Ekran karardığında

Teknoloji ve dijital ağlar yaşamımızın her ânını belirleyen bir şeye dönüştü. Bedenimiz makinelerin bir parçası, ekranlar artık gözümüzü kaçırmakta zorlandığımız, yokluğunu tahayyül edemediğimiz şeyler hâline geldi. Bu durum dünyada teknolojinin ve internetin olmadığı başka zamanlar yokmuş gibi algılamamıza neden olurken, teknoloji odaklı herhangi küçük bir arıza, günün en çok konuşulan meselesi hâline gelebiliyor.

Çünkü neredeyse her işimiz teknolojik araçlar vasıtasıyla görülüyor, sadece iletişim ve iş anlamında değil, günlük ihtiyaçlarımızda yaşam kolaylaştırıcılar olarak da teknolojinin imkânlarını her alanda, her yerde kullanıyoruz. Bu nedenle de konu çok sık tartışılıyor, bir yandan dünyanın geldiği noktada başka bir şekilde hayatımızı sürdürmemizin imkânı olmadığı, makinelerle başka ilişki biçimleri bulmamız gerektiği söyleniyor, diğer yandan da eleştirel yaklaşmanın zorunlu olduğuna dikkat çekiliyor.

“SESSİZLİK”

Don Delillo’nun Aylin Ülçer çevirisiyle Siren Kitap tarafından basılan “Sessizlik” adlı kitabı, yukarıda bahsettiğimiz teknolojinin hâkim olduğu bir dünyanın içinden sesleniyor okura. Delillo, ekranların ve teknolojik imkânların insan bedenini tamamen kendisine bağımlı hâle getirdiği, distopik ögeler içeren bir hikâye anlatıyor. Teknolojinin insan yaşamındaki yerini anlatmak için de aniden teknolojiye dair her şeyin yok olduğu bir atmosfer kurguluyor.

Yazar, insan türünün böyle bir durumda neler yaşayabileceğini kendine has ironisiyle anlatırken, teknolojisiz ve ekransız varoluş imkânını kaybetmiş bir tür, tüm bunlar elinden alınsa ne yapar sorusunu metin boyunca sürdürüyor ve elbette Delillo takipçilerinin bileceği gibi eleştirel bakışını sonuna kadar hikâyesine dâhil ediyor.

VE EKRAN KARARIR

Don Delillo “Sessizlik” kitabında hikâyesini, Amerikan futbolu izlemek için sözleşmiş bir grup arkadaş üzerinden anlatıyor. Martin ve Diane adlı karakterlerin evinde gerçekleşmesi kararlaştırılan bir buluşma bu. Konuklardan Max, hem futbol hem de ekran bağımlısı bir temsil olarak karşımıza çıkıyor. Onun etrafında örülen anlatı, böyle bir insanın tüm ekranlar karardığında ne yapabileceğini tahayyül etmeyi sağlıyor. Sıradan bir günde maç izlemek için sözleşmiş bir grup insanın planı, sebebi belirsiz bir şekilde sistemin çökmesiyle kesintiye uğruyor. Kitapta bu andan şöyle bahsediliyor:

“Derken ekran karardı. Max açma kapama düğmesine bastı. Aç, kapa, aç. Diane ile telefona baktılar. Kapalı. Kadın odanın öbür ucunda duygusal nedenlerle tutulan bir yadigâr olan sabit telefona yöneldi. Çevir sesi gelmiyordu. Dizüstü bilgisayar cansızdı. Yan odadaki bilgisayarın başına gidip bir iki düğmeye bastı, ama ekran aydınlanmadı.”

Hikâye böyle başlıyor denebilir. Bundan sonrası kaos ama etkin, merak eden, başkasına ne olduğunu umursayan bir kaos ânı değil bu, daha çok kendi dünyasında kaybolmuş bireyler topluluğunun serzeniş ve sayıklamalarının hâkim olduğu bir kriz ortamı. Özellikle ekran karşısından maçı bekleyen Max için tam bir anlamsızlık durumu, öyle ki kararmış ekranın karşısında donup kalıyor adeta. Bir süre sonra da eski oyunları sayıklamaya başlıyor.

NEO-LİBERAL BİREYLİK HALLERİ

Delillo’nun anlatısı günümüz Neo-liberal bireyinin dünyanın sorunları karşısındaki tavrını hatırlatıyor. Çünkü sadece kendi hayatının, zevklerinin, sınıfsal imtiyazının derdine düşmüş bireyler temsiliyle karşılaşıyoruz. Neoliberal politikalar, sadece kişiler üzerinden kurulan bir dünya sunuyor, insanları başkasına karşı gözü kör hâle getiriyor. Herkesin hayatı hiçleştirilirken, sadece kişinin hayat kaygıları üzerinden dünyayı tahayyül etmeye sebep oluyor. Ki bunun en açık örneğini her gün ölümlerin ekrandan sayılarla aktığı Covid-19 Pandemisi döneminde yakından deneyimledik. Başkasını düşünmeden yağmalanan market rafları, evde kalındığında dışarıdan hizmet getirenlere karşı gösterilen anlayışsız tavırlar ve dahası. Bu nedenle Delillo’nun metni, günümüzde başkasıyla ilişkisi aşınmış türümüzün, kriz ânında bir evde kısılıp kalmış bir grup insan üzerinden anlatısı fikrimce. Çünkü sadece bahsettiğimiz Max karakteri için değil, diğerleri için de benzer şeyler söyleyebiliyoruz.

Mesela Diane’nın şu cümlelerine bu açıdan bakabiliriz: “Bir odada mahsur kalmış insanlar. Oysa mahsur kalmış filan değiliz. İstediğimiz an çıkıp gidebiliriz. Sokaklardaki o muazzam kafa karışıklığı hissini tahayyül etmeye çalışıyorum. Kocam ne gördüğünü anlatmak istemiyor ama sokaklarda kızılca kıyamet koptuğunu tahmin edebiliyorum, peki neden kalkıp pencereye gitmeye ve aşağı bakmaya bu kadar gönülsüzüm?” Kapanıp kaldığımız kendi dünyamız, pencereden başımızı çıkaramayacak kadar evrenle ve başka insanlarla ilişkisizliğimiz, bir şeyler olduğunu bilip harekete geçmekteki gönülsüzlüğümüz, sanırım bu cümleler anlatmak istediğimiz bireylik hâlini göstermek için yeterli olur.

BELİRSİZLİK

Elbette kitap sadece bu bireylik hallerini anlatmıyor. İnsan türünün kaos durumunda yaşayabileceği anlam krizi, özellikle ekranlar karardığı için kendi içine bakmaya fırsat bulması, metafizik denebilecek anların belirginleşmesi, varlık sorgulamaları da anlatıda yerini alıyor.

Bunun yanı sıra kriz anlarında yaşananın anlamlandırılmaya çalışıldığı o belirsizlik hissinin metnin tümüne sindiği söylenebilir. İnsan türünün tarihi boyunca yaptığı gibi, âşina olmadığı durumlara kendince anlam bulma ve uyum sağlama çabası, metnin anlatısına epey yansıyor. Birdenbire çöken sistem, kararan ekranlar, çalışmayan ısıtıcılar, buzdolapları ve belirsizlik bu metnin bir duygusundan söz edilecekse sanırım bunun adı belirsizlik olurdu.

Ve tabii bunun getirdiği korku, kaygı ve komplo teorileri. Mesela, evdeki buluşmaya başka bir şehirden katılacak olan Tessa ve Jim’in uçakları sistemin çökmesi nedeniyle düşüyor, hastanede ne olmuş olabileceğini sorgulayan görevlinin cümleleri bu belirsizliği açık ediyor: “Size şu kadarını söyleyeyim her ne oluyorsa teknolojimizi çökertti. Artık teknoloji sözcüğü bile modası geçmiş, uzayda kaybolup gitmiş bir şey gibi geliyor bana. Güvenli cihazlarımıza, şifreleme sistemlerimize, tweetlerimize, trollerimize, botlarımıza, kendimizi teslim etmeye karar verdiğimiz andaki o gözü karalık nerede şimdi? Veri âlemindeki her şey tahrifata, hırsızlığa açık mı? Burada oturup kaderimize yanmaktan başka çaremiz yok mu?” Güvenli sandığın her şeyin çöküşü, yarının ne getireceğini bilememek sanırım bu cümleler bahsetmeye çalıştığımız, sorularla yüklü o duygu hâlini anlatabiliyor.

HANGİ NORMAL?

Bana kalırsa kitabın hikâyesi hakkında değinilmesi bir noktada da her şey o kadar anormal bir hâl almışken duyulan normalleşme arzusu. Son yıllarda normalleşme kelimesiyle çok sık karşılaştığımız söylenebilir. Delillo, “Sessizlik”te bu konuyu da sorunsallaştırıyor. Kapitalist sistemin bireyde içselleştirdiği normal hissetme arzusu, her şey çığırından çıkmışken bile sabah hiçbir şey olmamışçasına işe gitme çabası, boş zamanı bile sistem tarafından belirlenmiş bir türün, kriz ânında eskiye dönme arzusunu bile sistemin sınırları içinde tahayyül etmesi… Bu, hayata dair her şey anlamını yitirmişken, daha iyi bir yaşam nasıl kurulur sorusu yerine, kendisine verilmiş, biçimlenmiş hayatı tekrar tekrar istemek ve bunun kendisi için en iyisi olduğuna ikna edilmiş olmak anlamını taşıyor.

Kitapta bu durum üniversite profesörü olan Diane’nın şu cümlelerine yansıyor: “Öğretmeye devam etmek, sınıfıma geri dönüp öğrencilerimle fiziğin ilkeleri hakkında konuşmak istiyorum ben. Şunun fiziği, bunun fiziği. Zamanın fiziği. Mutlak zaman. Zamanın oku. Zaman ve uzam…”

Don Delillo’nun, “Sessizlik” adlı kitabı, kriz anlarında insanın içine düşebileceği durumları karakterleri üzerinden anlatıyor. Ancak metninde hissettirdiği eleştirel bakış bize tartışacak ve düşündürecek epey mesele veriyor. Yazar bu kitabı Pandemi’nin hemen öncesinde “tuhaf” denebilecek bir önseziyle yazmış. “Tuhaf” çünkü kitap, atmosfer olarak Covid-19 Pandemisinin ilk döneminde dünyadaki belirsizliği, boşalan sokakları, neyle karşıya olduğunu bilmeyen insan türünün anlamlandırma çabasını ve sonrasında yaygınlaşan “normalleşme” söylemini hatırlatıyor.

Şimdilerde sanki o günler hiç yaşanmamışçasına uyumlandığımız “yeni normalle” birlikte düşününce metinde pek çok şey anlam kazanıyor. Çünkü çalışamaz hâle gelmiş bir sistemi tekrar nasıl canlandırdığımızı ve kapitalist çalışma düzenini sürdürmeye, o disipline uymaya nasıl gönüllü olduğumuzu düşünmeye vesile oluyor. Kısacası, bu kitabın kendi okumamda bana bıraktıkları; anormali normalleştirmek, yaşamı süren ama yaşamayan bir tür olmak ve bunu içselleştirdiğimiz gerçeği.

Bu nedenle de asıl kararan kitabın belirgin imgesi olan ekran değil, türümüzün her türlü felakete bir süre sonra alışıp, hiçbir şey yaşanmamışçasına varlığını sistemin kollarına atması ve hem kendi yaşamı hakkında hem de dünya üzerindeki söz hakkını yitirerek, zaten çökmüş olan sistemin kararan ekranında yokluğunu ilan etmesi.

Önceki ve Sonraki Yazılar