Bir 'unutturmama' sorumluluğu / Ahmet Say'ın protestosu ve Türk’ün cevabı: Allah rahmet eylesin

Her insanda “unutulma” korkusu vardır. Kimi bu korkuyla bir köy meydanına çeşme yaptırır ve üzerine, “bilmem kim hayratıdır” yazdırır. Kimi bir tablo yapar sağ alt köşesine “bilenin” okuyabileceği şekilde imzasını atar. Kimi bir kitap yazar; bir gün bir sahafta onu görenin, üzerindeki tozu silip ismini okusun diye. Kimi torununa verilmek üzere kızına bir penes bırakır.

Kimi, Gezi’de, Sivas’ta, Ulucanlar’da, Ümraniye’de, Bayrampaşa’da katledilmiştir. Kimi Uludere’de “kaçak”tan dönerken, kimi Gar önünde halaya durmuşken bombalanmıştır. Artık onlar “unutulma korkularını” miras olarak bırakmışlardır. Korku el değiştirince adı da değişir: Unutturmama sorumluluğu. O artık, korkudan çok bir sorumluluktur.

“Unutturmama sorumluluğu”, 77 yaşındaki Ahmet Say’ı yerinden kaldırır, nazikçe söz ister ve başlar: “Benim adım Ahmet Say’dır. 77 yaşında, Türkiye’nin ülkemizin bir aydınıyım, bir aydını olarak demokrasi ve adalet kavramlarının bulunduğu ve açıklanacağı bir toplantıda Hikmet Sami Türk gibi Adalet Bakanlığı döneminde…”

Say’a ilk başta “buyurun efendim yararlı olabilir” diyerek söz veren, toplantıyı yöneten kişi, sözlerin “zararlı(!)” olacağını kestirince Say’ı susturmak ister: “Ben size bunun için söz vermedim. Buranın ağzının tadını kaçırmayınız.”

Say devam eder. Hikmet Sami Türk’e “sen katilsin” der, adına “Hayata Dönüş” denilen cezaevi operasyonlarındaki ölümlerin müsebbibi olduğunu söyler. Daha fazlası konuşturulmaz. Üstüne salondan, “Hiç yakıştı mı beyefendi bu”, “77 yaşındaymış”, “bir de aydın geçiniyorsun” sesleri yükselir.

Ahmet Say, kabanını alıp, son sözlerini yutkunarak salondan ayrılırken toplantıyı yöneten kişi, o ana kadar olup bitenleri, elleri birbirine kenetli dinleyen Hikmet Sami Türk’ten özür dilemektedir. Türk, O’nu tanıyanların iyi bildiği gülümsemeyi yüzünden bırakmamıştır ama bir kez “ağızların tadı” kaçmıştır(!)

TÜRK’TEN BUGÜN ÜÇ KELİME: ALLAH RAHMET EYLESİN

O, biraz da unutulmamak için piyanonun tuşlarına “parmak izini” bırakan Fazıl Say’ın babasıdır. Ahmet Say, ölümüyle hatırlattı, unutturmadı:

2000 yılı Aralık ayının 19’uncu günü sabah devlet; askeriyle, polisiyle 10 bin güvenlik görevlisine emir verdi. Cezaevlerindeki “isyankarlar” susturulacaktı! “Devletin hakimiyeti cezaevlerinde yeniden tesis edilecekti”. Ne demekti, F tipi cezaevlerine çıkmak, cezaevleri örgütlerin eğitim alanı mı olsundu. Hadleri bildirilmeliydi. “Had”, ölümdü: 30’u tutuklu /hükümlü, 2’si asker 32 kişi öldü. Kimi de yanarak.

Davalar açıldı: Ulucanlar, Bayrampaşa, Ümraniye. Sonrası bildiğimiz gibi: Zamanaşımı, toplu beraat, gerçek sorumlu tartışmaları.

Tanıklar dinlendi. Tanık, “Ben dönemin Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun, operasyonları biz yapmadık, İçişleri yaptı” diyordu. Gösterdiği adresten mahkemeye dilekçeler gönderildi: “Ben dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, söyleyeceklerim devlet sırrıdır. O nedenle anlatacaklarımı, sadece hakim – savcıların bir de katibin olacağı duruşma salonunda, kapalı oturumda anlatacağım.”

Mahkeme, “Olmaz, herkesin huzurunda anlatacaksın” dedi. 15 Eylül’e randevu verildi. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi salonunda o zaman neler olacağını bilmiyoruz. Merakımızı o zamana bırakıp bugüne dönelim.

Hikmet Sami Türk’ün söyleyecekleri olmalıydı. Kendisini aramadan önce iki sorumuz vardı:

“Sayın bakan, Fazıl Say’ın babası Ahmet Say’ın vefatı haberini duymuşsunuzdur. Bir toplantıda size yönelik sözleri olmuştu, ne diyeceksiniz?”

“Hayata Dönüş Operasyonları sırasında dönemin Adalet Bakanıydınız, sorumluluğunuz hep tartışıldı, neler söyleyeceksiniz?”

Belki gazetecilik başarısızlığımızdır; ikinci soruya daha geçemedik, sadece birinci soruya üç kelimelik bir yanıt alabildik: Allah rahmet eylesin.

İkinci soruyu değiştirip kısaltarak sorduk: Bugün bir şey söylemeyecek misiniz?

Cevap: Hayır, Allah rahmet eylesin.

Türk ile yaptığımız bu kısa görüşmeden sonra “unutturmama mirası”nı devralan bir isme dönüyoruz: O tarihlerde Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi olan Avukat Avni Güçlü Sevimli. Avukat Sevimli de farkında; olanıyla olmayanıyla 22 yılı özetlemek zor:

“Ümraniye Cezaevi’ndeki operasyonun davası Yargıtay aşamasında, Bayrampaşa Cezaevi’nde yaşanan olaylarla ilgili dava devam ediyor. Dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın neler anlatacağını biz de merak ediyoruz.”

Karşılıklı, “bakalım” dedikten sonra söz, Ahmet Say’ın Türk’e tepkisine geliyor: Ahmet Say ile sağlığında, davanın avukatı olarak siz veya müvekkillerinizden teması olan oldu mu, Say’ın protestosu için neler söyleyeceksiniz?

“Ahmet Say’ın protestosu gerçek Aydın tavrıydı. Kendini aydın diyen bir kişinin ortaya koyması gereken bir tavır. Adına ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ denilen ama bizim ‘katliam’ olarak tanımladığımız cezaevi operasyonu, belki de ülke tarihinin en kötü günlerinden birinin adıydı. Toplamda 30 tutuklu hükümlüyle 2 asker hayatını kaybetti. Türkiye tarihine ‘katliam’ olarak yazılan bir günün adı oldu gün ve böylesi bir duruma karşı da kendisini aydınım diyen kişilerin tabi ki bu konuya duyarlı olmaları önemli. Fazıl Say’ın babası Ahmet Say’ın tepkisi bu açıdan çok doğru ve aydın olmasına yakışır bir tavırdı. O dönemde de konuya duyarlı kişiler tarafından da bu tavrı takdir edilmişti. Ben davayı başından beri takip eden birisiyim. Ahmet Bey’in bu konuya yaklaşımına ilişkin bir bilgim yoktu. Bu konuya böyle bir duyarlılığı olduğunu ben de ilk kez o gün yaptığı bu çıkışla tanımış oldum.”

10 EKİM KATLİAMI İÇİN DE AYNI AFİŞ: “UNUTMADIK, UNUTTURMAYACAĞIZ”

Toplumu kanatan pek çok olaydan kısa süre sonra meydanlarda bir pankart açılıverir: Unutmadık, Unutturmayacağız.

Bu “söz” kimi zaman Pınar Gültekin davasının çağrısında bir twit’e dönüşür, kimi zaman sosyal medya hesaplarında dolaşan bir afiş görseli halini alır. Pankart olarak da açılsa, mesaj olarak da paylaşılsa bu söz haklı bir korkunun dışa vurumudur.

Haklıdır; çünkü nice olaylara ilişkin davaların bile “bir süre sonra” birkaç avukattan başka katılımcısının olmadan devam ettiği gerçeğinden süzülmüştür. Sivas davasının bile. İşte o nedenle Gezi kararından sonra da slogan olmuştur: Unutmadık, unutturmayacağız.

Örneğin okur, bu yazıyı okuduğu sıralarda Ankara Adliyesi’nde bir duruşma görülüyor olacak: 103 kişinin katledildiği Tren Ankara Gar Katliamı Davası.

“O dava bitmemiş miydi” sorusu da haksız değil. Doğru, bitti ama eksik bitti. 16 sanık hakkındaki dosya “yakalanamadıkları” için ayrılmıştı. Bugüne kadar biri dahi bulunamayan sanıklar, savcının iddianamesine göre bile birçoğu eylemin asıl planlayıcılarıydı: İbrahim Balı, Deniz Büyükçelebi, Mustafa Delibaşlar, Ömer Deniz Dündar, Kasım Dere, Edremit Türe, Walentina Slobodjanjuk…

Dava sürüyor ve 10 Ekim Ankara Katliamı Davası Avukat Komisyonu, daha dün, bugünkü duruşma için aynı sloganla çağrıda bulunuyordu: 10 Ankara Katliamı Davası Sürüyor! Unutmadık Unutturmayacağız.

Belki bu yazı da “unutturma” korkusunun bir dışavurumuydu.

Önceki ve Sonraki Yazılar