SAMİM AKGÖNÜL

SAMİM AKGÖNÜL

Avrupa'da İslami radikalleşme ve 'Projeler'

Sosyal bilimlerdeki akademik araştırmaların güncel tartışmalara yön verdiği düşünülür. Aslında tam tersi de doğru, güncel konular sosyal bilimlere öncülük ediyor ve bilimsel araştırmaların sonuçları güncel konulara etki ediyor. Siyaset, toplum ve bilim etkileşimsel bir ilişki içinde. Liberal demokrasilerde bu üçgende üç köşe de eşit güçte.

İki kutuplu dünyanın çöküşünden sonra Doğu Avrupa'daki dini azınlıklar bir sorun haline geldi. 2000'li yılların başında, “eski” azınlıklar üzerine çalışan diğer tüm meslektaşlarım gibi ben de yeni bir konunun içine çekildim: Göç dalgalarından kaynaklanan yeni azınlıklar.

KATEGORİLEŞME SÜRECİ VE “PROJELER”

Batı Avrupa’da bu gruplar önce “misafir işçiler” (toplumsal bir kategorizasyon), daha sonra “Araplar” ya da Türkler (etnik kategorizasyon) ve son olarak da “Müslümanlar” (dinsel kategorizasyon) olarak görüldüler. Diğer bir deyişle “işçi” kategorisi yeni azınlığı çoğunluğun bir sosyal sınıfı ile özdeşleştirip dayanışma olanakları sunarken, etnik kategorizasyon bu grupları çoğunluğun çeperine itti.

Dinsel kategorizasyon ise İslam’a yüklenen anlam olumsuzlaştıkça yeni azınlığı tektipleştirdi ve “tehlikeli” olarak algılanmasına yol açtı. Göçmen asıllılar = Müslümanlar = Tehlikeliler. Tepkisel bir biçimde yeni azınlığın içinde bu kategorizasyonu kabul eden, hatta savunan ve hatta “tehlikeli” olmayı pozitif addeden gruplar oraya çıktı. Ve böylece son 20 senedir elimizde nur topu gibi bir “toplumsal sorun” var. Bu toplumsal sorun(lar)a “yanıt” arayan bilim, siyaset ve sivil toplum dünyasından bir çok proje var. Bu projeler o kadar çok ve çeşitli ki bakış açılarına, yöntemlere ve ulaşılmak istenen sonuca göre büyük farklılıklar sunuyorlar. En azından bana gelen (ve bazılarını kabul etiğim) projeleri üç ayrı kategoride değerlendiriyorum :

  1. Bireysel yaklaşım: Bu tür bir projede soru, radikalleşmeye maruz kalabilecek genç Müslümanları tespit etmek veya Avrupa topraklarında daha önce radikalleşmiş ve eylemde bulunabilecek ve suç işleyebilecek genç Müslümanları tespit etmek. Bu projeler, kitaplar, makaleler ve medya programları daha çok bireysel yaşam yörüngeleriyle ilgilenmekte ve şiddet eylemlerini önlemeye ve cezalandırmaya çalışmaktadır. Burada aranan sonuç bütüncül değil detaycıdır ve ne olursa olsun (Sembolik şiddet uygulamak pahasına) şiddetin önüne geçmektir.
  1. Kültürcü yaklaşım: Bu yaklaşım, bireysel yaşam öykülerine değil, topluluk ve kimliğe odaklanır. Bu tür özcü anlayışta şiddet, etnik (Orta Doğu, Kuzey Afrika) ve/veya dini (İslam) kimlikle ilişkilidir. Bu raporlara ve projelere göre bu etnik kimlikler ya da kısaca İslam zaten şiddet içerir. Çözüm, bu kültürleri Avrupa değerlerine “entegre etmek” veya “asimile etmek” ve İslami davranışı Avrupa bağlamına uyarlamaktır. Bu “adaptasyon”, Avrupa'ya özgü bir sekülerleşme süreci olarak sunulmaktadır.
  1. Toplumsal yaklaşım: Özellikle Fransa'da ama bazen de AB projelerinde bir sosyal sınıf yaklaşımı görüyorum. Bu anlayışa göre radikalleşme sorunu ne bireysel ve/veya psikolojik bir süreç ne de etnik ve/veya dinsel kimlik sorunudur. Avrupa Müslümanları toplumun en düşük sosyal sınıfını oluşturdukları sürece, İslam bir sosyal sınıf sorununu örten battaniyedir. Genç Müslümanların radikalleşmesi dinsel bir tavır değil, toplumsal huzursuzluğa bir cevaptır. Dolayısıyla yeni azınlıkların şiddetten arındırılması, toplumsal eşitlikle gerçekleşebilir

Söylemeye gerek yok, genç Müslümanların radikalleşmesi meselesinin tek bir cevabı yok. Cevap, bu üç yaklaşımın birleşimindedir.

YANITLARIN ÇEŞİTLİLİĞİ

Toplumdan ve onun olağan çerçeveleme kurumlarından (okul, cami, dernek, aile vb.) kopuk bazı genç bireylerin radikal dogma, toplumdan (“sistemden”) intikam alma fırsatı ve şiddet tarafından cezbedildiği doğrudur. Ve radikalleşmeyi ortadan kaldırmak için yukarı ve aşağı çerçeveleme politikasında proaktif (ve pragmatik) bir yanıt olmalıdır.

Etnik ve dinsel seferberlik çağrılarının (Milliyetçilik ve Dincilik) her zaman şiddetin harika bir meşrulaştırılması olarak kullanıldığı da doğrudur. Bir kurum olarak “şehitlik” tüm kimlik mücadelelerinde ortaktır. Ancak bu sefer şehitlik tamamen yurtsuzlaştırılmıştır.

Dâru'l-harp ve Dârülislâm arasındaki klasik ikilik tamamen güncelliğini yitirmiştir, çünkü yeni radikaller bazıları Müslümanların çoğunluk olduğu yerleri bile henüz gerçek birer Dârülislâm olarak görmemektedir.

Ve son olarak, kuşkusuz, bireysel ve/veya kültürel yaklaşımlar, sosyal sınıf dışlama olmaksızın radikalleşme fenomenini açıklayamaz. Şiddet içeren davranışların bazıları gerçekten de nesilden nesile yeniden üretilen bir tahakküm sürecine verilen tepkiyle ilgilidir ve sembolik şiddete (Irkçılık, ayrımcılık, sömürgecilik, segregasyon...) tepki olarak doğar. Dolayısıyla radikalleşme, içerden bir sürece işaret ettiği kadar dışardan bir sürece de işaret etmektedir.

Önceki ve Sonraki Yazılar