Toplu ulaşım

İstanbul’da toplu ulaşım ne kadar iyi, çok tartışılır. Ama İstanbullunun toplu ulaşımla olan ilişkisi de aynı ölçüde tartışmaya açık. Biz mümkün mertebe kendi benzerlerimize karışmayıp, her fırsatta hususi seyahat etmeyi seviyoruz. Yollardaki bitmek tükenmek bilmez araba trafiğini başka nasıl açıklayabiliriz ki. Oysa İstanbul’un toplu ulaşım seçenekleri gayet bol. Hatta bazısı epey keyifli bile sayılır. Vapurdan, motorlardan yani deniz taşıtlarından söz ediyorum. Metro da hiç fena değil, Avrupa’daki benzerlerinden bir farkı yok. Tabii temel farkı hala her yere gitmiyor oluşu. Metrobüs ise epey işe yarıyor, ama kalabalığı ve sıkışıklığı ile de sanıyorum en çekilmez olanı bu garip büyük otobüsler.

Ne olursa olsun bir otomobilin içinde adım adım, saatlerce, bilinmez sürelere tabi olarak yolculuk etmekten çok daha mantıklı toplu ulaşım. Ama başta da dediğim gibi herkesin gözdesi kendi otomobili. İnsanlar servetleri yettiğince araba sahibi, daha pahalı ve daha çok araba sahibi olmayı ve onların içinde daha çok vakit geçirmeyi matah bir şey sanıyor. Oysa İstanbul çoktan tükenmiş, otomobiller için artık yer kalmamış vaziyette. Ama tabii idareciler de bu toplumun has evlatları olduğu için akla gelmedik çözümler bulup otomobiller için yeni yollar açmakta inanılmaz derecede mahirler. Bir, derken iki ve üçüncü köprü, sonra deniz altından bir tünel kimin aklına gelirdi kırk yıl önce. Oysa o zaman da İstanbul’un trafiği tartışılıyordu. Hatta o kadar tartışılıyordu ki Bedrettin Dalan döneminde, Menderes yıkımlarından yıllar sonra Tarlabaşı caddesinin bir kenarı tıraşlanmış, yüzlerce tarihi bina sırf arabalar rahat rahat aksın diye yıkılmıştı. Önümüzdeki zamanlarda da Mecidiyeköy’e üçüncü bir kat çıkıp yol yapmak, Dolmabahçe sarayının bahçesini tıraşlayıp bir şerit daha eklemek gibi çözümler bulunur ve uygulanırsa hiç şaşırmamak lazım.

Bir arkadaşım kendisini en rahat arabasının içinde hissettiğini söylerdi. Direksiyondayken her yere gidebilir, her şeyi yapabilir gibi gelirmiş ona. Tamamen kişisel bir mekan arabanın içi. Süsü püsü, oraya buraya tıkıştırılmış özel eşyalar vs. Kimisi hakikaten otomobili kendine ait bir odaya dönüştürüyor. Ama o trafik ve park yeri sorunları içinde nasıl bir özgürlükten söz ettiklerini anlamak zor. Belki kendine ait bir hücre demeli. Turgut Özal hepimizi ikna etmiş gibi. Malum, zamanında bu işler çok tartışıldığında demir yollarının komünist işi olduğunu söylemiş özgürlüğün yolu olarak otomobile işaret etmişti. Bir çoğumuzu ve kendinden sonra gelen iktidarları etkilemiş görünüyor. Artık bu Türkiye Cumhuriyeti’nin tercihine dönüşmüş: her şey otomobil için. Bugün İstanbul’dan Ankara’ya trenle gitmek mümkün ve herkes de hem fiyatından hem konforundan çok memnun. Ama nedense Anadolu’nun diğer istikametlerine koca koca yeni otobanlar ve köprüler yapılıyor. İzmir, Çanakkale, Ankara istikametlerine yapılan devasa otoban ağları otomobil yolculuğunu daha cazip kılmaktan başka ne işe yarıyor bilmiyorum. Üstelik insanları bir tüpün içine kapatıp fırlatır gibi, eskiden içinden geçilen tüm kasaba ve kentlerden soyutlaması da cabası…

Neyse, bütün bunlar hafta sonu çağdaş sanat fuarımız Contemporary İstanbul’a giderken aklıma geldi. Fuar için diyecek bir şey yok. Kentin en iyi galerilerinden çoğu orada ve sevdiğimiz sanatçıların yeni işlerini sergiliyorlar. Ama daha da güzeli yeni sanatçıları keşfetme imkanı bulabiliyor insan. Eğer tabii gerçekten koridorda gezinen insanlara değil, duvarlardaki resimlere bakar; eş dostla çene çalmak yerine biraz galericilerle sohbet ederse… Bu yıl fuarın ilk günlerinde hava da çok güzel hatta çok sıcaktı. Bu nedenle deniz kıyısındaki yeme içme alanı sanki sergi alanlarından bile kalabalık göründü gözüme. Tabii saatler süren yolculuklar neticesinde fuara gelenler buradan kolay kolay ayrılmak istemiyor. Bu eski endüstriyel alanda, denizin kıyısında vakit geçirip keyfini çıkartıyorlar. Fuar, kentin en eski semtlerinden birinde, hemen Haliç’in kıyısında. Her ne kadar içinde bulunduğu Tersane İstanbul projesi için kocaman bir tünel ve birçok yeni yol yapıldıysa bile hala semtin daracık yollarını da kullanmak gerekiyor ve binlerce insan aynı anda arabalarıyla fuara doğru yola çıkınca trafik tıkanıyor. Araba yoğunluğu o kadar fazla ki dönümlerce araziden oluşan Tersane’nin otoparkı bile zaman zaman yetersiz kalıyor. Fuara ulaşmak ve arabayı park edebilmek benim gördüğüm kadarıyla en büyük meselelerden biriydi.

Evet bu meseleyi ben de geçen sene yaşamıştım. O nedenle bu sene gidip gitmemekte karasızdım. Ta ki ücretsiz tekne seferlerinin konduğunu duyuncaya kadar. Kadıköy, Kabataş ve Karaköy’den kalkacak tekneler fuara gitmek isteyenleri ücretsiz taşıyacaktı. Bu harika fikri duyunca planlarımı yaptım ve kendimi Karaköy’e attım. Doğrusu hareket noktasını bulmak ve Kabataş’tan kalkan teknenin kaçta Karaköy’e uğradığını öğrenmek çok kolay olmadı; ama neyse ki bir görevli vardı gerekli bilgileri aldım. Gölge bir köşede biraz bekledim ve tam saatinde gelen tekneye atladım. O da ne, teknede en fazla 10-15 kişiydik. Böylece fuar yönetiminin bu tekneleri neden bu kadar seyrek koyduğunu da anlamış oldum. Büyük bir öngörüyle, fuar kitlesinin tekneye filan gönül indirmeyeceğini anlamışlardı. Yarım saatlik, nefis manzaralı, tertemiz bir yolculuk yerine saatlerce sıkış tepiş yollarda gitmeyi tercih etti binlerce insan bu hafta sonu da. Sadece bir klima için değer mi bilmiyorum… Ben dönüşü tekneyle yapmak yerine yürüyerek çıktım ve otobüs durağını denedim. Yarım saat kadar otobüs beklemek gerçekten pek hoş değil. Ama mümkün. Tabii şık kadınların ve adamların umutsuzca taksi bulmaya çalıştıkları anları da fark ettim, bize bu durumu reva gören, taksiyi kullanmak isteyenler için imkansız bir seçenek haline getirenleri bir kere daha hak ettikleri gibi andım… Taksinin imkansızlığı içinde insanların kendi arabaları tabii daha da kıymetleniyor. Eh, ulusal ve kentsel ölçüde otomobili önceleyen idareler için bunun bir mahsuru olmasa gerek.

Önceki ve Sonraki Yazılar