Umudu etkin tutmak

Roberto Bolaño’nun, “Katlanılmaz Sığırtmaç” adlı öyküsünde, Héctor Pereda adlı avukat bir karakterin öyküsü anlatılır. Ayrıca metinde, Arjantin ekonomisinin çöküşünden ve yaşananlardan da bahsedilir. Dolar hesapları çöker, sermayedarlar eğer varlıklarını çoktan yurt dışına taşımamışlarsa her şeyi kaybederler. Halk zor duruma düşer ve bir süre sonra eylemler başlar, öykünün karakteri üzerinden konudan şöyle bahsedilir: “Devlet başkanı görevden ayrıldığında Pereda tencere ve tavalı protesto gösterisine katıldı. Bu protesto gösterilerinin devamı geldi. Bazen sokaklar yaşlılar, her türlü toplumsal sınıftan yaşlılar tarafından kuşatılmış gibi görünüyordu ve bu nedenini bilmediği halde, Pereda’nın hoşuna gidiyor, bir şeyin değiştiğine, karanlığın içinde bir kıpırdanma olduğuna delalet ediyormuş gibi geliyordu, öte yandan barikatçılarla birlikte eylemlere katılmak midesini bulandırıyor değildi, gerçi kısa süreli ayaklanmalara dönüşüyordu bu eylemler… Kimsenin aklına devrim yapmak gelmedi.” Sonrasında, Pereda, belki de eylemlerin bir devrimle sonuçlanmamasının da etkisiyle tası tarağı toplayıp çiftlik evine yerleşir, onun için başka bir çaba başlar.

Bu öyküden bahsetme sebebim Pereda’yı anlatmaktan çok bu kısa pasajın düşündürdüklerine odaklanmak aslına bakılırsa. Her protestonun büyük bir olaya dönüşmesi beklentisi hem dünyada hem de coğrafyamızda aşınmış durumda. Peki, bu direnenlerin aklına devrim yapma fikrinin gelmemesinden mi? Öyle olduğunu sanmıyorum. Zaman ve koşulların getirisi nedeniyle son yıllarda çok fazla sistemden kopuş hareketleri görsek de bunun tüm dünyada etkisi olacak yaygın bir eylemlilik getirmediğini gözlemliyoruz. Bu durumu olumsuzlamak çözüm mü, fikrimce değil çünkü aslında bu hareketler içinde bulunduğumuz zamana çentik atarken, kapitalizmin tüm oburluğuyla yuttuğu hayata, kendilerini dünya yüzeyinin sahibi zanneden politikacı ve şirketlere yaşamı onların tekeline bırakmayanların varlığını hatırlatıyor. Her hareket belki bir dünya devrimine dönüşmüyor ancak bana kalırsa umudu etkin kılıyor. Evet, çok umudu kovalayacak, ona kapılacak yaşamlar sürmüyoruz. Çoğu zaman nefesimiz kesiliyor hayat karşısında, çaresizlik hissine de kapılabiliyoruz ancak işte böyle bir anda ortaya çıkan eylem pratikleri, yaşananlara kesin çözümler getirmese de karamsarlığa kapılıp gitmeyi, hiçlikte boğulmayı engelliyor.

Sadece yaşadığımız coğrafyadaki örneklere bakarsak bile aslında bunu görebiliyoruz. LGBTİ+’ların tüm baskılara rağmen Onur’la yürüyüşleri, kadınların her türlü şiddete, kazanılmış haklarının çalınmasına karşı sürekli eylemleri, doğanın bedenini oyan şirketlere, taş ocaklarına ve madenlere direnen köylüler, sefalet zamlarına direnen işçiler, moto-kuryeler, “ödemiyoruz” diyerek elektrik zamlarına karşı ses çıkaran Moda Sahnesi ve daha pek çok örnek. Bu “küçükmüş” gibi görünen ama yaşama dair umudu etkin tutan eylemler sadece şimdiye değil geleceğe de bir şey söylüyorlar, deneyim yaratıyorlar, dünyaya dair başka tahayyüller için düşü sürdürüyorlar.

Ayrıca, dünyayı sınırların ötesinde düşünenler için yerel pek çok hareketin aslında onun tüm bedenini kapsadığı da söylenebilir. Mesela, bir yerde orman tehlikedeyse ve birileri onun yaşayanlarıyla birlikte hakkını savunuyorsa, orada aslında tüm dünyayı ilgilendiren bir mesele olmadığını düşünebiliriz miyiz? Göçmenlere karşı nefretin hız kesmediği bir zamanda, onlarla dayanışmak dünyadaki tüm yersiz yurtsuzlara yalnız olmadıklarını göstermek değil midir aynı zamanda. “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu”nun kapatılmasına karşı sokağa çıkmak, dünyadaki feminist mücadelenin parçası değil midir? Zor bir zamanda yaşarken, yaşam farklı kollardan saldırı altındayken, her coğrafyada her hareket aslında bir şekilde dünyanın sorunlarıyla ilişkileniyor. Bu nedenle “küçükmüş” gibi görünen devrimci anlar yaşam için önemli başlangıç anları çünkü nehrin oluşması için gerekli olan dereleri, asıl yola çıkmak için aşılan patikaları çağrıştırıyorlar.

Vurgulamak gerekirse, bu karşı duruşların büyük olaylara dönüşmesini beklemek de çözüm sunmuyor çünkü Rancière’nin, politik eylem biçimlerinin nasıl yaşamsal hücreler haline geleceğine işaret ederken kurduğu şu cümlelerin de söylediği bir şeyler var: “Yeni bir toplumsal yaşamın hücrelerinin, sürekli olarak kendine içkin problemlere ve dışsal tehditlere maruz kaldığını da biliyoruz elbette. Bu ‘hâlihazırda gerçekleşen gelecek’, daima belirsiz, kırılgan bir şimdide gerçekleşir. Ama bence bu kırılganlığın, küresel bir devrimle iktidar ‘ele geçirilmedikçe’ ve kapitalizmin kaleleri yıkılmadıkça her şeyin gereksiz ve boş olduğu fikrinin ispatı olduğunu düşünmek de manasız.” Şimdide gerçekleşenin düşünürün söylediği gibi büyük amaçları olmayabilir, dünyaya dair edimlerin her zaman “kapitalizmin kaleleri”ni yıkmak gibi hedeflerle yola çıkması gerekmez ama böyle diye “boş olduğu fikri” de yanılgı yaratabilir.

Dünyanın bu zamanında eylenenin geleceğe doğru akan bir sözü var fikrimce ve direnmek, itiraz etmek, eylemek kendi koşullarında her zaman anlam içeriyor. Yoksa Rancière’nin yukarıda alıntıladığımız cümlesinin sonunda söylediği durumda kendimizi bulabiliriz: “Bu tarz bir tahlil o kaleleri kendi kafamızın içinde kurmak demek, her şey değişmeden hiçbir şeyin değişemeyeceğini iddia ederek kendimizi bir imkânsızlık çemberine hapsetmek demek.” Dünyada değişim yaratmanın çağının anlarında, coğrafyaların kendi dinamikleri içinde değişen tarafları var. Her farklı yer ve zaman kendi direnme imkânlarını yaratabilir ve bu onun orada kalıp gideceği, hiçbir şeye yaramayacağı anlamına gelmez.

Roberto Bolaño’nun, “Katlanılmaz Sığırtmaç” adlı öyküsüne geri dönelim, Héctor Pereda biraz da kırgın bir tonda, “kimsenin aklına devrim yapmak gelmedi” diyordu. Oysa eylem ânından bahsedilirken kurulan şu cümleler dikkat çekiciydi: “Bazen sokaklar yaşlılar, her türlü toplumsal sınıftan yaşlılar tarafından kuşatılmış gibi görünüyordu ve bu nedenini bilmediği halde, Pereda’nın hoşuna gidiyor, bir şeyin değiştiğine, karanlığın içinde bir kıpırdanma olduğuna delalet ediyormuş gibi geliyordu.” Pereda’nın atladığı kısım bu andı belki de çünkü o hissin kendi içinde devrimci, özgürleştirici bir tarafı olduğu düşünülebilir. Bir hukukçu olan, zamanla vazgeçse de prensipleriyle yaşayan bir karakterdi o, metnin daha bir önceki pasajında ondan bahsedilirken şu cümle kuruluyordu: “Ne ki ulusal ve uluslararası siyasetten konuştuklarında avukatın bedeni sanki elektrik verilmiş gibi geriliyordu.” Belki de pek umutlu değildi Perada bir şeylerin değişeceğinden o nedenle de geriliyordu siyaset hakkında konuşmaktan ama sokaktaki karşılaşmalar, eylemlilik onu etkin kılarken, “karanlığın içinde bir kıpırdanma” onu heyecanlandırıyor, aslında bir değişim başlatıyordu. Bu bize kopuş hareketleri, kendi sorununa odaklı gibi görünen eylemler hakkında da bir şeyler söylüyor. Bir devrim olmuyor belki ama vazgeçmemeyi, bu sefil yaşamın aynı sürüp gitmeyeceğini dahası karanlıkta pırıltıyı, hiçleşmemeyi sağlıyor, imkânsız görünene adım oluyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar