ALİN OZİNİAN
Azerbaycan’ın Ermenistan’a anayasa şartı: Barışın ön koşulu mu?
ALİN OZİNİAN
Türkiye, Ermenistan’daki 7 Haziran 2026 seçimlerini büyük ölçüde Paşinyan’ın yeniden kazanıp kazanmayacağı ve kazanırsa anayasayı değiştirebilecek bir siyasal çoğunluğa ulaşıp ulaşamayacağı sorusu üzerinden okudu. Bu okuma ilk bakışta anlaşılır görünebilir; çünkü Azerbaycan bir süredir Ermenistan Anayasası’nın değiştirilmesini, Ermenistan-Azerbaycan barış anlaşmasının imzalanması için fiili bir ön koşul hâline getirmiş durumda. Ankara da Ermenistan’la normalleşme sürecini büyük ölçüde Bakü-Erivan hattındaki gelişmelere endekslediği için, Türkiye’de seçimlere dair yorumların Paşinyan’ın anayasa değiştirme kapasitesine sıkışması şaşırtıcı olmadı. Ancak tam da bu nedenle Türkiye, seçimlerin Güney Kafkasya’daki sürdürülebilir barış ve bölgesel kalkınma açısından taşıdığı anlamı yeterince göremedi.
Ermenistan seçimlerinin asıl önemi, Ermenistan toplumunun ağır yenilgiler, Karabağ’ın kaybı, zorunlu göç, iç siyasi kutuplaşma ve güvenlik kaygılarına rağmen savaş sonrası dönemde hangi istikameti seçtiğinde yatıyordu. Seçmen, bütün hayal kırıklıklarına rağmen rövanşist bir dile teslim olmadı; Paşinyan’ın temsil ettiği barış ve Batı’yla daha yakın ilişki çizgisine imkân tanıdı. Türkiye’nin bu sonucu yalnızca “anayasa değişikliği yapılabilecek mi?” sorusuyla okuması, hem Ermenistan iç siyasetindeki kırılganlığı hem de Azerbaycan’ın barış sürecini yeni ön koşullarla nasıl yönettiğini perdeledi.
Azerbaycan’ın talep ettiği anayasa değişikliğinde ne var?
Azerbaycan’ın Ermenistan’dan talep ettiği anayasa değişikliği, Türkiye’de sanıldığından daha karmaşık bir mesele. Bakü’nün itiraz ettiği şey, Ermenistan Anayasası’nda Dağlık Karabağ’a doğrudan yer veren açık bir anayasa maddesi değil.
Ermenistan Anayasası’nın hiçbir maddesinde Dağlık Karabağ ya da Artsakh kelimeleri doğrudan geçmiyor. Tartışmanın merkezinde anayasanın giriş bölümü var. Bu giriş, 1990 tarihli Bağımsızlık Bildirgesi’ne atıfta bulunuyor. Söz konusu bildirge ise 1989’da Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (1918 Ermenistan Cumhuriyeti değil) Yüksek Konseyi (artık mevcut değil) ile Dağlık Karabağ Ulusal Konseyi’nin (artık mevcut değil) Ermenistan ile Dağlık Karabağ’ın (artık mevcut değil) birleşmesine ilişkin kararına gönderme içeriyor.
Azerbaycan, bu dolaylı atfı Ermenistan’ın kendi toprak bütünlüğüne yönelik potansiyel bir tehdit olarak sunuyor ve anayasanın giriş bölümündeki bu bağlantının ortadan kaldırılmasını istiyor. Fakat burada belirleyici olan ayrım şu: Ermenistan’ın yürürlükteki anayasasında Azerbaycan’a karşı açık bir toprak iddiası bulunmuyor. Ermenistan devleti Dağlık Karabağ’ı hiçbir zaman resmen ilhak etmedi; bağımsızlığını da sanılanın aksine resmen hiçbir zaman tanımadı. En kısa biçimi ile anlamaya çalışırsak Karabağ şayet Ermenistan’ın resmi bir parçası olsaydı, savaşın ardından Karabağ’ı terk etmek zorunda kalan Ermeniler, Ermenistan’da mülteci / yerinden edilmiş kişi statüsü ve yardımlarından hukuki olarak yararlanmazdı.
Paşinyan hükümeti son yıllarda Alma-Ata Bildirgesi çerçevesinde Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü tanıdığını açıkça beyan etti. Bu nedenle anayasa tartışması, teknik anlamda bir toprak talebi meselesinden çok, Ermenistan’ın kurucu hafızasında Karabağ’ın hangi yerde durduğu sorusuna dönüşüyor. Azerbaycan’ın hedef aldığı şey, yalnızca hukuki bir ifade değil; Ermeni siyasi kimliğinin ve tarihsel hafızasının Karabağ’la kurduğu sembolik bağ.
Bu noktada asıl soru: Ermenistan Anayasası gerçekten barış anlaşmasının imzalanmasının önündeki hukuki engel mi, yoksa Azerbaycan bu meseleyi barışı geciktiren ve Ermenistan üzerindeki baskıyı sürdüren bir siyasi kaldıraç olarak mı kullanıyor?
Mart 2025’te Ermenistan ve Azerbaycan barış anlaşması metni üzerinde mutabakata vardı. 8 Ağustos 2025’te Washington’da liderler ortak deklarasyonu imzalarken, barış anlaşmasının üzerinde uzlaşılmış metni dışişleri bakanları tarafından paraflandı. Anlaşmanın temel mantığı, iki ülkenin birbirlerinin toprak bütünlüğünü tanıması, karşılıklı toprak iddiasından vazgeçmesi ve güç kullanmaması üzerine kuruluydu. Dikkat çekici olan ise Azerbaycan’ın anayasa değişikliği talebinin bu metnin parçası olmamasıydı.
Eğer Ermenistan Anayasası gerçekten barışın önündeki asli hukuki engel olarak görülseydi, bunun anlaşma metninde açık biçimde düzenlenmesi, karşılıklı yükümlülüklerin ve takvimin buna göre kurulması beklenirdi. Oysa anayasa meselesi, anlaşmanın dışında büyüyen ve imza aşamasında Bakü tarafından fiili bir ön koşula dönüştürülen bir başlık hâline geldi.
Bu durum, Azerbaycan’ın barış sürecine yaklaşımını yeniden tartışmayı zorunlu kılıyor. Karabağ meselesi askeri olarak Azerbaycan lehine sonuçlandı; Ermenistan Dağlık Karabağ’ı Azerbaycan’ın parçası olarak tanıdı; barış anlaşmasının metni üzerinde uzlaşıldı. Buna rağmen süreç nihai imzaya varmıyor. Anayasa değişikliği talebi bu anlamda yalnızca hukuki bir hassasiyet değil, askeri zaferin ardından Ermenistan’ın tüm barış çağrılarına rağmen, siyasi ve psikolojik olarak da dize getirilmesi çabasının parçası olarak okunabilir.
Ermenistan açısından anayasa değişikliği, hükümetin tek başına alabileceği sıradan bir karar değil. Ermenistan Anayasası’nın temel hükümlerini ve kurucu ilkelerini ilgilendiren değişiklikler referandum gerektiriyor. Bu da sürecin yalnızca Paşinyan’ın siyasi iradesine değil, Anayasa Mahkemesi’ne, parlamentoya ve en önemlisi Ermenistan seçmeninin rızasına bağlı olduğu anlamına geliyor. Dolayısıyla Bakü’nün talebi, Paşinyan hükümetini aşan bir nitelik taşıyor; Ermenistan’ın iç hukuk düzenini, demokratik karar mekanizmalarını ve toplumsal hafızasını hedef alan bir baskı alanı oluşturuyor.
Kadife devrim ve yeni anayasa
Ermenistan’ın anayasa reformu süreci, Azerbaycan’ın taleplerinden tamamen ayrı biçimde, iç yönetişim gerekçeleriyle başlamıştı. 2018 Kadife Devrimi’nin ardından yeni Paşinyan hükümeti, demokratik konsolidasyonu, kurumsal reformları ve daha iyi yönetişimi öncelik hâline getirmişti. Anayasa değişikliklerine ilişkin tartışmalar 2019–2020 döneminde ivme kazanmış, Paşinyan, 2020 yılında Ermenistan’ın yeni bir anayasaya ihtiyaç duyduğunu savunmuştu.
Hükümet 2022’de mevcut anayasaya değişiklik önerileri hazırlamak üzere bir Anayasa Reform Konseyi kurmuş, Mayıs 2024’te konseyin yetkisi, 2026 sonuna kadar “yeni bir anayasa” taslağı hazırlayacak şekilde değiştirilmiş; 2026 sonu – 2027 başı referandum yapılması ve Anayasa’daki Bağımsızlık Bildirgesi bağlantısının kaldırılması gerektiği dillendirilmişti.
Ancak bugün anayasa reformuna ilişkin algı değişmiş durumda. Reform fikri, iç demokratik ihtiyaçlardan doğan bir yenilenme arayışı olmaktan çıkıp, Aliyev’in bu konuyu durmadan dile getirmesi ile Bakü’nün baskısına verilen bir taviz gibi algılanmaya başladı. Bu algı özellikle Karabağ’dan zorla yerinden edilen Ermeniler ve onların acısını paylaşan geniş toplumsal kesimler açısından son derece hassas. Bu nedenle anayasa meselesi, Ermenistan’da yalnızca bir hukuk tartışması değil, kimlik, onur, yas ve egemenlik tartışması hâline geldi.
Azerbaycan’ın bu hassasiyeti bilmediğini varsaymak güç. Aksine, Bakü’nün anayasa değişikliği ısrarı Ermenistan iç siyasetini sıkıştıran bir etki yaratıyor. Paşinyan değişikliğe yöneldiğinde muhalefet bunu “Bakü’nün talimatıyla anayasa değiştiriliyor” şeklinde kullanacak. Referandum başarısız olursa Azerbaycan bu kez “Ermenistan toplumu barış istemiyor” söylemini güçlendirecek. Böylece Ermenistan’ın demokratik iç süreci, barışın önündeki engel gibi gösterilebilir. Bu da anayasa talebini sadece bir diplomatik koşul olmaktan çıkarıp Ermenistan’ın iç kırılganlıklarını derinleştiren stratejik bir araca dönüştürüyor.
Azerbaycan’ın kurucu metinleri ve ‘Batı Azerbaycan’ söylemi
Tartışmanın çoğu zaman ihmal edilen bir başka boyutu ise Azerbaycan’ın kendi kurucu metinleri ve siyasal söylemi. Bakü, Ermenistan’dan anayasal değişiklik talep ederken kendi anayasal ve tarihsel referanslarını aynı titizlikle tartışmaya açmıyor. Azerbaycan’ın bağımsızlık anlayışı, hukuki sürekliliği Sovyet Azerbaycan değil, daha ziyade 1918-1920 Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti üzerinden kuruyor.
Ermenistan tarafı ise bu tarihsel referansların bugünkü Ermenistan topraklarının bazı bölümlerine yönelik iddialarla ilişkilendirildiğini hatırlatıyor. Daha da önemlisi, son yıllarda Aliyev yönetimi tarafından güçlendirilen “Batı Azerbaycan” söylemi, Yerevan, Syunik, Sevan ve başka bölgeleri “tarihi Azerbaycan toprağı” olarak tarif eden bir siyasi dil üretiyor. Bu dil, Ermenistan açısından soyut bir tarih tartışması değil, bugünkü Ermenistan’ın uluslararası tanınmış sınırlarını tartışmaya açan revizyonist bir söylem olarak görülüyor.
Bu nedenle Erivan’ın sorduğu soru meşru: Eğer tarihsel referanslar, sembolik ifadeler ve kurucu metinlerdeki muğlaklıklar barışın önünde engel sayılıyorsa, neden aynı standart Azerbaycan için uygulanmıyor?
Ermenistan, kendi anayasal metnindeki dolaylı bir atıf nedeniyle baskı altına alınırken, Azerbaycan’ın “Batı Azerbaycan” söylemi ve tarihsel süreklilik iddiaları neden aynı biçimde masaya getirilmiyor? Bu asimetri, Bakü’nün hukuki argümanları seçici biçimde kullandığını düşündürüyor. Hukuk, burada barışı güvence altına alan tarafsız bir çerçeve olmaktan çok, güç siyasetini meşrulaştıran ve Ermenistan halkı üzerinde duygusal teslimiyet baskısını kuran bir araç hâline geliyor.
Türkiye’nin bu tablo karşısında oyunu değiştiren bir tutum benimsediğini söylemek zor. Ankara, Ermenistan’la normalleşme sürecini başlatmış olsa da bu süreci hâlâ büyük ölçüde Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerine endeksli yürütüyor. Özel temsilcilerin atanması, doğrudan uçuşların başlaması, sınır altyapısı, Kars-Gümrü demiryolu ve Ani Köprüsü gibi başlıklar Türkiye-Ermenistan hattında somut imkânlar yarattı. Fakat Ankara, bu imkânları kendi başına stratejik bir normalleşme perspektifine dönüştürmekte isteksiz görünüyor. Türkiye’nin Ermenistan politikası Bakü’nün vereceği kararı bekleyen, kendi inisiyatifini sınırlayan bir çizgiye sıkışıyor.
Elbette Türkiye ile Azerbaycan arasındaki stratejik ilişki göz ardı edilemez. Bakü’nün güvenlik algısı Ankara için önemlidir. Ancak Türkiye’nin Güney Kafkasya’da yalnızca Azerbaycan üzerinden tanımlanamayacak çıkarları da var. Kapalı sınırların açılması, bölgesel ticaretin canlanması, bağlantısallığın güçlenmesi, Rusya’nın bölgedeki geleneksel tekelinin zayıflaması ve Ermenistan’ın bölgesel izolasyondan çıkması Türkiye’nin de lehinedir. Bu nedenle Türkiye’nin Ermenistan’la normalleşmeyi yalnızca Azerbaycan-Ermenistan barış anlaşmasının sonucuna bağlaması, Ankara’nın bölgesel vizyonunu daraltıyor. Oysa bazı durumlarda normalleşme barışın sonucu değil, barışın önünü açan zemindir.
Bu açıdan Türkiye’nin Ermenistan seçimlerini yalnızca Paşinyan’ın anayasa değiştirme kapasitesi üzerinden okuması, Ankara’nın Güney Kafkasya’da daha bağımsız ve kurucu bir rol oynama ihtimalini de zayıflatıyor. Çünkü bu okuma, Azerbaycan’ın anayasa talebini doğal ve kaçınılmaz bir barış şartı olarak kabul ediyor. Anayasa tartışması, barışın önündeki son teknik engel olmaktan çok, barışın hangi koşullarda, hangi güç ilişkisi içinde ve hangi egemenlik anlayışıyla kurulacağına dair daha büyük bir sorunun parçası.
Paşinyan’ın zaferi, Ermenistan toplumunun savaşa dönüşü değil, bütün risklerine rağmen barış arayışını desteklediğini gösterdi. Fakat bu destek sınırsız ve koşulsuz değil. Ermenistan toplumundan barış adına kendi kurucu hafızasını dış baskıyla yeniden yazması istendiğinde, barışın toplumsal zemini güçlenmez; tersine zayıflar. Azerbaycan’ın anayasa talebini sürekli gündemde tutması, Ermenistan’da barış isteyenleri daha güçlü değil, daha savunmasız hâle getiriyor. Sonuç olarak Ermenistan Anayasası değişikliği önkoşulu, ilk bakışta teknik bir hukuk meselesi gibi görünse de aslında Güney Kafkasya’daki barış masasının tesis edilmesini geciktiren ve güç asimetrisini yeniden üreten bir araca dönüşüyor.
Talep mi, barışın ön koşulu mu, baskı mekanizması mı?
Azerbaycan askeri olarak kazandı; şimdi bu kazanımı hukuki, sembolik ve psikolojik bir üstünlüğe dönüştürmeye çalışıyor. Bu talep, barışın önündeki gerçek bir engeli kaldırmaktan çok, Ermenistan’ın egemenlik alanını daraltan ve Paşinyan’a güveni zedeleyen yeni bir baskı mekanizmasına dönüşme riski taşıyor.
Üstelik bugünün dünyasında bir devletin başka bir devletin toprağına yönelmesi, çoğu zaman anayasal metinlerdeki sembolik ifadelerden değil, sert güç kapasitesinden kaynaklanıyor. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşı, İsrail’in Lübnan’daki askeri varlığı ve Suriye sahasında farklı güçlerin toprak ve nüfuz alanları üzerinden yürüttüğü mücadeleler, modern dünyada toprak üzerinde fiili tasarrufun hukuki atıflardan çok askeri kapasiteyle belirlendiğini gösteriyor.
Bu gerçeklik içinde Ermenistan’ın Azerbaycan ya da Türkiye’ye karşı askeri bir tehdit oluşturduğu iddiası inandırıcı değil. Ermenistan’ın nüfusu, ekonomisi, askeri kapasitesi ve 2020 sonrası yaşadığı güvenlik kaybı ortada. Bir tarafta Azerbaycan’ın savaşla test edilmiş ve Türkiye tarafından desteklenen askeri kapasitesi, diğer tarafta NATO’nun en büyük ordularından birine sahip Türkiye var. Bu güç dengesi içinde Ermenistan Anayasası’nın giriş bölümündeki dolaylı bir tarihsel atfı, Bakü açısından gerçek ve yakın bir güvenlik tehdidi gibi sunmak ikna edici değil. Bu atıf olsa olsa sembolik ve tarihsel bir tartışma yaratır; fakat Ermenistan’ın mevcut kapasitesi dikkate alındığında askeri bir revizyonizm zemini oluşturmaz.
Ermenistan toplumunun neredeyse yarısı, tüm olumsuz propaganda ve milliyetçilik sanrılarına rağmen, sınırların açılması ve bölgesel barış fikrine kredi veriyor. Bu, Güney Kafkasya için son derece önemli ve kolay yakalanamayacak tarihî bir moment. Tam da bu nedenle Türkiye ve Azerbaycan’ın, eğer gerçekten amaç barışsa, Paşinyan’a ve onu destekleyen toplumsal iradeye daha fazla alan açması gerekiyor.
Ermenistan’da zaten Türkiye’nin ve Azerbaycan’ın barış istemediğini, Ermenistan’ı oyaladığını, kandırdığını ya da yeni tavizlere zorladığını düşünen geniş bir kesim var. Buna karşılık, bütün bu güvensizliğe rağmen “hayır, barış mümkün; komşularla normalleşme Ermenistan’ın geleceği için gereklidir” diyen başka bir toplumsal damar da var. Bugün korunması, büyütülmesi ve güçlendirilmesi gereken asıl damar bu.
Eğer Ankara ve Bakü bu tarihî aralığı yeni ön koşullarla, sembolik teslimiyet talepleriyle ve Ermenistan toplumunu psikolojik üstünlük kurma arayışıyla tüketirse, yalnızca Paşinyan’ı değil, Ermenistan’daki barış fikrini de zayıflatmış olur. O zaman bugün hâlâ varlığını koruyan normalleşme zemini daralır; onun yerine daha rövanşist, güvensiz, içine kapanık ve Türkiye-Azerbaycan hattına çok daha kuşkuyla bakan bir siyasal iklim güçlenir.
Bu yüzden sorulması gereken soru artık Paşinyan’ın anayasayı değiştirip değiştiremeyeceği değil. Asıl soru, Azerbaycan ve Türkiye’nin Ermenistan’da barışı savunan bu tarihî momentumu büyütmek mi, yoksa yeni ön koşullarla onu tüketmek mi istediğidir.
Meraklı Horoz
21/06/2026 00:05Çocuk
14/06/2026 00:15Ermenistan’ın sınavı yeni başlıyor: Sandıktan ne çıktı?
09/06/2026 00:20Vazgeçmeye övgü
07/06/2026 00:05Ermenistan sandığa giderken: Rusya baskısı, ABD hattı ve yeni ordu
03/06/2026 00:20Onun adı Ararat
31/05/2026 00:20Ermenistan’da sandık: Halk korkuyu mu, geleceği mi seçecek?
25/05/2026 01:35Dutun kararı
24/05/2026 00:24Kusurdaki ışık
17/05/2026 00:15Selam!
10/05/2026 00:20