SAMİM AKGÖNÜL

SAMİM AKGÖNÜL

Namevcudiyet

Geçen pazar Fransa’da milletvekili seçimlerinin ilk turu yapıldı, önümüzdeki pazar da ikinci turu yapılacak. Ancak kazanan şimdiden belli ve hep aynı: oy vermeyenler. Son 30 yılda Fransa milletvekili seçimlerinin birinci turunda sandığa gitmeme oranı %30’lardan %50’lere yükseldi.

Son seçimde abstention (isteyerek namevcudiyet olarak çevrilebilir) olarak adlandırılan bu seçmen davranışı (daha doğrusu davranmayışı!) %52,5’a ulaşarak yeni bir rekor kırdı. Uzun lafın kısası her iki seçmenden biri dahi sandığa gitmedi. Bu durum genelde kamuoyu yoklamalarında kendilerini solda konumlandıran gençlerde daha da vahim. Son seçimlerde 18-24 yaş arası seçmenin %69’u ve 25-34 yaş arası seçmenin %71’i sandığa gitmedi. Dolayısıyla “sandığa gitmeme” seçim sonuçlarına solun aleyhine direkt bir etki yaptı.

Seçimlerden sonra Baskın (Oran) hocamdan şu mesajı aldım “Samim’ciğim, buradaki arkadaşlar merak ediyorlar, ben de ediyorum, Fransa'da seçime katılım niye bu kadar düşük? Belki bir yazı konusu olabilir diye söylüyorum”. Ben de “yazacağım hocam” deyince “yaz kardeşim” dedi. Yazıyorum.

ekran-resmi-2022-06-17-08-11-06.png

Fransa milletvekili seçimlerinin 1. Turunda sandığa gitmeme oranı

SİYASETTEN TİKSİNME

Bu durumun sebepleri çeşitli. Birinci sebep aşikâr, özellikle gençler siyasetten umudu kesmiş durumdalar. Siyasi partilerin ve siyasetçilerin “aynı” insanlar olduklarını düşünüyorlar ve oy vererek bir şeylerin değişeceğine inanmıyorlar. O yüzden de ezici bir çoğunluk oy vermiyor, verenler de artık tiksindikleri merkez sol ya da merkez sağ partilere değil, sistemi sallama kapasitesi olan radikal sol ve aşırı sağa oy veriyorlar (sol için “aşırı” sıfatını kullanmaya elim varmadı).

TEMSİLİ DEMOKRASİ KRİZDE

Ancak elbette söz konusu “namevcudiyet” sadece gençlerle açıklanamaz. Ortada demokratik sistemle ilgili yapısal bir değişim de söz konusu. Bütün Batı dünyasında 1990’lardan itibaren ulusal temsili demokraside bir kriz yaşanıyor. Yurttaş, yasama kurumuna temsilci göndermenin kendi hayatına etki etmediği kanaatine vardı. Ulusal temsili demokrasi, yani parlamento, ulusal meclis gibi kurumlar iki tür gelişmenin arasında sıkışıp kaldılar. Birincisi supranasyonal olarak nitelendirebileceğimiz ulus üstü gelişmeler (Küresel ekonomi, küresel kapitalizm, trans-nasyonalizm, Avrupa özelinde AB ve Euro, Schengen gibi ulus üstü politikalar…) ve diğeri de infranasyonal olarak nitelendirebileceğimiz ulus altı gelişmeler (katılımcı demokrasi, direkt demokrasi, ademi-merkeziyetçilik, azınlık halkları, yerel tüketim…).

Dolayısıyla seçmen ulusal temsili demokrasinin artık bir işe yaramadığını, hayatını etkileyecek kararların ya daha yukarda etki edemeyeceği kapitalist sistemde alındığını ya da daha aşağıda etki edebileceği yerelde alındığını düşünür oldu. O yüzden de mesela Fransa’da yerel seçimlere katılım oranı çok daha yüksek. Ayrıca katılımcı demokraside yerel politikalara etki etme kanalları çok daha açık. Yaşadığım Strasbourg kentinde oy vermeye burun kıvıran son derece politize olmuş gençler var. Derneklerde çalışıyorlar, mahalle meclislerinde aktifler, bütün protesto ve eylemlere, bütün yürüyüşlere katılıyorlar ama milletvekili seçmek için sandığa gitmiyorlar.

CHİRAC’IN HAMLESİ

Fransa özelinde ayrıca bir gelişme var. 5. Cumhuriyet boyunca cumhurbaşkanlığı seçimleri ve genel seçimler ayrı, iki ya da üçer sene arayla yapılırdı. Dolayısıyla seçmen cumhurbaşkanının gücünü dengelemek için ya da onu cezalandırmak için meclisi diğer akımla doldururdu. Ortaya cohabitation (birlikte oturma!) adı verilen bazen politikanın kilitlendiği durumlar ortaya çıkardı. Jacques Chirac bu durumu değiştirdi. Cumhurbaşkanının görev süresini 7 seneden 5 seneye çekti ve cumhurbaşkanı seçimleriyle genel seçimleri aynı döneme koydu. Böylece cumhurbaşkanının eli rahatladı ama meclisin önemi azaldı (Fransa’da bir de Senato var, o da başka bir yazının konusu olsun).

ÇÖZÜM?

Dolayısıyla ben bu durumun halkın depolitize olmasından çok artık politize olmanın farklı anlamlar içermesinin bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Diğer bir deyişle küreselliğin ve yerelliğin öneminin bu kadar arttığı bir dönemde milletvekili seçimlerinde oy verilmesi için yapılan çocukça propagandaların (“oy verin, başkalarının sizin adına karar vermesine izin vermeyin”), duygu sömürülerinin (“oy hakkını kanla elde ettik neden oy vermiyorsun?”) ya da öcü hikayelerinin (oy vermezsen A gelir ya da B gelir) anlamsız olduğunu düşünenlerdenim.

Temsili demokrasi ölüyor, ulusal temsili demokrasi can çekişiyor. Çözüm elbette yerelleşmede, katılımcı demokraside, müzakereci demokraside, direkt demokraside. İnsanlar “temsil edilmek” istemiyorlar, katılmak istiyorlar, kendi hayatlarının aktörü olmak istiyorlar. Toplum bilinçlendikçe, bireyselleştikçe ve eğitim eleştirel bakışı aşıladıkça “temsil” bir hakaret haline geliyor. Beni şu Youtube’da, gördüğüm bağıran adam, Twitter’da okuduğum burnu büyük kadın ya da televizyonda rast geldiğim iki kelimeyi doğru dürüst bir araya getiremeyen politikacı mı temsil edecek? Beni en iyi ben temsil ederim. O da sokağımda, mahallemde, yaşadığım şehirde.

Önceki ve Sonraki Yazılar