AZMİ KARAVELİ

AZMİ KARAVELİ

“Vallahi Abdülkadir Bey köşenden gereğini yapacaksın!”

Kısa Dalga okurları içinde görmeyen duymayan kalmamıştır ama yine de hatırlatmakta yarar var. Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçtiğimiz Çarşamba akşamı katıldığı Kanal D – CNN Türk ortak yayınında Abdülkadir Selvi’nin “Muhalefet şehir hastaneleri konusunda eleştiri yöneltiyordu, şimdi kesildi, nasıl açıklıyorsunuz?” sorusu üzerine Ahmet Hakan’ı işaret ederek “Vallahi Abdülkadir Bey köşenden gereğini yapacaksın. Ahmet Bey gereğini yapıyor” sözlerini kullandı.

Bu cümle muhtemelen son 20 yılda medyanın gelmiş olduğu düzeyi en iyi deşifre eden mükemmel bir örnek olarak kayıtlara geçti. Akademisyen ya da bu konuda kalem tutan yazarlar lütfen alınmasın ancak hiçbir akademik tez ya da kitap medyanın iktidarla organik bağını bu ölçüde özetleyemezdi. Medya-iktidar ilişki paterninin nasıl bir sakillik ve alenilik içerdiğini gösteren harika bir durum var karşımızda. Biz yine başkası adına utandık o akşam, Selvi’nin cümleyi onaylayan hali insan olan herkesi utandıracak nitelikteydi, program ise sırf bu sefaleti göstermesi açısından hayırlara vesile oldu.

Medya tarihimizin şüphesiz önemli kırılma noktaları vardır. Gazeteci kökenli patronlardan, iş insanı patronlara geçiş 80-90’ların ruhuna uygun olarak gerçekleşti. Bilgin gibi medyadan gelip iş dünyasına atılan istisnaları saymazsak, medya dışında birçok alanda faaliyet gösteren Doğan, Doğuş, Ciner grupları aslında medyanın verdiği gücü belli bir racon doğrultusunda son derece profesyonelce kullandılar. Racondan kastım, kim olursa olsun makro yayın politikalarında her zaman iktidara yamanırlarken, aralarda da hepimizin yakından bildiği “muhalif” isimlere de çeşni olarak yer vermeyi asla ihmal etmediler.

Bu durum iktidarların da tercih ettiği yazılı olmayan bir kuraldı. Muhalif seslerin varlığı, medyanın “demokratik” ve “çok sesli” olduğuna yönelik propagandanın yapılmasına imkan sağlıyordu. Amiral gemisi olarak nitelendirilen Hürriyet’inden en büyük rakibi Sabah’a kadar özünde bağımsız ya da “dördüncü güç” olmaktan uzakta, son derece iktidar ve devlete eklemlenmiş olan bu yapı, ancak eşelenince deşifre olan bir düzen şeklinde yıllarca sürdü.

Ancak bu sermaye-medya-devlet koalisyonundan oluşan ve herkesin çıplak gözle sorgulayamayacağı sözde “özgür” medya ortamı dahi AKP’yi kesmedi. Malum, yargısından ordusuna, medyasından akademisine uzanan biçimde her alanda tam hakimiyet şiarıyla iktidara geldiler. Kimse “ilk başlarda bu kadar değillerdi ama AB süreci…” falan demesin lütfen, en başından beri her şey ilmek ilmek işlendi. Muktedirlik süreci tamamlanana kadar görece yumuşak davranan iktidar, birkaç sene sonra bütün kurumlara olduğu gibi medyaya da el attı ve ana akımın bütün mecralarını birer birer kontrolü altına aldı. Elbette bazı muhalif mecraları da; tıpkı eskiden laf olsun diye muhalif gazeteci barındıran ana akım gazeteler gibi, “bak ben demokratım” aslında demek için, tutmayı da ihmal etmedi. Elbette o mecralara hayatı zehir ederek, gazetecileri tutuklayarak, resmi ilanlarını keserek…

“Gereğini yapacaksın” ifadesinden anlıyoruz ki artık bu durum da yeterli gelmiyor iktidara. Selvi ve Hakan’ın düşmüş oldukları durumun tabiri mazur görsünler sefilliği kendilerini ilgilendirir. Gazetecilik mesleği açısından utanç verici olan bu yayının muhatapları belli ki bu duyguyu zaten çoktan kaybetmiş durumdalar.

Aslında dijitalleşmeye bağlı olarak uzun zamandır, sadece Türkiye’de değil, dünyada da medyanın değişim gösterdiği bir süreçten geçiyoruz. Dünya ortalamasından çok daha hızlı tiraj kaybeden gazetelerin yerini dijital mecralar almış durumda. Bugün gazete tirajları 10-25 bin arasında değişen Evrensel, BirGün, Cumhuriyet gibi yayınların sosyal medya hesaplarını ve haber portallarını milyonlar takip ediyor artık. Ahmet Hakan’ın Hürriyet’in genel yayın yönetmeni olmasının hiçbir kıymeti harbiyesi yok. Televizyonun gücü elbette yadsınamaz boyutta ama Hakan’ın köşesinde “gereğini yapıyor” olması günümüzde bir şey ifade etmiyor. Çevrenizde genç ya da orta yaştan kaç kişinin gazete okuduğunu görüyorsunuz, kendilerini yaşlı görenler lütfen alınmasın, bir durum saptaması sadece benimki.

Demem o ki iktidar, muhalefet, hatta yayınlarında sadece basılı gazetelere yer veren sabah programı yapan televizyonlar dahil herkes medyanın geldiği süreci geleneksel alışkanlıklarla okuyor. Oysa İmamoğlu’nun Alçı ve Özkök’ü Karadeniz gezisine çağırmasıyla birlikte geniş kitleler nezdinde oluşan tepki, bu eski medya düzeninin ve eski isimlerin miadını doldurduğunu gösteriyor.

Ancak gazeteciliğin değişmemesi gereken etik kurallarını bu isimlerin tarumar ettiklerini asla unutmamak gerekiyor. Ülkenin dört bir yanında 70 civarı iletişim fakültesinde her yıl belki binlerce genç mezun oluyor. Bu gençlerin sadece yüzde 5’i iş bulabiliyor. Bunun da sorumluları; öncelikle onlara gelecek vaat etmeyen mevcut iktidar, bu gençlere istihdam yaratacak ortamı geçtim, meslek ilkelerinin asgarisini dahi korumaktan aciz, medyayı sermayenin sesi ve propaganda aygıtı olarak gören gazete patronları ile söylemek zorundayız ki o sayfaları hazırlayan gazeteci meslektaşlarımızdır. Ne yazık ki gazeteci olmak isteyen bu gençlerin geleceğini ve hayallerini sizler mahvettiniz.

Selvi ve Hakan’a “Gereğini yapın ve limon satın” diyeceğim ama sizden böyle bir harekette bulunmanızı beklemek çok lüks biliyoruz. Güce yakın olmanın, meslek ilkelerinden ve deontolojisinden çok, paraya, mevkiye, statüye odaklanmanın verdiği haz, vicdanın temiz olmasının çok ötesinde bir motivasyon sağlıyor belli ki. O zaman ver mehteri “Şehir hastaneleri harika bir yapılanma, karşı çıkanlar da kalkınmamızı istemeyen dış güçlerin maşası vatan hainleridir.”

Önceki ve Sonraki Yazılar