önce Ülkü Ocakları Ankara İl Başkanı, sonra da Ülkücü Gençlik Derneği’nin Genel Başkan Yardımcısı oldu. Çatlı’nın dosyası da bu koltuğa oturduktan hemen sonra kabarmaya başladı. Önce 1978’in Temmuz ayında Ankara’da Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Bedrettin Cömert’in katledilmesi olayının sorumlusu olarak gösterildi, yakalandı ama salıverildi. Salıverildikten 3 ay sonra sorumlu tutulacağı ikinci eylemi daha kanlıydı ve 12 Eylül darbesini çağıran olaylardan biri olarak tarihe geçti: Ankara – Bahçelievler’de Türkiye İşçi Partili 7 gencin katledilmesi. Bazı olaylar için “öldürme” kelimesinin yetmediğini biliriz ve “katliam” sözcüğünü kullanırız ya hani. Bu olay tam anlamıyla bir katliamdı: Kurbanlarını boğma, baş hizasından kurşuna dizme…

Çatlı, 12 Eylül darbesinden hemen sonra “Mehmet Özbay” kimliğiyle yurt dışına kaçırıldı. Ne de olsa orada da işe yarardı. Avrupa’dayken MİT ile temasa geçtiği kayıtlara geçti. ASALA mensuplarının öldürülmesinde kullanıldığı da konuşulur, bilinirdi. Çatlı her olaydan sonra bir şekilde salıveriliyordu ama İsviçre’de cezaevine konulmuştu. Nasıl olduysa 1990’ın Mart ayında Bostadel Cezaevinden kaçtı, kaçırıldığı iddia edildi. Nitekim bu firardan sonra kırmızı bültenle aranmaya başlandı. Avrupa’da ülke ülke dolaşıyordu. Ne de olsa Türkiye kendisine yerine göre gri pasaport, yerine göre de yeşil pasaport veriyordu. Abdullah Çatlı’nın “Mehmet Özbay” dışında birçok yüzü, birçok kimliği vardı: Hasan Kurtoğlu, Şahin Ekli.

Kimi zaman “Şahin Ekli” ismini ve kimliğini, kimi zaman da “Mehmet Özbay” ismini kullanıyordu. Susurluk’ta öldüğü sırada üstünden çıkan Mehmet Özbay sahte kimliğini 25 Nisan 1990’da Beşiktaş Nüfus Müdürlüğü’nden alacaktı.

Abdullah Çatlı’yı “Çiller’in kahraman”ı yapacak, onu “derin devletin adamı” olarak kayıtlara geçirecek eylemleri elbette sadece bunlar değildi. Hedefinde genelde Kürtler ve Ermeniler vardı. 1982’de Hollanda’da öldürülen Ermeni asıllı Nubar Yalımyan bunlardan biriydi. Kürt uyuşturucu kaçakçısı Behçet Cantürk, Rum kökenli Thefofilos Georgiadis gibi. Hatta “kumarhaneler kralı” Ömer Lütfi Topal’ın öldürüldüğü silahta parmak izi vardı. Kürt asıllı İranlı kaçakçılar Lazım Esmaeili ve Askar Simitko’nun ölümünden sorumlu tutuldu.

Uyuşturucu kaçakçılığından da uluslararası aramaları olan Abdullah Çatlı hep bir şekilde kaçıyor, kurtuluyor, gizleniyordu.

İşte dönemin Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne göre Çatlı’yı gizleyenlerden biri bugün Meral Akşener’in milletvekilliği teklif ettiği Sedat Bucak’tı. Bu nedenle 1 yıl 15 gün-cük hapis cezası aldı. Cezası ertelendi, bu cezadan sonra da 20. Dönem Şanlıurfa Milletvekili olarak Meclis kürsüsünden “Hukukun üstünlüğüne bağlı kalacağına, Anayasa’ya sadakatten ayrılmayacağına” dair yemin etti. Millet adına yasa yaptı.

KAYIP SİLAHLAR BİLMECESİ

Susurluk kazasının olduğu dönemde doğan jenerasyon “kayıp silahlar”ı sadece (daha çok Sedat Peker’in iddiaları nedeniyle) “15 Temmuz darbe girişimi” sırasında kaybolan silahlar olarak bilir ama “kayıp silahlar” bizim de hatırlayabildiğimiz kadarıyla ülke tarihinde hep konuşulmuştur ve 1990’ların karanlık noktalarındandır. Meral Akşener’in vekillik önerdiği Sedat Bucak da işte 90 öncesi kuşağın hatırladığı “kayıp silahlar”ın merkezindeki isimlerdendir. Biraz da o kayıp silahlardan söz edip Bucak’ın asıl mesleği “koruculuk” konusuna geçelim.

Susurluk kazasından sonra olay yerine ilk gelen Susurluk İlçe Jandarma Komutanlığı ekipleri 06 AC 600 plakalı Mercedes içinde resmen bir cephanelikle karşılaştı:

2 adet MP-5 marka tabanca, 3 adet baretta marka tabanca, 1 adet “Saddam” diye tabir edilen Tang marka tabanca, 1 adet Sig Sauer marka tabanca... Liste, bu silahlara ait onlarca mermi bulunduran şarjörler ve bu silahlara takılabilen susturucularla uzayıp gidiyordu. Ne var ki sadece 2 baretta ve 1 Sig Sauer marka silahların ruhsatı vardı. Bunlardan biri de “Mehmet Özbay” olarak Abdullah Çatlı’ya, biri Polis Müdürü Hüseyin Kocadağ’a biri de Sedat Bucak’a ruhsatlıydı. Mehmet Özbay’ın ruhsatını da diğerleri gibi Mehmet Ağar’ın başında bulunduğu Emniyet Genel Müdürlüğü vermişti.

Listede geri kalan silahlar ruhsatsızdı ve bazıları Mehmet Ağar tarafından Korkut Eken’e verilen ve daha sonra bir kısmı kayıp olan silahlardandı.

İşte o silahların devlet kayıtlarında olmadıkları dönemlerde Sedat Bucak’ın “yol arkadaşı” Abdullah Çatlı’nın da adının geçtiği faili meçhul cinayetler işlenmişti.

Ve kazadan sonra “hafıza kaybı” yaşadığını söyleyecek olan Sedat Bucak bu silahların araçta bulunmasıyla ilgili, “hatırlamıyorum”, “bilmiyorum” diyecekti. Sonra da “devlet sırrıdır” deyip mahkemeye dosya sunacaktı.

Ruhsatlı, ruhsatsız silah çoktu ama Sedat Bucak neden o arabada bulunduğunu, “Tarımla uğraşırken yorulmasına ve şöyle bir İstanbul’a kaçıp dinlenmek istemesine” bağlıyordu. Bucak’a göre böyle zamanlardan birinde yani 1996 Kasım’ın da “Mehmet Özbay”ı aramış, İstanbul’a gidelim demişti. Abdullah Çatlı yani nam-ı diğer Mehmet Özbay kendisini almıştı. Önce Yalova’da kaplıcalara gidecekler, sonra da bölgede haberini aldıkları ucuz arsayı bakacaklardı.

KORUCU AĞASI OLARAK SEDAT BUCAK

İYİ Parti’nin “milletvekili namzet”i Sedat Bucak’ın “reisi” olduğu Bucak aşireti kimi kaynaklara göre, “bir aşiretler topluluğu”dur ve hakkındaki rivayet de muhteliftir.

Biz o nedenle daha çok Susurluk Raporu’ndaki tespitlere ve bölgede yaşanan olaylardan sonra mağdurların dayanacağımızı baştan aktaralım.

Bucak aşiretinin kökleri Diyarbakır’a dayanır ve 1800’lü yılların ilk çeyreğinde Siverek’e göçtükleri yazılır. Aşiretin devletle ilişkileri “dalgalı” olmakla birlikte daha çok devletin yanında yer aldıkları bilinir ancak 27 Mayıs Darbesi’nden sonra aşiret liderleri “Yassıada misafirleri” arasında yer almıştır. Hatta bu isimler Sedat Bucak’ın babası İsmail Hakkı ve amcası Celal Bucak’tır. Sedat Bucak’ın aşiretin başına geçmesi, amcası Celal Bucak’ın ölümünden sonradır.

Bucak aşiretinin korucusu sayısı hep 10 bin civarı olarak ifade edildi ama resmi rakamlarda bu sayı 350-400’lerde tutuldu. Öyle ki şimdi Sedat Bucak’a vekillik öneren Meral Akşener İçişleri Bakanı iken 1997’de bu sayıyı 434 olarak açıkladı. Akşener, o dönem bu sayının da 345’inin “gönüllü köy korucusu”, “89’unun geçici köy korucusu” olduğunu açıklıyordu. Akşener’e göre o dönemde Bucak aşiretinin korucularına devlet tarafından her ay 1 milyar 216 milyon lira ücret ödeniyordu.

Bölge halkı bilirdi ki Bucak aşireti bundan çok daha fazlasıydı ve çoğunluğu gerçekten de devletten para almıyor, onları bölgede hakimiyetini gittikçe artıran aşiret bakıyordu.

Bucak aşireti devletle ilişkisini hep korudu. Öyle ki Aralık 1993’te Korkut Eken Emniyet Genel Müdürlüğü’nü temsilen aşireti ziyaret etti. Bu ziyaret Sedat Bucak’ın Siverek’teki evinde bir toplantıya dönüştü. Bucak bu toplantıda devletten roketatar gibi silahlar istiyordu. Dönemin Şanlıurfa İl Jandarma Komutanı Albay Seral Saral’dan da “illegal adam toplama” yetkisi talep ediyordu.

Sedat Bucak’ın “ağası” olduğu Bucak aşireti zaman zaman da uyuşturucu ve silah kaçakçılığıyla anıldı. Bunun en somut örneği aşiretin korucu başlarından Adil Akpirinç’in 1997’de yüklü miktarda eroinle yakalanması oldu. Hatta bir başka iddia, Sedat Bucak’ın evinin bir bölümünün belediye tarafından yıkılmasına sebep oldu. Siverek’in yine önde gelen aşiretlerinden Kejan (Kırvar) aşiretinin reisi Ahmet Kıran (Kırvar), Ankara’daki 7 TİP’liyi katledenler arasında yer alan ve Ömer Lütfi Topal cinayetinde adı geçen Haluk Kırcı’nın Bucak aşiretinin evinde gizlendiğini açıklayınca Sedat Bucak’ın evi DYP’li belediye tarafından yıkıldı.

1990’ların başlarından itibaren birçok olayda Bucak aşiretine bağlı korucuların ve aşiret mensuplarının adı geçti. Silahlı çatışmalar, son dönemde Şanlıurfa’nın da dışına çıkarak İstanbul’daki alışveriş merkezlerine yansıdı.

Daha geçen Temmuz ayında Hilvan’ın tutumlu köyünde iş makineleri tarlada kafatası ve kemikler buldu. Bölgede 1990’larda bir arazi anlaşmazlığı sonrasında “kaybolan” Şefik Gelgeç’in ailesi bu kemiklerin oğullarına ait olduğunu ve kendisinin Bucak aşiretine bağlı korucular tarafından kaçırıldığını ileri sürdüler.

Bucak aşiretinin bölgede yol kesme ve ateş etme iddiaları hiç durmadı. Bunlardan biri de geçen yıl yaşandı. Bu iddiaya göre de Bucak aşiretinin korucuları silahlarla yol kontrolü yapmak için Diyarbakır – Şanlıurfa yolunda “kontrol noktası” oluşturdu.

Ve nihayet Sedat Bucak’ın bizzat kendi ismi, son yıllarda Ankara’daki lüks bir restoranın çalışanlarını silahla tehdit ederek çıkar sağladıkları iddia edilen kişilere yönelik Kaldırım Operasyonu’na karıştı. Bucak bu operasyonu “komplo” olarak niteleyecekti.

ASIL SORU VE SONUÇ

Bütün bunlar yakın ve orta geçmişte yaşananlardı. Şimdi ise asıl soru cevabını arıyor: Meral Akşener gibi deneyimli bir siyasetçi, ismi bu kadar tartışmalı tarihin içinde geçen Sedat Bucak’a neden milletvekilliği adaylığı önerdi?

Kim bilir belki de Akşener, “Altılı Masa”ya, “Benim isteklerim yerine gelmezse HDP tabanının sandıkta ittifaka sağlayacağı desteği keserim” mesajı veriyordur.

Önceki ve Sonraki Yazılar