Bir psikolojik harp tekniği olarak itibar suikastı: Yassıada’dan CHP’ye…

AYŞE YILDIRIM

Ayhan Aydan’ın ve doktorların aksi yöndeki ifadelerine rağmen dönemin Başbakanı Adnan Menderes, çocuğunu doğar doğmaz öldürmekle suçlanıyordu. Bu da yetmiyor; savcı, mahkeme salonuna getirdiği bir ‘iç çamaşırı’nı elinde sallayarak heyete ve salondakilere gösteriyordu.

Savcıya göre elinde tuttuğu bu kadın “donu” Adnan Menderes’in kasasından çıkmıştı. Menderes’i halkın gözünde hiçleştirmek, idama giden yolun taşlarını döşemek için hazırlanan rezilliğin bir parçası olarak sergileniyordu.

Mahkeme dediğime bakmayın. 27 Mayıs 1960 darbesini gerçekleştiren 38 kişilik Milli Birlik Komitesi’nin kurduğu “Yassıada Mahkemesi” söz konusu olan.

Öyle ki aşçının tavuk tüylerini yolması için alınan “cımbız” bile dava konusu yapılmıştı. Suçlama, Menderes’in sevgililerine devletin parasıyla cımbız aldığıydı!

Davanın sonucunu biliyorsunuz, Türkiye demokrasi tarihine kara bir leke olarak geçen idamları da.

Yıllar sonra mahkeme salonuna getirilen o “don”un bizzat bir Millî Birlik Komitesi üyesi tarafından Menderes’in kasasına konduğu ortaya çıkacaktı.

Bir kumpas kurulmuştu bizzat yargılayanlar tarafından, yargılananlara.

Yassıada yargılamalarında Demokrat Parti yöneticilerine 20’ye yakın suçlamayla dava açılmıştı. Ortada çok ciddi suçlamalar vardı.

Dolandırıcılık, yolsuzluk suçlamalarından İsmet İnönü'ye yönelik suikast için halkı kışkırtmaya; CHP'li vekillerin seyahat özgürlüğünü engellemekten devlet radyosunu partizanca kullanmaya, ölümle sonuçlanan üniversite olaylarından sorumlu olmaktan 6-7 Eylül olaylarının faili olmaya. Hatta anayasayı ihlale…

Gelin görün ki kamuoyunda en çok konuşulan ve ilgi gören davalar “Bebek-Don Davası”, “Cımbız Davası” gibi davalardı.

Bir devlet geleneği olan psikolojik harp tekniği uygulanıyordu. Sonucu belli olan davanın kamuoyunu oluşturmak için en iğrenç yol seçilmişti: İtibar suikastı.

Bunun için ellerinde medya ayağı da vardı: Devlet Radyosu.

Radyoda “Yassıada Saati“nde davayı anlatan spiker şunları söylüyordu:

“Masum halkımızın oylarını çalıp türlü türlü entrikalar çevirerek başa geçen düşüklerin elebaşılarının, milletin parasıyla safa sürdüğü devirlerde ne gibi süfli işlerle uğraştıkları bir kez daha görüldü…“

Tanıdık geldi, değil mi?

Her akşam ekranları dolduran yandaşların, muhalif görünümlü yandaşların ve gazeteci kılığındaki tetikçilerin sözlerine benziyor değil mi?

Hani “özel hayat üzerinden konuşulmasına karşıyım, özel hayata ilişkin bilgilerin ifşa edilmesi kabul edilemez” diye başlayıp “ama bu rezillikler, çirkinlikler, aile yapısına ters ilişkiler, böyle süfli şeyler, bunlar kabul edilemez” diye devam eden kafalar. Hani, “CHP hiç bu kadar yolsuzluk ve gayriahlaki ilişki tartışmasının merkezinde yer almadı. Özgür Özel derhal istifa etmeli“ diyen kafalar.

Bir yandan bu iğrençlikler üzerinden CHP’ye vurmaya çalışırken, diğer yandan iktidarı ve yargıyı yaşanılanlardan uzak tutmaya çalışanlar.

Yok efendim, “Adalet Bakanı da yargının elindeki görüntülerin sızmasından rahatsızmış, gayri ahlaki paylaşımların üzerine gidecekmiş, sızıntının kaynağını araştıracakmış, buna izin vermeyecekmiş“!

Tutuklanan ve etkin pişmanlıktan yararlanan, daha doğrusu şantaja boyun eğmeye zorlanan CHP'lilerin ifadelerinin hem de değiştirilerek Adalet Bakanlığı Basın Müşaviri tarafından basına servis edilmesini nereye koyacağız peki?

Bakan Bey, bundan da rahatsız mıymış acaba? Sızıntının kaynağı neredeymiş?

CHP lideri Özgür Özel’in aynı Adalet Bakanı hakkında dile getirdiği iddialar sonrasında CHP’lilere yönelik bu aşağılık itibar suikastının artması bir tesadüf olsa gerek.

Bakan Bey’in o günlerde Muhittin Böcek’in itirafçı olacağını bilmesi de “tesadüftür”.

Böcek’i “itirafçı” ya da “iftiracı” olmaya götüren, adli makamların elindeki oğluna ve gelinine ait görüntülerin ortaya saçılması da “tesadüfi bir sızıntı“dır.

Yoksa Bakan Bey, bu yaşanılanlardan eminim, çok rahatsızdır ve sorumluları bulup buna izin vermeyecek “duyarlı bir tavır” içindedir!

CHP İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Evrim Rızvanoğlu, önceki gün sosyal medya hesabından “Otoriter siyasetin en eski silahlarından biri: Cinsel iftira kampanyaları, politik linç ve ‘karakter suikastı‘ siyaseti” başlıklı bir yazı paylaştı. Herkesin özellikle de CHP’lilerin okuması gereken yazısında “Bir rakibin politik argümanlarını tartışmak yerine onun ahlaki meşruiyetini hedef alan propaganda yöntemi olarak itibar suikasti“ni anlatırken şöyle diyordu Rızvanoğlu:

Özellikle demokratik kurumların zayıfladığı ya da otoriter eğilimlerin güç kazandığı ülkelerde iktidarlar, muhalefeti doğrudan yasaklamak yerine onu toplumun gözünde ahlaken kirli, sapmış ya da güvenilmez göstermeye çalışır.

Amerikalı siyaset kuramcısı Murray Edelman’ın çalışmalarında vurguladığı üzere, modern siyaset yalnızca kurumlar ve yasalar üzerinden değil; semboller, korkular ve algılar üzerinden de şekillenir. Edelman’a göre iktidarlar çoğu zaman gerçek bir suç kanıtlamaktan ziyade, toplumun kültürel korkularını harekete geçiren sembolik düşmanlar üretir. Özellikle cinsellik, aile ve “ahlak” temaları bu nedenle otoriter propagandanın merkezinde yer alır. Çünkü cinsellikle ilişkilendirilen bir suçlama, kanıtlanmasa bile insanların zihninde kalıcı bir leke bırakabilir.“

Rızvanoğlu, yaşanılan süreci çok güzel özetlemiş yazısında; öfke, skandal ve cinsellik içeren içerikler ne yazık ki daha fazla etkileşim alıyor toplumda. Yöntem basit, önce içinde cinsellik yer alan bir iddia ortaya at, sonra iktidara yakın medya figürleri bu iddiaları görünür hâle getirsin. Ve politik tartışma yerini ahlaki lince bıraksın.

Yazısını bitirirken başka bir önemli tespit daha yapıyor:

“Bu tür kampanyaların en tehlikeli yanı, yalnızca bireyleri değil, demokratik tartışma kültürünü de çökertmesidir. Çünkü siyaset; projeler, ekonomi ya da hukuk üzerinden değil, dedikodu, korku ve itibarsızlaştırma üzerinden yürümeye başlar.“

Erken, zamanında ya da erkene alınmış bir seçim olsa bile, iktidarın hedefi zayıflamış, itibar kaybına uğramış, güvenilirliğini yitirmiş ve başında Özgür Özel’in olmadığı bir CHP ile sandığa gitmek.

Bu da demektir ki burada durmayacaklar.

Her gün nereye varacağını bilmediğimiz yeni çamurlarla, yeni iğrenç senaryolarla karşılaşmaya devam edeceğiz.

Onlar itibar suikastı yapacak, CHP’liler de bunlara yanıt vermeye, toplum nezdinde kendilerini aklamaya çalışacak.

Yanıt verildikçe daha çok konuşulacak, daha çok tartışılacak, daha çok yaygınlaşacak.

Gazetecimsilere malzeme çıkacak, yapılanlara karşı çıkmak yerine CHP’lilere ayar vermeye kalkarak bu operasyona ortak olacaklar.

Gerçek olup olmaması önemli bile değil, zaten kime ne, kimin özel yaşamından. Toplum nezdinde ahlaki çöküntü içinde olan bir parti izleniminin yaratılması yeterli.

Ülkenin içinde bulunduğu siyasi, ekonomik ve hukuki çöküntü konuşulmasın, iktidara yönelik yolsuzluk, usulsüzlük iddiaları gündeme getirilmesin, getirilse bile sesi kısılsın.

Evet, otoriter siyasetin bilinen senaryosu en aşağılık hâliyle yine devrede.

O nedenle belki de CHP’lilerin yapması gereken, bu iğrençliklere yanıt vermek yerine bildikleri yolda devam etmektir. Şimdiye dek başarılıydılar ki bugün bu çirkeflik girdabına çekiliyorlar.

Elbette yok saysınlar denilemez. Ama belki biraz daha sakin, daha soğukkanlı politik ve yargısal yollar, yöntemler denenebilir.

Herhalde bunları yapacak kadrolara da sahiptirler.

Neyse ki basında da bunları yazacak gazeteciler hâlâ var.

Aklıma nedense şu anekdot geldi.

Gazeteci, Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill’e sorar:

- Sayın Churchill sizin için eşcinsel diyorlar, doğru mu?

Churchill yanıt verir:

- Ben ülkeyi götümle yönetmiyorum.

Bu diyalog gerçek mi değil mi bilinmiyor ama bir siyasetçinin özel hayata yönelik bir soruya verdiği yanıt örneği olarak anlatılır. Aman yanlış anlaşılmasın, CHP’lilere “siz de böyle yanıt verin” diye verilmedi bu örnek. Siyaset ve özel hayat arasındaki çizgi bellidir; şimdi bunu uzun uzun anlatmaya gerek yok sanırım. Anlayan anlamıştır zaten.

60’larda Demokrat Parti’ye karşı itibar suikastı olarak Yassıada Mahkemeleri’nde “don” sallanıyordu; bugün CHP’ye karşı itibar suikastını otoriteleri altındaki her platformda özel hayata ait fotoğraflarla, aşağılık dedikodularla ağızlarından salyarak akıtarak yapıyorlar.

Başarıp başaramayacaklarını sandıkta göreceğiz. Ama o zamana kadar daha kim bilir neler göreceğiz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
AYŞE YILDIRIM Arşivi

Cinayet

21 Temmuz 2025 Pazartesi 00:10

Bu ‘korku filmi‘ biter mi?

06 Temmuz 2025 Pazar 00:05

‘Bütün avukatları öldürelim‘

22 Haziran 2025 Pazar 00:20