Brezilya Seçimleri Üzerine Bir Değerlendirme

30 Ekim Pazar günü Brezilya’da devlet başkanı ve ilk turda hiçbir adayın yeterli oranda oy alamadığı 12 eyaletin valileri seçildi. Seçimlerin ilk turu sonrasında yazdığım yazıda beyaz nüfusun ve Evanjeliklerin çoğunlukta olduğu bölgelerle gelir düzeyi yüksek bölgelerde Bolsonaro’nun daha fazla oy aldığını belirtmiştim. Bolsonaro ikinci turda bu bölgelerdeki oyunu ciddi oranda artırdı. Dahası, Lula’nın güçlü olduğu birçok bölgede de Bolsonaro oyunu Lula’ya kıyasla çok daha fazla artırdı. Lula bazı eyaletlerde neredeyse ilk turla aynı oranda oy alırken Bolsonaro’nun her yerde oyunu biraz olsun artırdığını, birçok eyaletteyse ciddi bir oy artışı gösterdiğini görüyoruz. Keza Bolsonaro’yu destekleyen vali adaylarının çoğunun da seçimlerden galip çıktığı görülmekte. Yani, 30 Ekim aslında Brezilya aşırı sağı için başarısız bir seçim günü olmadı. Yine de başkanlığın Latin Amerika solunun sembol siyasetçilerinden Lula’ya geçmiş olması hem kıta için hem de küresel sol hareketler için çok önemli.

Türkiye’de derdi Brezilya örneğinden bir şeyler öğrenmek değil Brezilya örneğinin arkasına saklanarak Türkiye'deki siyasal pozisyonunun propagandasını yapmak olan bazı gazeteci ve akademisyenler Brezilya’nın Türkiye’ye çok benzediğini iddia ettiler. Türkiye’nin Brezilya örneğinden öğreneceği çok şey olduğu doğrudur, bu iki ülke arasında yapılacak karşılaştırmalı çalışmalar da çeşitli alanlardaki birikimimize önemli katkılar sunmaktadır. Fakat Türkiye’nin siyasal olarak Brezilya’ya benzediği iddiasının temelsiz olduğu kanısındayım. Bu yazıya Türkiye ve Brezilya arasındaki bazı önemli farklılıkların altını çizerek başlayacağım. Ardından kısaca Lula’nın ilk döneminden bugüne Brezilya siyasetindeki bazı devamlılıklara ve farklılıklara değineceğim. Son olarak mevcut politik durumdan bahsederek önümüzdeki dönemde gerçekleşebilecek olası gelişmelere dikkat çekeceğim.

Brezilya üzerine

Karşılaştırmalı çalışmalar yalnızca birbirine benzeyen ülkeler arasında yapılmaz, birbirine çok benzemeyen ülkeler üzerine çalışmak da çok öğreticidir. Olguları farklı bağlamlarda incelemek onlara dair bilgimizi artırmanın en iyi yollarından biri olsa gerek. Kaldı ki Türkiye’yle Brezilya arasında muhakkak bazı benzerlikler de mevcut. Bununla beraber bu iki ülkenin ve bu ülkelerde yönetimde bulunan aşırı sağcı hükümetlerin birbirinden çok farklı olduklarını kabul etmek gerekiyor.

Devlet yapılanması ve yönetim şekli iki ülke arasındaki önemli farklardan biri. Eyaletlerin yarı özerk olduğu, valilerin seçimle geldiği, yasama organının çift meclisli bir Kongre olduğu Brezilya’da seçimlerin ülke siyasetinde oynadığı rol Türkiye’ye kıyasla önemli farklılıklar gösteriyor. Örneğin, 26 eyalet ve Federal Bölge’den oluşan 27 idari birimin her birinden üçer senatör seçilmesiyle oluşan Senato’nun üyeleri 8 yıllığına seçiliyor. Bir seçim döneminde 27 üye, bir sonraki seçim dönemindeyse 54 üye seçiliyor. Bu seçimde 27 senatör seçildi, yani Lula’nın dört yıllık başkanlığı boyunca görev yapacak senatörlerin 54’ü bir önceki seçimden kalma. Yalnızca bu farklılığın bile önemli sonuçları olacağı açık. Brezilya’da yargının göreli bağımsızlığı da iki ülke arasındaki farklardan biri.

Etnik çeşitlilik de iki ülke arasındaki önemli bir farklılık. Yoruba’dan Tikuna’ya Brezilya’da çok sayıda Amerika, Afrika ve Avrupa kökenli bölgesel resmi dil bulunmakta. Avrupa’dan, Orta Doğu’dan ve Doğu Asya’dan büyük sayıda göç alan, Afrika’dan milyonlarca siyah kölenin zorla getirildiği Brezilya’daki etnik çeşitlilik ülkede ciddi bir yapısal ırkçılık sorunu olmadığı anlamına gelmiyor ama “tek millet” hedefiyle kurulan Türkiye’ye kıyasla toplumsal dinamiklerde önemli farklılıklar yaratıyor. Bu etnik çeşitliliğin de etkisiyle ortaya çıkan dinsel çeşitlilik de yine iki ülke arasındaki farklardan biri. Örneğin, Umbanda isimli Afrika kökenli dine inanan 3 milyondan fazla Brezilyalı var, merkezi Brezilya’ya coğrafi olarak çok uzak olan budizmin bile Brezilya’da 250 binin üzerinde takipçisi var. Etnik ve dinsel olarak böylesine çeşitli bir toplumun Türkiye’deki tarz bir tektipçiliğe yabancı olması doğal. Ekonomik faaliyetler açısından da iki ülke arasında büyük fark var. Her ne kadar uygulanan neoliberal politikalar arasında benzerlikler olsa da Brezilya hem endüstrisinin küresel kapitalizmdeki yeri hem de emek piyasasının örgütlenme bakımından Türkiye’ye pek benzeyen bir ülke değil.

Lula’dan Bolsonaro’ya Brezilya

Brezilya’da neoliberal politikalar uzun zamandır uygulanmakta. Yani, neoliberalleşme üzerinden Brezilya’nın yakın geçmişine baktığımızda Lula ve Rousseff’ten Bolsonaro’ya dek bir devamlılıktan söz edebiliriz. Fakat benimsenen neoliberal politikalar kendi içinde önemli değişiklikler gösteriyor. Bu ikisi arasındaki fark benim takip ettiğim akademik literatürde “kalkınmacı neoliberalizm” ve “otoriter neoliberalizm” kavramları üzerinden açıklanıyor.

Kalkınmacı neoliberalizmde, IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların belirlediği politikaları yürüterek ekonomik büyüme hedefleyen hükümetler bu politikaları meşrulaştırmak için halka başvuruyor. Yani, neoliberal politikalar toplumun çoğunluğunun rızasından temellendirilerek yeniden üretiliyor. Bunun mümkün olabilmesi için hedeflenen “ekonomik büyüme”nin vatandaşlar için, özellikle yoksul kesimler için bir takım faydaları olması gerekiyor. İşsizliğin azaltılması, alım gücünün artması, yoksullukla mücadele politikaları gibi yöntemlerle neoliberal politikalar meşrulaştırılıyor. Lula’nın ilk döneminde bunun örneklerini gördük. Açlıkla ve yoksullukla mücadele eden ve özellikle çocuklara yönelik kamu yardımlarını artıran Lula Latin Amerika’nın popüler liderlerinden olmuştu. Lula’nın ardından gelen Rousseff döneminde bu politika çökmeye başladı. Bana göre bu durumda Rousseff’in etkisi çok büyük değil. Çünkü ben neoliberal politikaların benimsenmesinin bir süre vatandaşların refahını olumlu biçimde etkileyebilmekle beraber uzun vadede her zaman yoksulların (hatta orta sınıfın da) aleyhine sonuçlanacağı düşüncesindeyim. Neoliberal politikaların uygulanmasıyla ortaya çıkan kısa süreli refah artışına Türkiye’den de aşinayız. Bu durumun çoğu örnekte bir ekonomik krizle sonlandığı görülüyor. Bu açıdan Rousseff’in talihsiz bir dönemde başkan olduğunu söyleyebiliriz. Kadın olması, özellikle bekar bir kadın olması ve görece tecrübesiz bir siyasetçi oluşu birleşince Rousseff aşırı sağ oluşumlar tarafından kolayca itibarsızlaştırıldı. Rousseff’in görevden alınmasından Lula’nın tutuklanmasına giden süreç kalkınmacı neoliberalizmden otoriter neoliberalizme dönüşüme işaret ediyor.

Neoliberalizmin rıza üretmekte başarısız olduğu açığa çıkınca bu politikaların devamı için birçok ülkede, özellikle demokrasi kültürünün görece oturmamış olduğu ülkelerde, otoriter neoliberal hükümetler yönetime geldi. Otoriter neoliberalizm merkez hükümetin yetkisini olabildiğince artırmaya, kurumların özerkliğinin ve demokratik mekanizmaların altını oymaya, denetlenebilirliği ortadan kaldırmaya yöneliyor. Bu şekilde neoliberal politikalar hızlı bir biçimde merkezden dayatılarak yürürlüğe giriyor. Türkiye’den de iyi bildiğimiz bu sistemde piyasanın önde gelen aktörleriyle koordineli çalışabilen otoriter bir hükümetin toplumsal muhalefeti boğup denge fren mekanizmalarını etkisiz hale getirmesiyle neoliberal politikaların devamlılığı sağlanıyor. 70’li ve 80’li yıllarda Şili ve Uruguay’ın askeri diktatörlüklerinde ortaya çıkan otoriter neoliberalizm kavramının yeniden kullanıma girmesi mevcut sistemin karşılaştığı rıza üretme kriziyle ilişkili. Türkiye’de Gezi İsyanı devam ederken Brezilya’daki isyanlar muhalif çevrelerde sıklıkla konuşulmaktaydı. Bu isyanlar merkez sol Rousseff hükümeti sırasında ortaya çıkan, İşçi Partisi’ni hedef alan isyanlardı. Bolsonaro bu koşullarda seçildi.

Bolsonaro’nun göreve gelmesiyle birlikte artık kazanılmış sosyal haklara savaş açıldığını görüyoruz. Emeklilik haklarına ilişkin düzenlemeler, yoksullara yapılan kamu yardımlarının “sadaka” olarak adlandırılması gibi olgular bize Bolsonaro’nun benimsediği siyasal pozisyonu gösteriyor. Özelleştirme gibi, kamu harcamalarının azaltılması gibi politikalar bakımından bir devamlılık söz konusu olmakla birlikte Bolsonaro’nun artık neoliberal sistemi bu sistemin mağdurları üzerinden meşrulaştırma gibi bir girişimi olmadığını görüyoruz. Irkçılık, cinsiyetçilik, anti-entelektüalizm gibi silahlara sarılan Bolsonaro kutuplaştırma ve düşmanlaştırma yoluyla neoliberal politikaların devamlılığını sağlama yoluna gitmişti. Açıkçası bu stratejileri toplumda önemli ölçüde karşılık da buldu. Tüm kurumlarla kavga eden, orduyla dahi ciddi uyuşmazlıklara düşerek çok sayıda üst düzey komutanın istifasına sebep olan Bolsonaro ülkedeki her kurumun özerkliğinin altını oymaya girişmesine rağmen yüzde 49’un üzerinde oy almayı başardı. Kim bilir, belki pandeminin yol açtığı korkunç yıkım olmasaydı koltuğunu korumayı dahi başarabilirdi.

Seçim sonuçları

Brezilya’nın en büyük üç eyaleti olan São Paulo, Minas Gerais ve Rio de Janeiro’da Bolsonaro destekçisi adayların vali olmuş olması seçimin Brezilya aşırı sağı için başarılı geçtiğini gösteriyor. Bolsonaro’nun partisi olan Liberal Parti’nin Temsilciler Meclisi’nde birinci sırayı almış olması da çok önemli. Yine, ilk turu üçüncü ve dördüncü sırada tamamlayan başkan adayları Tebet ve Gomes’in doğrudan Lula’ya destek çağrısı yapmış olmalarına rağmen seçmenlerinin çoğunun Bolsonaro’yu tercih etmeleri de Brezilya aşırı sağının seçim başarıları arasında. Örneğin, Tebet ve Gomes’in görece güçlü olduğu Amapá’da ilk turda Lula yüzde 45,67 oranında oy alarak yüzde 43,41 oranında oy olan Bolsonaro’yu geçmeyi başarmıştı, ikinci turdaysa Lula yüzde 48,64 oranında oy alırken Bolsonaro oy oranını yüzde 51,36’ya yükseltti. Diğer adayların güçlü olduğu bir başka eyalet São Paulo’ydu. Burada ilk turda Bolsonaro’nun yüzde 47,71 oranı karşısında Lula yüzde 40,89 oranında oy almıştı. İkinci turda Lula oy oranını yalnızca yüzde 44,76’ya yükseltebilirken Bolsonaro yüzde 55,24 oranında oy aldı. Lula’nın ikinci turda oyunu ülke genelinde yüzde 2,5 civarında artırdığı, Bolsonaro’nun oy oranınınsa neredeyse yüzde 6 oranında arttığı düşünüldüğünde bu durum şaşırtıcı olmaktan çıkıyor. Bolsonaro’nun kutuplaştırıcı söylemi, olumsuzluklardan yoksulları, etnik azınlıkları, feministleri, LGBTİ+ hareketini ve entelektüelleri suçlaması oy oranında olumlu etki yaratmış görünmekte.

İlk tur sonrasında dillendirilen askeri darbe ve iç savaş boyutunda aşırı sağcı kalkışma gibi olasılıkların pek mümkün olmadığını bir önceki Brezilya yazımda da belirtmiştim. Bolsonaro’nun ordu içinde çok da sevilmediği, zaten mevcut Brezilya ordusunun darbe yapma kapasitesi olup olmadığının çok şüpheli olduğu, üstüne Brezilya’nın toplumsal ve ekonomik koşullarının darbeye hiç elverişli olmadığı, kıta genelinde üst üste sol hükümetlerin göreve geldiği bir ortamda bölgesel dengelerin de böylesi gelişmelere uygun olmadığı zaten ortadaydı. Yani, Bolsonaro gerçekten darbe yaptırmaya niyeti olsaydı ve böyle bir işe girişseydi büyük ihtimalle cezaevine girecekti.

Bolsonaro’nun seçimleri gerçekten tanımamakta pek bir çıkarı olmadığı da ortada. Partisi seçimden birinci parti olarak çıktı, destekçileri en büyük eyaletlerde valiliği kazandı. Eski bakanlarının bir kısmı vali ve senatör oldular. Kongre’de sağın çoğunlukta olduğu, büyük eyaletlerin yönetiminin sağcılarda olduğu bir ortamda Lula’yı yıpratarak bir sonraki seçimde başkanlığı kazanmayı hedefleyecek olduğunu düşünmek çok daha makul. Kanımca seçimlerde şaibe yapıldığı iddiası Lula hükümetini yıpratmak için kullanılan söylemsel bir stratejiden fazlası değil. Darbe destekçisi küçük grupların Brezilya’da orduyu yönetime el koymaya çağıran eylemler yaptıkları görülüyor. Bu türden saldırılar Bolsonarocular tarafından önümüzdeki dört yıl boyunca tekrarlanacak. Bu ortada gerçek bir darbe tehlikesi olduğu anlamına gelmiyor. Sağın en azından bir kesimiyle birlikte çalışmak zoruna kalacak olan Lula’nın önümüzdeki dönemde işi zaten zor. Her ne kadar Bolsonaro başkanlığı kaybetmiş olsa da ülke içindeki konumunu güçlü tutmayı başardı. Bu konumdaki bir liderin darbe yaptırmaya kalktığında öncelikle kendi yandaşlarının tepkisiyle karşılaşacağı açık. Yani hem olası olmayan hem de mümkün olsaydı dahi Bolsonaro’nun büyük ihtimalle tercih etmeyeceği bir şeyden söz ediyoruz darbe üzerine konuşurken.

Lula’nın başkanlığı kazanması Latin Amerika’nın diğer sol hükümetlerince coşkuyla karşılandı. Meksika devlet başkanı Andrés Manuel López Obrador’un basın toplantısında üç kez tekrarlayarak “çok, çok, çok” mutlu olduğunu söylemesi ve “arkadaşım ve kardeşim” diye hitap ettiği Lula’yı Meksika’ya Şili devlet başkanı Boric’in, Kolombiya devlet başkanı Petro’nun ve Peru devlet başkanı Castillo’nun da katılacağı bir toplantıya davet etmesi de bunu gösteren örneklerden biri. Latin Amerika’nın yeni sol bloğunun sözcülüğünü Lula’nın üstlenmesi mümkün. Eski sol dalganın da önde gelen isimlerinden olan Lula, kıta genelinde popüler bir siyasetçi. Solun üst üste kazandığı seçim zaferlerini zaten birlikte değerlendirmek gerekiyor. Castillo’nun Peru’da seçimi kazanması Boric’in, Boric’in seçimi kazanması Petro’nun, Petro’nun seçimi kazanması da Lula’nın seçim galibiyetini kolaylaştıran faktörler oldu. Latin Amerika’da birbiri ardına seçim kazanan sol adayların yalnızca aşırı sağın “sol yönetime gelirse Venezuela gibi oluruz” söyleminin temelsizliğini göstermelerinin bile diğer Latin Amerika ülkelerindeki sol siyasetçilerin işini önemli ölçüde kolaylaştırdığını düşünüyorum.

Bitirirken

Lula’nın yeni dönemini hem kendisi hem de Brezilya’nın ezilenleri için ikinci bir şans olarak değerlendirebiliriz. Yasama organında ve yerel yönetimlerde güçsüz olan bir koalisyonun başında bulunması Lula’nın liberallerin (Bolsonaro’nun Liberal Partisini değil görece tarafsız liberal siyasetçileri kastediyorum) desteğine muhtaç olmasıyla sonuçlanacak. Bu da Lula’nın ülkenin ekonomik modelinde kökten bir değişikliğe gidemeyeceğini gösteriyor. Kabinesinde liberal siyasetçilerin yeri büyük olacaktır, Petro’nun da yaptığı gibi birkaç muhafazakâr siyasetçiyi de kabineye dahil etmesi muhtemel.

Her ne kadar Lula ekonomik yapıda köklü bir değişikliğe öncülük edecek konumda olmasa da ilk dönemindeki neoliberal politikaların sonunun vardığı faşizm tehlikesinden muhakkak bazı dersler çıkarmıştır. Bölgenin neredeyse tamamında yönetimin sol hükümetlerde olmasından da yararlanarak en azından ulusötesi siyasette farklı bir tutum alması mümkün. Kolombiya devlet başkanı Petro’nın son BM konuşması da Latin Amerika sol bloğunun böyle bir ortak pozisyon almasının gündemde olduğunu gösteriyordu. Umalım ki Lula’nın başkanlığı hem Brezilya’da hem Latin Amerika’da hem de tüm dünyada ezilenler için olumlu etkiler yaratsın.

Önceki ve Sonraki Yazılar
SERHAT TUTKAL Arşivi
SON YAZILAR