Kraliçe kültürü

‘House of Dragon’un ilk bölümünü seyrederken her şeyin nasıl da ‘İngiliz’ olduğunu düşündüm. O uzun turnuva sahnesinde birbirlerine karşı at süren şövalyeler, bir nevi başbakan olan ‘kralın eli’, hanedan içi çekişmeler, nedimeleriyle ortalıkta gezinen prensesler, lordlar, şatolar ve uzak, denizaşırı düşmanlar…

House of Dragon bilindiği gibi son bölümünü 2019’da izlediğimiz Game of Thrones, yani Taht Oyunları’nın devamı. Bu kez olaylar Taht Oyunları’ndan 170 yıl geriye gidiyor. Her iki dizi de Amerikalı yazar George RR Martin’in romanlarından uyarlanmış. Martin, Taht Oyunları ile günümüzün fantastik roman dünyasında rakipsiz bir yıldıza dönüştü. Diziyi izleyenler ya da romanları okuyanlar bilecektir, cinsellik, şiddet ve en önemlisi iyiyle kötünün arasındaki o ince çizgi ayırt edici özelliği. Ya da bizi hep şaşırtan, ana karakterlerin birden bire ölüp hikayeden çıkıvermeleri… Bu kendine özgü özellikleriyle Martin’in kitapları ve onlardan uyarlanan diziler günümüzün fantastik anlatı dünyasının belirleyicisi olmuş durumda. Taht Oyunları’nın kazandığı başarı üstüne dizinin pek çok benzeri çekildi, çekiliyor.

George RR Martin’in ilham kaynağı, ustası ve öncülü tabii ki bütün bu fantastik evrenin kurucu babası kabul edilen JRR Tolkien. Yazarın ünlü eseri Yüzüklerin Efendisi, kaleme alındığı 1940’lardan sonra yavaş yavaş çoğalan bir okur kitlesine sahip oldu ve ağır başlı bu Oxford profesörünün yazdıkları bütün dünyada sayısız genç insanı kendine çeken bir hayal dünyası oluşturdu. Roman serisini tartışmasız bir şöhrete ve yaygınlığa kavuşturan ise 2001 tarihli film serisi oldu. Şimdi bu filmin de devamı diyebileceğimiz (yine olayların ‘öncesi’ anlatılıyor) yeni bir dizi gösterimde: The Rings of Power (Güç Yüzükleri). Serinin hayranları yutarcasına bu yeni diziyi izliyor.

Belki bir dilbilimci tarafından yazıldığı için, belki de daha eski ve öncü bir seri olduğu için Yüzüklerin Efendisi hakkında çok yazılıp çizilmiş, önemli araştırmalar yapılmıştır. Bilindiği gibi bu serinin esin kaynaklarından biri de İngiliz tarihi ve İngiliz yaşam tarzıdır. Hobbit’ler kırsal alanda yaşayan sıradan İngilizlerden, krallar, lordlar ve bütün o kahramanlar İngiliz aristokrasisinden ilhamını alır. Tolkien kuzey efsanelerinin de önemlice bir kısmını İngilizleştirip, adanın kendi eski anlatılarıyla birleştirip romanın bir parçası kılmış. Böylece Yüzüklerin Efendisi’nin epey Avrupalı ama alabildiğine İngiliz olduğunu söyleyebiliriz.

Yüzüklerin Efendisi o kadar etkili oldu ki ona benzeyen onun kurduğu dünyanın izinden giden sayısız roman yazıldı, film ve dizi çekildi. Mesela benim seyrettiklerimden biri, son yılların Viking modasını da işin içine katan Last Kingdom… Beş sezonluk bu dizi İngiltere’nin tek bir krallık haline gelmesini anlatıyor ve belli ki epey seyredildi, seyrediliyor…

İngiltere tarihinden, onların krallarından kraliçelerinden esinlenen sayısız popüler film var. Elizabeth, The Kings Speech, Boleyn Girl, Braveheart, Arabistanlı Lawrence, Dunkirk hemen bir kerede aklıma geliverenler. Bunlara Shakespeare uyarlamalarını da eklerseniz iş çığırından çıkar. Sadece İngiliz kraliyet ailesini anlatan son yıllarda Spencer, The Queen ve The Crown gibi o kadar çok film ve dizi çekildi ki aslında birazdan sözünü edeceğim kültürel hakimiyetin en büyük unsurlarından birinin Windsor Hanedanı olduğunu anlamamak mümkün değil.

(İşin edebiyat faslına özellikle girmiyorum. Hayır bu yazıyı iki üç kat uzatmamak için değil, üşendiğimden hiç değil; ama çoğumuzun artık dizilerin dünyasında yaşıyor, sadece bunları tüketmeyi ve konuşmayı seviyor oluşundan dolayı…)

Bütün bunları yazma sebebim geçenlerde bir gece biraz sıkılarak da olsa House of Dragon’a bir saatimi ayırmış olmam değil, Kraliçe Elizabeth’in ölümü. Onun ölüm haberini önemseyenlere verilen tepkileri epey anlamsız buldum. Elizabeth’in ölümü üstüne sevinmek ya da üzülmek gerekmiyor ama İngiltere tarihinin bu efsanevi monarkını, yaşamını ve ölümünü ve ondan sonra olacakları merak etmemizden daha doğal bir şey de görmüyorum. Bir iki popüler televizyon dizisi örneğiyle de anlatmaya çalıştığım gibi, İngiltere’nin en büyük ihraç ürünü çok uzun yıllardır kendi kültürü. Dili, müziği, edebiyatı, dizi ve filmleri ve kendine özgü yaşam tarzı. Tuhaf gelenekleri, tutuculuğu ya da liberalliği ile İngiliz toplumunun simgelerinden biri de çok uzun yıllardır kraliçeleri. Bu bir zamanlar çokça telafuz edilen ‘kültür emperyalizmi’ ile İngiltere’nin tüm dünyaya yaydığı ve zamanla dünyanın ortak kültürü halini alan Batı değerleri silsilesinin bir parçası. Evet içinde ‘emperyalizm’ var, yani nice kan zulüm, gözyaşı, sömürü ve haksızlık. Ama ortak dünya kültürü de var. Yani kraliçenin ölümü hepimizi ilgilendiriyor, en azından onu ve etrafında yaratılan kültürü merak ediyoruz. İngiliz emperyalizmine ne kadar kızsak da… bu böyle.

Popüler kültür ürünlerine, televizyon dizileri ve romanlara bakarak da görebileceğimiz gibi özellikle İngiliz kraliyet ailesi ve taht oyunları, insanlığın geçmiş çağlarla olan nostaljik bağının da simgelerinden biri. Malum, nostaljinin temel özelliklerinden biridir, geçmişin acı ve ızdırapları unutulur, geriye romantik bir hasret kalır. Nitekim insanlar sanayileşmeye ve modernleşmeye kızdıkça o eski çağların, kılıçlı ve krallı dünyası masalsılaştırıldı. Hakkında her tür anlatı üretilen bir çağa dönüştürüldü. Bunun dünyadaki yaşayan simgelerinden biri de İngiliz kraliyet ailesi ve yaşı 90’a varmış Kraliçe Elizabeth oldu… İşte bu nedenle at arabalarının çektiği cenaze arabasını, eski kırmızı kostümler içindeki görevlileri ve aslında hiçbir siyasi gücü olmamasına rağmen çok önemli birer insan olarak halkı selamlayan prens ve prensesleri, yani Elizabeth’in 19 Eylül’e kadar sürecek son yolculuğunu merak ve biraz da hayretle seyredeceğiz…

Önceki ve Sonraki Yazılar
CEM ERCİYES Arşivi
SON YAZILAR