Sanat, yaşam, ekoloji: Kesişen sorunlar

Ekoloji meseleleri, acil çözülmesi gereken sorunlar olarak karşımızda duruyor. Bu nedenle dünyanın şimdisinde, farklı disiplinlerin konuya öncesine göre daha fazla ilgi gösterdiği söylenebilir. Çünkü konu sadece politikanın alanında değerlendirilmeyecek kadar önemli ve farklı kesişim noktalarını içeriyor. Bu nedenle sorunun çözümü için doğa-kültür ikiliğini aşan, öznelerin işe dahil edildiği, modernleşmenin getirilerinin sorgulandığı, patent ve fikir hakkı gibi konuların, yaşamı şirketlerin denetimine geçiren yanlarının ortaya çıkarıldığı, olabildiğince geniş bir perspektif gerekiyor.

İletişim yayınları tarafından basılan, Eda Sezgin ve Merve Tokmakçıoğlu tarafından çevrilen, “Sanat ve Ekoloji: Sanat, Yaşam, Üretim” adlı kitap, ekolojiyi mesele edinen sanatsal edimlere, ortaya çıkan çelişkilere politik ekoloji ekseninden bakmayı amaçlıyor. Ancak metinde yer alan yazıların meseleyi sadece sanat pratikleri ekseninde ele aldığını söylemek de haksızlık olur.

Kitap, dünyanın doğaya dair güncel sorunlarını, farklı bakış açılarını ve eleştirileri işe koşarak, konuyla ilgili geniş bir perspektif sunuyor. Eda Sezgin tarafından derlenen metinde yer alan yazılar, sürdürülebilirlik, ilerleme, kozmopolitika, şirketler tarafından yaşamın ele geçirilmesi, doğa sorunlarına neden duyarsız kalındığı, patent meselesi ve biyoteknoloji gibi farklı konularda düşündürüyor.

Sürdürülebilirlik ve sorunlar

Kitapta yer alan, T. J. Demos’un “Sürdürülebilirlik Politikası: Çağdaş Sanat ve Ekoloji” başlıklı yazısı, ekolojinin sanatın meselesi olduğu tarihsel anlara ve bu konudaki pratiklere odaklanıyor. Bu yazının sunduğu bakış, sadece ekolojik bir sanat pratiği olduğu için herhangi bir ürünün, çevreci olarak değerlendirilemeyebileceğini görmeyi sağlıyor. Ayrıca, bu metnin özellikle “sürdürebilirlik” konusundaki eleştirisi sadece sanat pratiği açısından değil, bir doğa politikası tahayyül ederken de dikkat edilmesi gerekenlerin altını çiziyor. Bu politika kime yarıyor, kimi içerip kimi dışarıda bırakıyor bana kalırsa bu sorular meseleyi anlamayı kolaylaştırıyor.

Sürdürülebilirlik, 1990’lardan itibaren devletlerin ve Birleşmiş Milletlerin gündemine aldığı bir kavram, çevreyi kirleten şirketlerin reklam sloganlarında da sık sık karşımıza çıkıyor. Demos, 1987 tarihli Birleşmiş Milletler raporundaki tanımla işe başlıyor: “Günün ihtiyaçlarını, gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama kapasitesini gözden çıkarmadan karşılayan kalkınma.”

Bu tanım içerdiği muğlaklık kadar insan merkezci bir bakış içeriyor fikrimce çünkü burada “gelecek nesiller” olarak bahsedilenin doğayı ve başka türleri dışarıda bıraktığı açık. Demos’un bu tanıma sorduğu sorulara bakalım: “Söz konusu ‘ihtiyaçlar’ tam olarak nelerdir? Kimlerin ‘ihtiyaçları’ hesaba katılıp, kimlerinki katılmamaktadır? Ve sürdürülecek olan ‘kalkınma’ nedir?” “Kalkınma” büyüme gibi kavramların dünyanın ekolojik mirasını hiçe sayan ve kapitalizmle iç içe geçmiş yanlarının yeterince sorunsallaştırıldığını söyleyebiliriz. Ayrıca, akla şu soru da geliyor, gelecekteki insan türünü kapsayan bir sürdürülebilirlik fikrinin doğayla ilgili nasıl olumlu bir kavrayışı olabilir. Görüldüğü gibi, bu tanım çok fazla sorun içeriyor ki Demos yazısında bu konuyu ayrıntılı bir şekilde tartışıyor. Fikrimce, şu cümle bu kavramın daha çok kimin işine yaradığını da gösterecek nitelikte:

“Yeşil kapitalizmin gündemini oluşturan sürdürülebilirlik söylemi, gelişmiş ülkelerin ihtiyaçlarını diğerlerine göre öncelikli kılmaktadır çünkü Avrupa ve Kuzey Amerika’da sürdürülebilirlik adı altında icra edilen çevrecilik, çevreye zararlı endüstrilerin ve çevresel sorumluluğun, ekonomik kaynak bakımından en yoksul olan ve küresel ısınmanın olumsuz etkileriyle en fazla karşı karşıya kalan Küresel Güney’e aktarılması anlamına gelmektedir.”

Sürdürülebilirlik söyleminin eşitsiz yaklaşımını açık eden bu cümleler, dünyanın “gelişmiş” olarak addedilen mekânlarını kapsarken, sorunun asıl merkezi olan “Küresel Güney”i dışarıda bırakıyor. Böylece, ekoloji meselelerinde sık karşılaştığımız eşitsizlik durumunu “sürdürülebilirlik” bahsinde de görüyoruz. Egemen güçler dünyanın diğer halklarına sınırlarını yükseltirken, kendi geleceklerini garanti almaya çalışıyorlar. Bu durum güvenlik söylemini sadece kendi çıkarları açısından işlevsel kılmaya çalıştıkları yeni savaş politikalarını da hatırlatıyor.

“Şeylerin Parlamentosu”

Kitapta yer alan yazılardan biri de Bruno Latour’a ait. Düşünür, ekoloji meselelerini politikayla birlikte düşünmenin hem yeni hem de bir o kadar kadim olabileceğini hatırlatıyor. Ona göre; daha önce politika denilince aklımıza gelen iktidar mücadeleleri, duygular, ideolojiler, eşitsizliklerken, şimdilerde her disiplinin zorunlu olarak düşünmek zorunda olduğu bir konuyu içeriyor doğa sorunları.

Latour bu durumu “olgularla ilgili konular”ın yerini “endişe konuları”nın alması olarak yorumluyor. Düşünürün takipçilerinin bileceği gibi, Latour aslında çok uzun süredir gezegenin sorunlarına dikkat çekiyor bu nedenle onun için şimdi hepimizin anlamaya çalıştığı durum yeni değil. Yazıda da belirttiği “şeylerin parlamentosu”nun yürürlüğe girmesi gerektiği bir çağdayız. Bu parlamento bildiğimiz anlamda ama daha kapsamlı bir temsil sistemini anlatıyor. “Şeylerin parlamentosu”yla kast edilen kısaca şöyle: “Bizzat temsili hükümet veya temsili demokrasi kavramı, artık insanlar kadar insan olmayanları da temsil eden son derece karmaşık bir düzeni kapsıyor.”

Temsilî sistemin sorunlarının hiç olmadığı kadar görünür olduğu bir zamanda yaşıyoruz bana kalırsa ama bu sistem tekrar düşünülecekse, gezegenin krizleri de göz önüne alındığında, “şeylerin parlamentosu” fikri düşünmeye değer olabilir.

Dünyayı tertip etmek

Latour ayrıca, kozmopolitika öneriyor yani bir kozmos politikası ki ona göre politika her zaman zaten kozmopolitika olmuştur. Bunu şöyle açıklıyor:

“Politikanın aslında daima bir kozmopolitika olduğu; her zaman arazilerle, hayvancılıkla, ormanlarla, su ve sulamayla, şehirlerin inşasıyla, hava dolaşımıyla, hastalıkların idaresiyle, kısacası kozmik ve maddi güçlerle ilgili olduğu birçok gelenekte o kadar barizdir ki bu konuyu uzatmama gerek yok.”

Bu kadim bağlantı insan türünü doğadaki diğer şeylerden ayrı konumlamamayı sağlarken, insan ve insandışı arasındaki işbirliğini, dayanışmayı es geçmemeyi, karşıt gibi görünen bu ilişkiyi aşındırmayı da sağlıyor. Düşünürün kozmopolitika önerisinin bir boyutu bu bağlantıyı içerirken, diğer boyutu ise kozmos kelimesinin, “düzen” ve “düzenleme” anlamından yola çıkarak önerdiği dünyanın tertip edilmesi meselesine odaklanıyor. Latour şöyle söylüyor:

“Dünyanın tertip edilmesi gerekir, açığa çıkarılması, ele geçirilmesi, hükmedilmesi veya başka bir dünya uğruna, manevi bir âlem uğruna terk edilmesi değil.” Bu nedenle de modernleşme kelimesinin yerine kompozisyon kelimesini alternatif olarak kullanıyor çünkü ona göre; “dünyanın modernleştirilmek yerine tertip edilmesi” gerekiyor.

Duygusal tutum eksikliği

Peki, dünyanın ekoloji kaynaklı krizleri bu kadar göz önündeyken neden tembel ve umursamaz davranıyoruz? Latour’un bu soruya cevabı “bu problemle başa çıkmak için gereken duygusal tutumdan yoksun olmamız.” Latour bunu Yeşillerin genel sorunu olarak yorumluyor ve bu konudaki çabaların “çokluğun yüreğine” dokunamadığından bahsediyor.

Bunun hakkında düşündüğümüzde başta saçma gelebilir ancak şu örneklere bakınca düşünürün söylemeye çalıştığı açığa çıkıyor: “Bir yerlerde dine mi küfredildi? Bir mabet mi tehdit altında? Herkes ayaklanır. Milyonlar tekvücut halinde hareket eder.” Bu örnekler, ekoloji meselelerinde eksik olan kurulamayan duygusal tutumun yokluğunu ortaya koyuyor sanırım.

Latour’un yazısından bahsetmek istediğim bir diğer konu “ilerleme”. Zira düşünürün bu konudaki yorumları sık rastladığımız ilerleme eleştirilerinden farklılaşıyor. Latour “ilerleme” kelimesini dikkatli kullanmaktan söz ediyor çünkü bunun anlamı her zaman “ileriye” gitmek demek değil. Eğer “ileriye” gidilmiş olunsaydı dünyanın içinde bulunduğu krizlere karşı modernleşmenin daha hazırlıklı olması beklenirdi. Ama bu konuda bir politika geliştirilmesi hep ertelendi şimdi olanlar şaşkınlık yaratıyor ve hâlâ kimse yüzleşmeyi düşünmüyor.

Yaşam formları nasıl şirketlerin eline geçiyor?

Ekoloji konusu çok boyutlu bir mesele, kitapta yer verilen metinler de meselenin farklı bağlamlarına odaklanıyor. Bu konuda önemli bulduğum metinlerden biri de Vandana Shiva’nın “Şirketlerin Yaşam Üzerindeki Kontrolü” adlı yazısı. Shiva yazının hemen başında şuna işaret ediyor: “Tüm çeşitlilik ve farklarıyla yaşam, patentler ve ‘fikri mülkiyet hakları’ aracılığıyla şirketlerin ‘mülkü’ haline getiriliyor.”

Doğada kendiliğinden var olan yaşam formlarının, şirketler tarafından ele geçirilmesi bu meselenin tartışıldığı nokta olarak yorumlanabilir. Bu konuda metinde bahsedilen şu örneğe bakabiliriz:

“Yaşam üzerindeki ilk patent, genetiği değiştirilmiş bir bakteri için General Electric tarafından alındı. 1971’de General Electric ile şirketin çalışanlarından Ananda Mohan Chakrabarty, genetiği değiştirilmiş bir bakteri olan Pseudo monas için ABD patent bürosuna başvurdu. Chakrabarty, üç farklı bakteri türünden aldığı plazmidleri dördüncü bir türe nakletmişti. ‘Tek yaptığım genleri birbirine karıştırmak, zaten mevcut olan bakterileri değiştirmekti’ diye açıklıyor yaptığını.”

Patent başvurusu kabul ediliyor çünkü bu bir “icat” olarak değerlendiriliyor oysa burada yaratılan yeni bir yaşam yok, doğadaki mevcut oluşların değiştirilmesi var. Metinden anlaşılan, ABD o günden bu yana yaşam formlarını şirketlere pazarlıyor. Shiva’nın metninde doğanın farklı türlerinin şirketlerin kontrolüne verilmesinin çok örneği var. Böylece, doğada kendiliğinden bulunan, insanlığın belleğinde yer etmiş şifa kaynağı bir ağaç, bir ot, şirketler tarafından “icat” olarak sunulabiliyor, pazar nesnesine indirgenerek canlılığı satın alınmış oluyor.

“Sanat ve Ekoloji: Sanat, Yaşam, Üretim” adlı kitap, sanat, ekoloji, yaşam ve politikayı birlikte düşündürüyor. Çağımızda her alanın bir şekilde ilişkilenmesi gereken bir konu olan ekoloji merkezli sorunları tartışan metinlerle, acilliğe dikkat çekip, önümüzü görmemizi sağlıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar