İLKE ATİK TAŞKIRAN

İLKE ATİK TAŞKIRAN

Bir milyon takipçi kaç yıllık eğitime eşittir?

İLKE ATİK TAŞKIRAN

Bir zamanlar uzmanlık emekle kazanılan bir sıfattı; bugün ise çoğu zaman görünürlükle elde edilen bir algıya dönüştü.

Yıllar süren eğitim, araştırma ve mesleki deneyimle inşa edilen uzmanlık, sosyal medyanın yükselişiyle farklı bir sınavla karşı karşıya kaldı. Birkaç viral video, yüksek takipçi sayısı ve etkileyici bir anlatım dili, birçok kişiyi kamuoyunun gözünde uzman konumuna taşıyabiliyor. Sağlıktan finansa, hukuktan psikolojiye kadar hayatımızı doğrudan etkileyen alanlarda artık yalnızca uzmanlar konuşmuyor; uzman gibi konuşanlar da konuşuyor.

Sorun da tam burada başlıyor. Sosyal medya platformları kimin daha bilgili olduğunu değil, kimin daha fazla ilgi çektiğini öne çıkarıyor. Böylece görünürlük ile yetkinlik, popülerlik ile uzmanlık giderek birbirine karışıyor. Milyonlarca insan ise karşısındaki kişinin yıllar süren bir eğitimden mi geçtiğini, yoksa yalnızca etkili konuştuğu için mi uzman olarak kabul edildiğini ayırt etmekte zorlanıyor.

Geçtiğimiz yıl Çin'in sağlık, hukuk, finans ve eğitim gibi alanlarda uzman görüşü sunan içerik üreticilerine diploma ve mesleki yeterlilik doğrulaması zorunluluğu getirmesi bu nedenle dikkat çekici bir gelişmeydi. Düzenleme, belirli alanlarda uzmanlık iddiasında bulunan kişilerin eğitim ve yetkinliklerini platformlara kanıtlamalarını şart koşuyor. Tartışmalı yönleri olsa da uygulamanın ortaya koyduğu temel soru oldukça önemli: Toplumu etkileyen konularda herkes uzman gibi konuşabilir mi?

Uzmanlık mı, görünürlük mü?

Geçmişte bir kişinin uzman kabul edilmesi için belirli bir eğitimden geçmiş olması, mesleki yeterliliklerini kanıtlaması ve alanında deneyim kazanması beklenirdi. Sosyal medya bu denklemi değiştirdi. Artık algoritmaların görünür kıldığı kişiler milyonlarca insan için referans kaynağı haline gelebiliyor. Takipçi sayıları özgeçmişin, izlenme rakamları ise yetkinliğin yerine geçmeye başlıyor.

Oysa bir görüşün milyonlarca kez paylaşılması onu doğru yapmadığı gibi, bir kişinin milyonlarca kişi tarafından takip edilmesi de onu uzman yapmıyor. Ancak dijital ortamın doğası gereği insanlar çoğu zaman bilgiye değil, bilgiye benzeyen içeriklere maruz kalıyor. Güçlü bir anlatım, etkileyici bir kurgu ve yüksek özgüven, uzmanlık algısı yaratmak için çoğu zaman yeterli olabiliyor.

Bunun sonuçları ise yalnızca sosyal medyada kalmıyor. Yanlış sağlık tavsiyeleri nedeniyle tedavisini geciktirenler, uzman olmayan kişilerin yönlendirmeleriyle yatırım kararları alanlar, psikolojik destek yerine sosyal medya fenomenlerinden çözüm arayanlar giderek daha sık karşımıza çıkıyor. Bilginin doğruluğu ile içeriğin popülerliği arasındaki farkın silikleşmesi, bireysel tercihlerden toplumsal sonuçlara uzanan bir etki yaratıyor.

Türkiye'de uzmanlık enflasyonu

Türkiye'de durum dünyanın geri kalanından çok farklı değil. Sosyal medyada birkaç dakika geçirmek; yatırım uzmanlarından ilişki danışmanlarına, beslenme tavsiyeleri veren hesaplardan psikoloji içerikleri üreten fenomenlere kadar yüzlerce farklı "uzmanla" karşılaşmak için yeterli.

Elbette herkes düşüncesini ifade edebilmeli. Sorun insanların deneyimlerini paylaşması değil, deneyimlerin uzman görüşü gibi sunulması. Bir kişinin yaşadığı bir süreçten edindiği bilgi değerli olabilir; ancak bu durum onu otomatik olarak uzman yapmaz. Bir hastalığı yenmiş olmak doktorluğun, yatırımda başarılı olmak finans uzmanlığının ya da birkaç kişisel gelişim kitabı okumak psikolojik danışmanlığın yerine geçmez.

Ne var ki sosyal medya bu ayrımları giderek görünmez hale getiriyor. Kullanıcılar da çoğu zaman karşılarındaki kişinin hangi eğitime sahip olduğunu, hangi alanda çalıştığını ya da hangi yetkinlikle konuştuğunu araştırmadan içerikleri tüketiyor. Sonuçta toplum bilgiye eriştiğini düşünürken, çoğu zaman kanaatlerle karşı karşıya kalıyor.

Yanlış bilginin maliyeti

Çin'in uygulaması her ülkede aynı şekilde karşılık bulmayabilir. Hatta ifade özgürlüğü açısından eleştirilebilir yönleri de vardır. Ancak işaret ettiği problem gerçek ve giderek büyüyor. Özellikle sağlık, hukuk ve finans gibi alanlarda yanlış bilginin maliyeti yalnızca yanlış anlamak değildir; bazen sağlığını kaybetmek, bazen birikimlerini yitirmek, bazen de geri dönülmesi zor kararlar almak anlamına gelir.

Bu nedenle mesele insanların konuşup konuşmaması değil, hangi sıfatla konuştuğunun şeffaf olmasıdır. Kullanıcılar karşılarına çıkan bir içeriğin bilimsel bilgiye mi, mesleki deneyime mi, yoksa yalnızca kişisel görüşe mi dayandığını anlayabilmelidir. Çünkü demokratik toplumlarda çözüm susturmak değil, bilgiyi daha görünür ve daha denetlenebilir hale getirmektir.

Burada tartışmamız gereken şey ifade özgürlüğü ile uzmanlık arasındaki denge değil, güvenin nasıl inşa edileceğidir aslında. Çünkü bir toplumda uzmanlık ile görünürlük arasındaki çizgi kaybolmaya başladığında, yalnızca bilgi değil; kurumlara, eğitime ve emeğe duyulan güven de aşınabilir.

Eğer görünürlük ile uzmanlığı aynı şey olarak kabul etmeye başlarsak, kaç takipçinin yıllar süren bir eğitimin yerini tutabileceğini de açıklamamız gerekir.

Mesela bir milyon takipçi, bir diploma için verilen yılların emeğinin karşılığı olabilir mi?

Önceki ve Sonraki Yazılar
İLKE ATİK TAŞKIRAN Arşivi

Merhamet medyadan öğrenilebilir mi?

21 Nisan 2026 Salı 00:20

İnternetsiz bir dünya kuruluyor

14 Nisan 2026 Salı 00:10