Dış politika Erdoğan’ı kurtarır mı?

Uzun süredir AKP’nin belirli bir eksene, ilkeye, anlayışa oturtulabilecek bir dış politikası yok. Orta ve uzun vadeli planlama yapmayı çoktan terk etmiş bir dış politika bu. Herhangi bir kavram, çerçeve içine oturtması mümkün değil. Tanık olduğumuz süreç bir dış politika mantığından çok bir iktidarda kalma stratejisi, bunun da Türkiye dış politika tarihinde bir ilk olduğunu belirtmek gerek. Dış politika bir süredir kurumsal dayanakların olmadığı, ülkeye zarar verme kaygısı taşımayan küçük bir grubun, şeffaf olmayan pazarlıklarla yürüttüğü bir sürece dönüşmüştü. Belli bir hat, çizgi, politik/ ideolojik tercih olmadığı için öngörüde bulunmak da kolay değil.

Çok tekrar edildiği gibi uzun süredir AKP dış politikası “İslamcı” ve “İhvancı” da değil.
Bu yazıda AKP’nin dış politikada ne yapmak istediğini tartışırken, özellikle Suriye ile normalleşme çabasının anlamı üzerinde duracağım ve buna ABD’nin verdiği tepkiyi ele alacağım. Burada ABD’nin, Türkiye’yi Ortadoğu bölgesinde artık bir müttefik olarak görmediğini, şu anki statükonun herhangi bir yöne doğru bozulmasını tercih etmeyen bir politika izlediğini savunacağım.

BÜTÜN TUŞLARA BİRDEN BASMAK

Türkiye’nin dış politika tarihinde bu kadar kısa sürede bu kadar çok ve birbiriyle çelişen dış politika söylemi ve eylemi birarada görülmedi. Son birkaç ay içinde neler yaşandığını kısa sıralarsak: Suriye’ye hem operasyon, hem diyalog söylemi, Tahran ve Soçi’de Putin ile görüşme, tahıl anlaşmasına öncülük etme, Şangay İşbirliği Örgütü toplantısına katılacağını açıklama, F-16 alımı için ABD’ye heyet gönderme, İsveç ve Finlandiya vetosunu devam ettireceğini duyurma, İsrail ile büyükelçi değiş tokuşu yapma, Abdülhamit Han adını verdiğin sondaj gemisini tartışmalı sulara gönderememe vs.
Bütün tuşlara aynı anda basınca ortaya herhangi bir uyumdan, planlı yürütülen bir politikadan çok kakofoni çıkıyor. Erdoğan içeride zayıflıyor. Yüksek enflasyon, artan yolsuzluk ve çürümenin daha çok göze batması, Erdoğan’ın onay ve popülerliğinde yaşanan düşüş, birleşmiş bir muhalefetle baş etmekte zorlandıkça, dışarıdaki arayışlarını artırıyor.

Hiç değilse bölgede bazı hamleler yapmak ve Türk Lirasının değer kaybını durdurabilmek için BAE, Suudi Arabistan gibi ülkelerle arayı düzeltmek, Rusya’dan üç beş milyar dolar gelmesi için Akkuyu Santralinden tamamen çıkmak gibi daha çok seçim odaklı hamlelere başvuruyor. Bunlar da giderek derinleşen ve yapısal hale gelen ekonomik sorunları aşmaya yetmiyor, günü kısmen kurtarabiliyor.

SURİYE, İSRAİL, FİLİSTİN, İRAN

Dış politika, iç politika kazanımına endekslendiği için bazen aynı ülke ile bazen bölgesel yaklaşımlarda tutarsızlıklar görmek sıradanlaştı. Hükümetin Suriye’ye operasyon yapıp milliyetçiliği köpürtmek mi, yoksa Esad ile anlaşıp mümkünse bir miktar Suriyeli’yi geri gönderip içte sığınmacı karşıtı havayı dağıtmak mı gibi seçenekle arasında kaldığı görülüyor. Aynı anda Suriye’yi vurmakta olan ve Gazze’ye operasyon düzenlediği için eleştirdiği İsrail ile büyükelçi değiş tokuşu yapıp, seçmenin gönlünü almak için Filistin lideri Abbas’ı çağırmak gerekiyor. Tahran’da üçlü zirveye katılıp, İran’ın şiddetli itirazına rağmen Suriye operasyonunu gündemde tutmak başka bir dengesizlik.
Bir vizyona, plana dikkatlice belirlenmiş bir politikaya dayanmadığı için şimdiye kadar bunların hiçbir getirisi olmadı.


Mısır, AKP hükümetinin normalleşme talebine olumlu cevap vermedi. Erdoğan’ın ayağına gittiği BAE geçen hafta Yunanistan ve Mısır ile birlikte Doğu Akdeniz’de bir askeri tatbikat gerçekleştirdi. Haziran ayında Ankara’da olan Suudi Arabistan prensi Selman, Temmuz sonunda Yunanistan’daydı ve iki ülke enerji dahil çok sayıda anlaşma imzaladı.

Öyle ki, iki yıl kadar önce, Temmuz 2020’de Fransız savaş gemisine radar kitlemesi yapan, ENI şirketinin sondaj gemisini kovalayan Türkiye, Total ve ENI’nin doğal gaz çalışmalarına ses çıkaramıyor, kendi seçmenine yüksek perdeden reklamını yaptığı Abdülhamit Han sondaj gemisini, Mavi Vatancıların şaşkınlık ve hayal kırıklıkları arasında 50 km’den öteye gönderemiyor. Erdoğan’ın içte ve dıştaki bu zayıflığının bölge ülkeleri farkında. BAE bir yandan Yunanistan ile ilişkileri yakın tutarken, zayıfladığını gördüğü Erdoğan hükümetinden gelen Sedat Peker’i sessiz tutma talebini artık dikkate almıyor. Yunanistan ise ilk kez Ege’de Türk savaş uçaklarına S-300 radar kitlemesi yapıyor.

UKRAYNA DA KURTARMIYOR

Erdoğan yönetimi Ukrayna konusunda dengeli bir politika izledi. Başkaca da bir seçeneği yoktu. Bir dönem Batı/NATO ile Karadeniz ve Doğu Avrupa hattında işbirliği karşılığında Ortadoğu’da elini daha rahat tutmaya dayalı bir politika izlemeye çalışmıştı. Bu işbirliği Erdoğan iktidarının, bütün sorunlara rağmen Batı ile stratejik uyumu korumasına yarıyordu. İsveç ve Finlandiya’ya veto tehdidi bunu sekteye uğrattı. Ukrayna savaşında doğrudan Rusya’nın yanında yer alması, şu koşullar altında Erdoğan için siyasi bir intihar olurdu. Enerji, ticaret, turizm ve Suriye sorunu yüzünden içine girdiği bağımlılık nedeniyle Rusya’yı da tamamen karşısına alamazdı. Diğer bir deyişle, denge politikası bir tercih sonucu çıkmadı, koşullar onu dikte etti. Ama son dönemde ABD, Rusya’nın Türkiye’yi yaptırımları delmek için bir kanal olarak kullanmaya çalıştığını farkedip bu yöndeki baskısını hem devletten devlete, hem de TÜSİAD’a mektup göndererek şimdiye dek görülmemiş bir şekilde artırdı.
Erdoğan ve çevresinin beklediği gibi Ukrayna savaşındaki dengeli tutum, tahıl koridorunun kurulmasına rağmen Biden yönetimiyle ilişkileri toparlamaya yetmedi.

ABD, ESAD VE ERDOĞAN

Erdoğan seçime doğru Suriye’ye yönelik olarak iki seçeneği de elinde tutmak istiyor. Bu biraz da, elinde hala belli bir hareket alanı, kozlarının bulunduğunu gösterme çabası. ABD, açık bir şekilde Türkiye’nin Esad yönetimiyle normalleşmesine itiraz ediyor. Suriye’yi fiilen bölünmüş, zayıflamış ve yaptırımlarla ekonomik baskı altında tutmak, bölgede izole etmek isteyen ABD için karşı çıkması anlaşılır bir durum. Askeri operasyona gelince. Normal koşullarda ABD’nin, kendi müttefiğinin Suriye’ye hele ki Rusya’nın kontrol ettiği ve çekilince yerine İran’ın geldiği bölgelere askeri operasyon düzenlemesine itiraz etmemesi beklenirdi. Bu noktada Erdoğan’ın Tel Rıfat ve Münbiç gibi iki yerin adını zikretmesi, bir bakıma ABD’ye yönelik bir mesajdı.

ABD Türkiye’nin Fırat’ın Batısına yönelik operasyonlarına genelde sessiz kalıyor. Sonuçta, Türkiye bir NATO üyesi ve iki NATO üyesi, Rusya ve İran’ın müttefiki bir ülkede ne kadar geniş alanı kontrol ederse, bu Esad rejiminin o kadar zayıflayacağı anlamına geliyor.

Rusya’nın Şubat ayından sonra topyekün olmasa da, bir miktar asker ve ekipman çektiği biliniyor. Stratejik mantık bu boşluğun İran yerine Türkiye tarafından doldurulmasının ABD’nin yararına olacağını söyler. Ama bu kez Erdoğan’ın hesabı tutmamış görünüyor. Rusya açısından bakıldığında ise Erdoğan ve çevresi Ukrayna savaşı nedeniyle Türkiye’ye zaten daha fazla ihtiyaç duyarken, onu ABD’nin yanına itecek bir pozisyon almaz diye düşünmüş olmalı. Ama Putin ya karşılığında Erdoğan’dan kabul edemeyeceği bir ödün istedi ya da o da Erdoğan ile yaptığı işbirliğinin sınırlarına ulaştığını düşünüp böyle bir operasyona izin vermedi. İran ise en başından itibaren karşılığında Türkiye’den bir şey alamayacağını bildiği için operasyona net bir şekilde karşı çıktı.


ABD bir süredir Türkiye ile özellikle Ortadoğu bölgesinde stratejik işbirliği alanı açmaktan kaçınıyor. Tıpkı IŞİD liderleri Bağdadi ve el Kureyşi’nin öldürülmesinde İncirlik üssünü kullanmaması ve hatta haber vermemesinde olduğu gibi Türkiye’yi ortak operasyon yapılacak bir müttefik olarak görmediğini göstermek istiyor. Suriye’de İran etkisini azaltmak için Türkiye’ye alan açmak hem doğrudan kendisi hem de İsrail, İran’a yakın gruplara yönelik saldırıları artırdılar. Bu iki ülkenin Suriye’deki operasyonlarda sayı hem de yoğunluk açısından artış var. Centcom tarafından gerçekleştirilen bu saldırılarda ABD F-15 ve F-16 savaş uçaklarını, SİHA’ları, Apachi helikopterlerini kullanıyor. Kanıksandığı için değil tepki, dikkat bile çekmeyen, sıradanlaştığı için artık haber değeri bile taşımayan bu saldırılar, aslında bir ülkenin egemenlik haklarının tamamen göz ardı edilmesi.
İkinci olarak ABD, Suriye’de kendi lehine işleyen statükoyu bozmak istemiyor. Böyle bir durumda, Rusya’nın hava sahasını açması gerekeceğini, bunun için de karşılığında bir ödün isteyeceğini, Türkiye’nin Rusya’ya daha fazla yaklaşmak zorunda kalacağını biliyor.

Erdoğan’ın dış politikada kullanabileceği kozu giderek tükeniyor. Rusya ile Ruble üzerinden ticaret, Şangay İşbirliği Örgütü toplantısına katılma gibi kozlar, İsrail’e diplomatik açılım gibi ABD’nin takdirini toplayacak hamleler seçime giden yolda ABD ve Batı ile ilişkileri düzeltmeye yetmiyor. Ukrayna savaşı koşullarında Rusya’ya daha fazla yaklaşarak, onu dengeleyici olarak kullanmanın sınırlarına çoktan ulaşıldı.
ABD Erdoğan’a seçimde kullanacağı bir koz vermek istemiyor, ABD karşıtlığını kullanarak prim yapmasını istemiyor. Ama Erdoğan’ın işine yarayacak hamlelerden de kaçınıyor. Biden yönetimi zorunlu olmadıkça işbirliği yapmaktan da kaçınıyor, diplomatik teması minimum düzeyde tutuyor, gerekmedikçe Erdoğan ile iletişim kurmuyor.
Erdoğan’ın dış politika hamleleriyle seçimde avantaj sağlama stratejisi varsa, bunun imkanı giderek daralıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
İLHAN UZGEL Arşivi
SON YAZILAR