AZMİ KARAVELİ

AZMİ KARAVELİ

'En büyük' sevdası

İstanbul Valisi, seçilmiş bir siyasetçi gibi mail attı geçtiğimiz günlerde ve İstanbul Havalimanı’nın dünyanın en yoğun ikinci havalimanı olduğunu açıkladı. "Ne kadar övünsek azdır" dememizi bekliyor zahir. İnanılmaz büyük bir havalimanı olduğunu elbette kabul ediyorum. Misal, uçuşunuz varsa, yolun bir bölümünü kapıya ulaşmaya çalışırken yürüyerek gidiyorsunuz zaten, üstelik spor da yapmış oluyorsunuz. Bu “en büyük” sevdası elbette havalimanları ile sınırlı değil.

Dünyanın en büyük cezaevleri, en büyük adliye binaları, en büyük köprüleri, karayolları, viyadükleri, AVM’si bizde. En büyük kanalı ve doğal gaz rezervleri yolda, hepsi bizde, liste uzun…İşlev önemini kaybetmiş durumda, varsa yoksa büyük olsun; “iktidar” olmak böyle bir şey sanırım. Hayır hayır lütfen aklınıza başka şeyler gelmesin, burada siyasi bir yazı yazmaya çalışıyorum.

Cezaevleri ve adliye binalarının büyüklüğünün aynı zamanda ülkedeki suç oranının ne kadar yüksek olduğunu gösterdiğini söylemeniz sizi vatan haini yapmaya yetiyor. Köprülerde, otoyollarda garanti geçişlerin aslında yandaşlara para transferi olduğunu ifade etmeniz zinhar günah. Şehir hastanelerine ödenen paralarla daha fazla kaç hastane yapılabileceğini hesaplamanız da sizin vizyonsuzluğunuzu gösterir hale geldi. “Atatürk Havalimanı kapatılmadan daha birkaç yıl önce en iyi havaalanı seçilmişti ama” demeniz sizi potansiyel suçlu yapabilir. Proje maliyeti, gerekliliği, işlevselliği, yapılması durumunda çevreye olan tahribatı, yapılmaması durumunda alternatiflerin varlığı gibi parametreler tamamen devre dışı kalmış durumda.

İktidarın bu “en” fetişizmi; kimsenin kolay itiraz edemeyeceği bir kalkınma stratejisi kisvesi altında, sermaye transferi anlamına geliyor. Bu da ihaleler üzerinden gayet meşru zemine oturtulmuş kliantel bir mekanizma üzerine inşa ediliyor. Üstelik, gitmeseler de görmeseler de Anadolu insanının, fahiş fiyatlı Avrasya Tüneli ile gurur duymasına ve paradoksal bir aidiyet duygusunun pekişmesine, en nihayetinde de oy olarak geri dönmesine vesile oluşturuyor. Zafer Havalimanı’nda garanti verilen sayı ile gerçekleşen arasındaki % 97’lik sapma ne gam, mühim olan oranın çok “büyük” bir yer olması.

Hep daha fazlasını ister insan aslında, reklam sloganlarının da hep bu minvalde olması boşuna değildir. Bu basit gerçeği iyi yakaladı AKP, “güçlüyüz, bizi kıskanıyorlar ve bu yüzden dış güçler altımızı oyuyorlar” artık bir algı yönetimi olmaktan çıktı, oturmuş bir inanç sistemi haline geldi. “Lozan’ın gizli maddeleri olmasa” kalıbıyla, “köprülerimiz, yollarımız var” söylemi birleşince oluşan sinerji, bayağı bayağı dogmalara dayanan bir sistem yarattı. Sürekli tekrara dayalı propaganda aygıtı, iktidarın şüphesiz en başarılı olduğu alan. Sokak röportajlarında ortaya çıkan içselleştirilmiş biat kültürünün arkasında, sadece basit bir inanç yok elbette. 20 yıla dayanan milliyetçi-muhafazakar retorik sosuna bulanmış, sistematik iletişim bu günlere gelmemizin de alameti farikası.

Onlarca yıla dayanan, tarihsel perspektiften öte fazla bir anlamı olmayan “Türkün gücü, Türk her şeyi yapar, yeter ki inansın” soyut söylemi, büyük havaalanlarında ya da pahalı otoyollarda somut ve güncel karşılık buluyor. “Aaa bak büyükmüşüz hakikaten yahuu” bakış açısı mega projelerle birlikte zihinleri berraklaştırıyor soyut olan somuta dönüşüyor.

Tüm bunların neticesinde 20 yıla dayalı ciddi bir paradigma oluşmuş durumda. Bu paradigmayı aynı söylemle kırabilmek ne yazık ki kolay değil. O alanın kapalı olduğu sayısız deneyimlerle sabitlendi. Yani “biz mega projelere karşı değiliz, yolsuzluğa karşıyız” bakış açısı aslında yapılan çevre katliamlarını, olağanüstü bütçelerle yapılan yanlış projeleri de meşrulaştırıyor. Mega projelerin aslında sınıfsal olarak orta üst sınıfların hizmetine sunulduğu gerçeğini pas geçiyor. Bugün parası olmayanın arabasını dahi çalıştıramadığı bir ortamda, fahiş fiyatlı tüneller, otoyollar, köprüler; tıpkı turizme ve ihracatçılara % 9 faizle 2 yıl ödemesiz verilecek krediler gibi, tıpkı kur korumalı mevduat hesapları gibi zenginlere hizmet etmekten başka fiiliyatta bir amaç taşımıyor.

Her şeyin en büyüğünün ya da en çoğunun makbul olduğu yaklaşımını yıkacak söylem geliştirmek gerekiyor. İşte buyurunuz yepyeni bir “Bunu dersek AKP bizi vizyonsuzlukla suçlar” konularından biri daha. Başta HDP ve laiklik olmak üzere ortaya çıkan çok sayıda “aman bulaşmayalım” alanları gibi, eleştiriden muaf bir konu da bu büyük projeler. Doğalgazın muhtemelen olmadığını, olsa da çıkartılamayacağını, bunun bir umut tacirliği olduğunu bildikleri halde bunu söylemekten imtina etmek, tıpkı Kürt ya da laiklik meselelerinde olduğu gibi sessizlik siyasetini beraberinde getiriyor. “Nasıl olsa gidecekler, ses etmeyelim şimdi” anlayışı kalıcı bir hiçlik yaratıyor. Kanal İstanbul’un yapımına başlanmış olması bu durumun da önemli ispatı olsa gerek. Oluşan bu ürkek siyaset anlayışı, iktidarın yeni cüretlerine motivasyon sağlıyor ve onarılmaz tahribatlara da daha da güç veriyor.

“Küçülerek büyümek” hedefiyle, insan hayatına direk dokunan, bütün faaliyetlerde sınıfsal açıdan ezilenden yana tavır alacak minör projelere ihtiyacımız var bizim. Geniş kitleleri etkisi altına alan ve adeta büyülenmiş insanların oluşturduğu inanç sistemini kırabilmek belki bu alternatif söylem ile mümkün olabilecek. “Sizin vizyonunuz bu işte, siz ne anlarsınız yollardan” gibi saldırılara karşı dik durarak, tıpkı iktidarın yaptığı gibi sistematik bir iletişim ile bu başarılabilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar