ALİN OZİNİAN

ALİN OZİNİAN

Meraklı Horoz

Meraklı Horoz’un hikâyesi, hayatım boyunca birçoklarına maruz kalacağım hikâyelerin ilkiydi.

Belki de bir masaldı anlatılan; ikisi arasındaki farkı hâlâ bilmiyorum.

“Hikâyeler gerçek kişilerden ve yaşanmış olaylardan yola çıkar, masallar ise olağanüstü kişiler, gerçek dışı öğeler ve olaylar üzerine kurulur” diyecekler olacaktır.

Ben de o zaman “Gerçek nedir ki?” diye sorarım; mızıkçılık yaptığımı düşünürsünüz, sohbetimiz zehir olur. Gerek yok bunlara. Konumuz Horoz ve merakı.

Kaldı ki gerçek üzerine hasbihal edecek olsaydık, size çocukken benimle mütemadiyen konuşan, sadece arka ayakları üzerinde yürüyen iki kediyi anlatırdım: Biri şapkalı, smokinli ve bastonlu bir erkek kedi; diğeri kırmızı topuklu ayakkabıları ve upuzun kirpikleri olan bir dişi kedi. Ama dedim ya, konumuz başka.

Babaannem bana Meraklı Horoz’u anlattığında beş yaşındaydım. Mutfaktaki kilden su küpünün etrafında dönmeye başladığımdan beri bu anlatı evimizin gündemine oturmuştu.

Digin, yani bayan, Klemans, evimizin kapısından girdiğinde önce çantasından naylon poşete koyduğu ev ayakkabılarını çıkarıp giyer, sonra da ellerini yıkamaya giderdi. Şaşmayan bir ritüeldi bu.

Babaannemi hiç gecelikle, pijamayla, penye bir pantolonla ya da buruşuk bir ev elbisesi içinde görmedim. Yorulup ayaklarını divana uzattığını, sinirlenip elini beline koyduğunu, üşenip kendi fincanı dışında bir bardaktan kahvesini içtiğini de… Çok yaşlanıp hastalandığında bile tarzını, tavrını, sadeliğini korudu.

Anneannem gibi dikkat çekici takıları, şen kahkahaları, herkesi hayran bırakan gözleri, bakımlı ve boyalı saçları, uzaktan bile seçilecek bir güzelliği yoktu babaannemin. Onun yarattığı çekim ağırbaşlılığından, ölçülü tavırlarından, anlayışından ve vicdanından beslenirdi.

Anneannem kadınlığın becerikli ve mücadeleci, babaannem ise bilge ve koruyucu tarafını simgelerdi sanki bizim evde. Anneannem tutuğunu koparırdı, yeteneklerini ve gücünü böyle gösterirdi. Babaannem ise makul isteklerine sakince ulaşırdı; kudreti sessizliğinde saklıydı, zorlamazdı, nüfuz ederdi.

Dedem, anneannemi sarılarak, heyecanla, diğer dedem ise babaannemi sadece bakışlarıyla, sessiz bir hayranlıkla severdi. Babaannemin hep daha derin, hep daha farklı bir yerden sevildiğini düşündüm. Dedem onu henüz bir ortaokul öğrencisiyken başka bir şey için seçmişti ve bu öyle bir aşktı ki evlenmeleri ancak on beş yıllık bir bekleyişin ardından gerçekleşebilmişti.

Babaannem o gün, her bize geldiğinde yaptığı gibi Horoz’un başına gelenleri anlattı. Beni korkutmaya çalışarak yine gözlerini kocaman açtı ve Horoz’un kuyuya düştüğünü anlattığı kısımda işaret parmağıyla yine mutfaktaki su küpünü gösterdi.

Kendini ne kadar korkunçlaştırmaya çalışsa da başaramıyordu. Hep kısa kestirdiği ve asla boyatmadığı dalgalı beyaz saçlarıyla pamuk babaannemdi benim. Ondan hiç korkmadım; tek korktuğum şey bir gün istemeden de olsa kalbini kırma olasılığıydı.

Masalın ana fikri basitti: Horoz, bir kuyunun dibinde ne olduğunu çok merak ediyordu. Durmadan eğilip bakıyor ve bir gün beklenen son geliyordu; merakına gem vuramayan Horoz kuyuya düşüyordu.

“Mutfaktaki su küpünün dibinde ne var diye merak etme ve sakın bakmaya kalkma!” diyordu babaannem kısaca.

Bizimle yaşamıyordu ama günaşırı ziyaretleriyle bu masalı tam anlamıyla bir propaganda aracına dönüştürüyordu. Beni, tek oğlunun tek kızını, çok seviyordu; biliyordum. O yüzden tehlikenin önünü almak için üstü kapalı korkular, sınırlar, hatta yasaklar yaratmaya çalışıyordu.

İnsan böyle oluyordu çok sevince; riskleri azaltmak, musibeti kovalamak ve canını acıtacak sonuçları ortadan kaldırmak için olmadık yollar seçiyor, nihayetinde korktuğu şeye kendi eliyle zemin hazırlıyordu.

Kilden su küpünün içme suyunu saklamak için en iyi yol olduğu düşünülüyordu evimizde. Kendine özel, sadece bu iş için kullanılan bir maşrapa —moşropa derdi babaannem— ve kapaktan önce üzerine örtülen tertemiz beyaz bir tülbent, kil küpün takım arkadaşlarıydı.

Tüm bu anlatılanlardan ve olup bitenden benim o yaşta çıkardığım sonuç şuydu: Horoz bizim küpün içine bakarken dibine düşmüştü ve artık orada yaşıyordu.

Horoz’u görmek için karşı konulmaz bir istek duyuyordum. Küp boyumdan uzundu ama ellerimle üst kısmından kavrayabiliyordum. Güçle kendime çekersem aşağı doğru eğer ve dibindeki Horoz Dünyası’nı görürüm diye düşündüm. Beş yaş için gayet mantıklı bir akıl yürütme.

Korumak için kurulan cümleler, tehlikeyi ortadan kaldırmak yerine onu doğuruyor

Her şeyi planladım. Annemin temizlik yaptığı bir günü seçtim; böyle günlerde dikkatini bir parça da olsa benden sıyırır; toz bezlerine, kovalara, süpürgelere, çamaşır sularına, Arap sabunlarına, kokusunu hâlâ çok sevdiğim ahşap parlatma sıvılarına yoğunlaşırdı.

İlk iş, ekmek kabından çıkardığım francaladan iki parça koparıp kırmızı elbisemin iki cebine yerleştirmek oldu. “İnsan elbisesinin rengini de hatırlamaz artık!” demeyin, hatırlıyorum. En sevdiğim çocukluk elbisem olduğundan ya da olaydan sonra bordo renge döndüğünde hep o renk kalacağına dair hayal kırıklığımdan olabilir. Olay sonrası annemin komşuya “Ateş topu gibi, bir anda yapmış!” demesinden ötürü kırmızı rengi ve ateşi bağdaştırdığımdan da olabilir. Olabilir de olabilir.

Ekmekler ceplerimde, işini çok seven her usta gibi çok nazik ve planlı çalıştım o gün. Önce tahta küp kapağını kaldırdım, balkon kapısının önüne koydum. Sonra tülbenti çeke çeke aldım küpün üzerinden; yere sürünmesin diye bin bir takla attım ve kendimce çok nizami katlayarak yemek masasının üzerine koydum. Annem kızardı diğer türlü.

Operasyonun en zorlu ama sonuca en yakın kısmına gelmiştim; iki elle küpe asılıp biraz sonra dibini görecektim. Horoz’u görür görmez de derhal ceplerimdeki ekmekleri atacaktım ona. Ellerimi cebime götürdüğümde küpü kim tutacaktı, orayı hesaplamamıştım; sonraki yıllarda daha iyi planlar yapacaktım.

O kadar uzun zamandır açtı ki Horoziko ekmekleri görünce kuşkusuz çok sevinecek, belki hikâyesini bana kendisi anlatacaktı. Küpe gayet güzel asıldım, yerinden oynattım küpü! Sonrasını hatırlamıyorum…

O zamanlar yirmi beş yaşında gencecik bir kadın olan annemin, “Nefes al kızım, nefes al!” çığlıklarıyla bir süre sonra yeniden dünyaya döndüm.

Gözümü açınca; annemin severek mi sinirlenerek mi ayırt edemediğim bir şekilde beni sarsarak sarılmasını, suya bulanmış zeminde hıçkırarak ağlamasını, kucağındaki beni durmadan öpmesini, seslere komşumuz Eva tantiğin gelmesini, en sevdiğim kırmızı elbisemin adına sonraki yıllarda bordo dendiğini öğrendiğim koyu, sıkıcı, sevimsiz bir renge dönüştüğünü hatırlıyorum.

Üstümü değiştirmiş ve su içirmişti annem, sanki suya doymamışım gibi. Kendi yatağına yatırmış, “Üzülme, kuruyunca yine kırmızı olacak elbisen” demişti.

Pek de büyük olmayan, Bakırköy’deki ilk evimizin tek yatak odasından Eva tantik ve mamamın konuşmalarını duymuştum. Annemin “Ateş topu gibi, ne zaman girdi mutfağa, nasıl çekti o kocaman küpü üstüne, ömrümden ömür gitti Eva kuyrik” derken ağladığını hatırlıyorum.

Kötü bir şey yapmıştım; yoksa mamam bu kadar üzülmez, böyle ağlamazdı. Ben de ağladım, ağlaya ağlaya uyudum. Rüyamda Horoz’u nihayet gördüm.

“Düşmedim ki ben kuyuya, horozlar kümeslerde tavuklarla yaşar” dedi. Bunu söyledikten sonra başını bir yana eğdi, bana kısa bir süre baktı ve yürüyüp gitti.

Böylece babaannemin masalı görevini tamamlamış oldu: Beni küpten uzak tutmak için anlatılmış ve nihayetinde küpü üzerime devirmeme yol açmıştı.

Oysa ortada ne kuyu vardı ne de içine düşmüş bir horoz. Yalnızca içme suyumuzu temiz ve serin tutan kilden bir küp, onun dibinde ne olduğunu bilmeyen bir çocuk ve çocuğun merakından korkan yetişkinler vardı. Hatta kendini gerçekleştiren kehanetler vardı.

Tehlikenin ne olduğunu bilmezken birden tehlikenin adını öğreniyor, sonra o adın etrafında dönmeye başlıyorduk. Ben aslında küpün değil, babaannemin sözlerinin etrafında dönmüştüm o gün.

O beni korkutmak istemiyor; sadece kaybetmekten korkuyordu. Fakat sevginin korkuyla birleştiği yerde niyet ile sonuç her zaman birbirine benzemiyordu. Korumak için kurulan cümleler, tehlikeyi ortadan kaldırmak yerine onu doğuruyor, sonra da şekil veriyordu. İnsanın zihninde daha önce var olmayan bir kuyu açıyordu.

Düşmelerinden en çok korktuklarımıza, düşecekleri kuyuları biz armağan ediyorduk.

Yıllar sonra anladım: O gün küpün içine eğilen yalnızca ben değildim. Babaannem kendi korkusunun içine bakmış, annem ise o korkunun gerçekleşmiş hâliyle karşılaşmıştı. Hepimiz aynı kuyunun çevresindeydik; her birimiz kuyunun dibinde başka bir şey görmüştük.

Belki sevmenin en zor sınavı en sakinlerimiz, en akillerimiz için bile buydu: Korku ile korumamak sevdiklerimizi ve korkumuzu miras bırakmamak hayat okulunun yeni yetme öğrencilerine.

Meraklı Horoz kuyuya düşmemişti. Kuyu, onu anlatırken açılmıştı.

Ve sevmek ince işti, daha dikkatli sevmeliydik.

Önceki ve Sonraki Yazılar
ALİN OZİNİAN Arşivi

Çocuk

14/06/2026 00:15

Vazgeçmeye övgü

07/06/2026 00:05

Onun adı Ararat

31/05/2026 00:20

Dutun kararı

24/05/2026 00:24

Kusurdaki ışık

17/05/2026 00:15

Selam!

10/05/2026 00:20