ÖZLEM KAYGUSUZ

ÖZLEM KAYGUSUZ

Türkiye (Erdoğan)- ABD (Biden) İlişkileri: Quo Vadis?

Dünyada olup bitenlere siyaset bilimi penceresinden bakıyorsanız, öldürücü bir küresel salgının tüm şiddetiyle devam ettiği bir bağlamda, güncel gelişmelerden çok küresel ve yerel ölçeklerde ortaya çıkan sosyo-ekonomik dönüşüm baskılarına ve daha geniş çaplı, yapısal dinamiklere odaklanmanız gerekir. Ancak Türkiye gibi bir ülkede siyasal analiz yapmaya çalışırken bu perspektifi korumak oldukça zor; çünkü iç ve dış siyaset gündemi başdöndürücü bir hızla değişiyor.

Bu hafta aslında Biden’ın başkanlığının ilk yüz gününde yaşama geçirdiği politikaları ve ABD’deki refah devleti tartışmalarını ele almayı planlamıştım. Ancak bu seneki Armenian Remembrance Day, (Ermenilerin Anma Günü) nedeniyle yayımlanan başkanlık mesajında ‘soykırım’ ifadesininin kullanılması, bu önemli kararın Türkiye- ABD ya da Erdoğan-Biden ilişkileri bakımından ne anlama geldiğini kısa da olsa değerlendirmeyi gerektirdi.

Aslında bu iki konu, yani Demokratların Biden liderliğinde ABD’nin iç ve dış siyasetini yeniden biçimlendirme çabaları, diğer bir deyişle ABD’nin Trump sonrası restorasyonu ve Türk- Amerikan ilişkileri elbette birbiri ile ilişkili konular. Dolayısıyla bu yazıda esas olarak bu kararın ABD siyaseti bakımından nasıl mümkün hale geldiğini ele almaya çalışacağım. Ancak önce iki ülke ve iki lider arasındaki ilişkiler bakımından bu kararın anlamını ortaya koymak gerekiyor.

Her ne kadar Erdoğan ve Biden arasında, Türkiye’nin tüm çabalarına rağmen bildiğimiz anlamda bir liderler arası diyalog henüz oluşmamışsa da, bu durumun kendisi hem bir gösterge, hem de bir etken; çünkü belli ki bu kararda iki lider arasındaki siyasal/ ideolojik uzaklığın önemli bir rolü var.

Bu uzaklık basit bir mesele değil; ABD’nin restore etmeye çalıştığı küresel lider kimliğiyle doğrudan ilişkili. Başka bir deyişle, Biden ve ekibinin dış politikada giriştiği restorasyon, esas olarak Trump döneminde terkedilen ancak ABD hegemonyasının rıza/ meşruiyet boyutunu oluşturan liberal değerlere, kurumlara ve insan haklarına dayalı bir düzenin lideri kimliğini yeniden inşa etmek üzerine kurulu.

Bu kimlik sadece dış siyasette değil, Amerikan tarihinin en gerilimli seçiminde Trump gibi bir demokrasi düşmanını tasfiye etme mücadelesi vermiş, 6 Ocak Kongre işgalini yaşamış ve Ulusal Muhafızların koruması altında başkanlık yemini edebilmiş bir başkan için, iç siyasette de çok ama çok önemli.

ABD’nin “liberal hegemonyayı yeniden kurma” süreci

Trump döneminde adeta sürekli kışkırtılarak kutuplaştırılmış bir toplumu, Amerikan demokrasisine inancı yeniden tesis ederek biraraya getirmeye çalışan bir liderin populist ve demokrasiden uzaklaşmış rejim ve liderlere ciddi bir mesafe koyması kendi toplumu önündeki inandırıcılığı için bir sine qua non, yani olmazsa olmaz. Bu bakımdan Başkan Biden’ın ABD’nin liberal hegemonyasını yeniden inşa sürecinde demokrasi ve insan haklarına yaptığı vurgunun, Soğuk Savaş dönemindekinden biraz daha farklı olduğunu düşünüyorum.

Bu kimliğin dışarda güçlü ve tutarlı bir şekilde sahiplenilmesi ABD içindeki siyasal gerilimlerin ve kutuplaşmaların çözülmesi açısından da önemli ki, Soğuk Savaş döneminde böyle bir durum söz konusu değildi.

Diğer yandan, ABD’nin liberal hegemon kimliğinin yeni dönemdeki restorasyonunun yine Soğuk Savaş döneminden önemli bir farkı daha var: Soğuk Savaş döneminde ABD bir yandan liberal enternasyonalist bir söylem ortaya koyarken, diğer yandan da dünyanın dört bir yanındaki otoriter rejimlerle işbirliği yapmaktan geri durmuyordu. Çünkü Soğuk Savaş boyunca ABD ve SSCB arasındaki rekabet, kısa dönemli askeri denge durumları dışında özellikle ekonomik ve ideolojik bakımdan hep ABD üstünlüğü ile seyretti.  

Bugün ise Çin, ABD için henüz askeri değil ama ekonomik, teknolojik ve ideolojik bakımdan daha farklı belki de daha ciddi bir rakip. Öyle ki Çin, Batı ittifakı içinde bile ayrışmalar ve kırılmalar yaratabilecek farklı işbirlikleri ve özgün emperyal stratejiler kurmakta. Dolayısıyla ABD’nin küresel lider kimliğini tutarlı bir biçimde ortaya koyması, bu rekabetteki üstünlüğü açısından en azından kısa ve orta vadede son derece önemli görünüyor.

Biden’ın kararına müesses nizam desteği

İkinci olarak, bu kararın nasıl mümkün olduğuna ABD iç siyaseti açısından biraz daha yakından bakarsak, şu durumu net bir şekilde tespit etmek gerekiyor: ABD’nin 46. başkanı, 78 yaşındaki Demokrat siyasetçi Biden, başkanlığının henüz ilk yüz günü içinde, kendisinden önceki hiçbir Amerikan başkanının yapamadığı, bazılarının yapacağım diye söz verip seçmenlerinden özür dileyerek yapmaya cesaret edemediği bir şeyi yaptı.

Dolayısıyla bu noktadan baktığımızda, Biden’ın bu kararına ABD müesses nizamının kurumlarından, farklı siyasal gruplardan ve etkili lobilerden neredeyse tam bir destek olduğu düşünülebilir.

ABD siyasetinde 1915 olayları için soykırım ifadesinin resmen kullanılması konusundaki siyasal baskı ve kampanyaların geçmişi 1960’lara kadar uzanıyor; ancak bu kampanyaların yoğunluk kazanması 1980’lerde oldu. O dönemden bu yana ABD başkanları tarihsel olarak bu olayların soykırım olmadığını düşündüklerinden değil dış politika öncelikleri nedeniyle, aslında ikiyüzlü denebilecek bu tutumu geliştirdiler.

Dolayısıyla Biden’ın onyıllardır devam eden bu tutumu değiştirmekteki kararlılığı, içerdeki bu destek sayesinde artık bu ikiyüzlülüğe bir son verme kararı olarak okunabilir. Her ne kadar bu mesele ABD siyasetinin en önemli meselesi değilse de, Biden’ın bu cesareti gerek Kongre gerekse diğer kurumlar nezdindeki desteğini kuşkusuz daha da arttıracaktır. 

Yeni Amerikan refah devleti kuruluyor

Bu noktada Biden’ın ABD’nin iç siyasetindeki restorasyona çok hızlı kalkıştığını ve gerek Covid’le mücadele, gerekse başta işsizlik olmak üzere yoksullaşma, kutuplaşma ve sosyo-ekonomik sorunların beslediği diğer siyasal gerilimlerle mücadelede çok hızlı adımlar attığını vurgulamak gerekiyor. Kimi yorumculara göre Biden ekibi Kongre’ye arka arkaya sunduğu yasa paketleri ile adeta yeni bir Amerikan refah devleti kuruyor ve bu süreçte tek bir kongre üyesinin desteği bile çok büyük önem taşıyor.

Başka bir yazıda daha detaylı ele almaya çalışacağım bu yasa ve reform paketlerinin en önemlileri, Temsilciler Meclisi’nin nihai onayından sonra yürürlüğe giren, son elli yılın en büyük yoksullukla mücadele ve yardım yasası olan 1.9 trilyon dolarlık korona teşvik paketi (American Rescue Plan); Cumhuriyetçilerin muhalefeti nedeniyle henüz tartışılmakta olan 2.3 trilyon dolarlık Altyapı ve İstihdam Paketi (American Jobs Plan); sadece Cumhuriyetçilerin değil bazı Demokratların da karşı çıktığı, sendikaları güçlendirmeyi ve toplu pazarlık haklarını genişletmeyi öngören Örgütlenme Hakkını Koruma Yasası (PRO Act) ve en önemlisi de son olarak sermaye kazancı vergi oranlarını neredeyse iki katına çıkaran vergi reformu önerisi.

Vergi reformu yasası ABD siyasetinde şu anda en çok tartışılan ve en ihtilaflı mesele. Bu yeni vergilerle çocuk bakımı, okul öncesi eğitim, yaşlı/ engelli bakımı ile işçilerin ücretsiz izinleri için 1 trilyon dolarlık bir kaynak oluşturulması öngörülüyor.

Dış politik hamleler iç siyaset için önemli

Biden, seçim sürecindeki en büyük vaadi olan ve başkanlık dönemine damgasını vuracak bu reformu 28 Nisan’da kamuoyuna sunacak. Yasanın elbette Kongre’nin her iki kanadından da geçmesi gerekiyor; ancak tüm Demokratların bu planı destekleyip desteklemeyeceği kesin olarak bilinmiyor. Biden’ın tüm bu iddialı reformları yapabilmesi, Kongre’deki desteğini ama özellikle Demokratların tümünün desteğini mutlaka almasını gerektiriyor. Dolayısıyla Biden’ın dış politikadaki kararlı hamlelerinin, iç siyasetteki planlarına desteğini arttırması bakımından önemi var. 

Son olarak Türkiye- ABD ilişkileri bakımından bu kararın nasıl mümkün olduğuna kısaca değinirsek: Aslında Nisan başından bu yana ABD siyasetini izleyen bir çok yorumcunun da belirttiği gibi, Biden’ın soykırım kelimesini kullanması ikili ilişkiler tarihi boyunca hiç olmadığı kadar yüksek bir olasılık haline gelmişti. Fakat daha önceki başkanlar gibi, onun da son dakikada bu kelimeyi kullanmaktan vazgeçeceği beklentisi de vardı; çünkü bu hep böyle olmuştu.

Özellikle Obama’nın ikinci başkanlık döneminden itibaren Türk-Amerikan ilişkilerinin sarsılmaya başlamasıyla birlikte, benzer bir biçimde Başkan Obama’nın da soykırım kelimesini kullanılacağı beklentisi oluşmuş; ancak bu beklentiler boşa çıkmıştı. Genel olarak denilebilir ki özellikle 11 Eylül’den bu yana 24 Nisan’lar, Türkiye’nin ABD gözündeki öneminin bir kere daha tescil edildiği, mevcut yönetimlerin bunu bir övünç vesilesi haline getirdiği ve iç siyasette de alabildiğine kullandıkları bir gün olmanın ötesine geçemedi. 

Ne değişti?

Her 24 Nisan’da Büyük Felaket ifadesi tercih edildikçe Türkiye’de gerek iktidar ve gerekse muhalefette şu algı iyice yerleşti: ABD Türkiye ile müttefiklik ilişkisini korumaya her şeyden çok önem vermektedir; Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki rolü bu meseleye kurban edilemeyecek kadar hayatidir. Sonuç olarak Türkiye’ye destek veren etkin lobilerin de çabaları ile bu durum böyle devam etti ve değişmeyeceğine dair bir algı da iyice yerleşti.

Peki bu durum nasıl değişti? Öncelikle Trump’ın Erdoğan ile kurduğu ve Kongre’de ciddi rahatsızlık yaratan ilişki biçiminin bu süreçteki etkisini vurgulamak gerekir ki henüz daha Trump döneminde, Aralık 2019’da hem Senato hem de Temsilciler Meclisi’nde soykırım kararları kabul edilmişti.

S400’lerin alınmasından itibaren Türk-Amerikan ilişkilerinde değişen şeylerin analizini birçok yazar, siyaset bilimci ve dış politika uzmanı aylardır yapıyor. Burada bunları tekrar etmekten çok, tüm bu değişimlerin ortaya çıkardığı şu sonucu artık net bir şekilde görmek gerekiyor: ABD açısından S400’lerin alınması, ilişkilerde yaşanan her gerilimde Türkiye’nin Rusya’ya yakınlaşma kozunu öne sürmesi ve sistemsel olarak da Batı’dan uzaklaşması, Türkiye’nin Batı İttifakı içindeki konumunu, AKP hükümetinin düşündüğünden çok daha sorunlu ve ihtilaflı bir hale getirmiş durumda.

“Soykırım” açıklamasının arkasındaki mesaj

Diğer bir deyişle Türkiye’de ABD ve Rusya arasında bir denge kurulduğu düşünülürken, ABD’ye göre böyle bir denge hiçbir şekilde yok ve de olamaz. Kongre’de kabul edilen soykırım kararları ve son olarak da Başkan Biden’ın bu ifadeyi kullanmasıyla Türkiye’ye verilen mesaj budur.

Türkiye’nin özellikle 2015 sonrasındaki politikaları, başta Kongre olmak üzere Dışişleri, Pentagon, ulusal güvenlikle ilgili diğer kurumlar ile bu kurumları etkileme gücü olan farklı siyasal grupların Türkiye’ye bakışlarını adeta birleştirmiş durumda. Aksi takdirde bu kararın çıkması mümkün olmazdı ve bu kurumlardan en az bir ya da birkaçının etkisi ile Biden bu kararı erteleyebilirdi.

Dolayısıyla ABD ile ilişkilerde ve genel olarak dış politikada son derece ciddiyetle yönetilmesi gereken yeni bir döneme girdiğimizi söyleyebiliriz. Ancak bu durumu Türkiye’nin gözden çıkarıldığı şeklinde okumak da doğru olmaz.

Bu noktada yazıyı Amerikan dış politikası uzmanlarından John Ikenberry’nin şu saptamasıyla bitirmek mümkün görünüyor: Ikenberry’e göre ABD hegemon bir güç olarak işbirliği yaptığı rejim ve liderlere baskı uygulayabilir; onları ciddi şekilde zorlayabilir. Ancak bu baskı, küresel hegemonyasını ayakta tutan bu iktidarların çok fazla yıpranmasına da yol açmamalıdır. ABD’nin Türkiye’nin mevcut yönetimini ne kadar yıpratmayı göze aldığını önümüzdeki süreç gösterecek. Bu süreçte de ilişkilerin Türkiye’nin tercih ettiği gibi parekendeci bir anlayışla devam etmesi ise oldukça zor görünüyor.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar