İranlı kadınlar ve ‘sarı duvar kâğıdı’nı yırtmak

Dünya, İran’da 22 yaşındaki Mahsa Amini’nin saçlarının göründüğü bahanesiyle, ahlâk polisi tarafından darp edilip, yaşamını yitirmesiyle başlayan isyanı konuşuyor. Mahsa Amini’nin yoldaşı kadınlar önce saçlarını keserek, sonra da tüm bedenleriyle Amini’nin anısı ve kendi özgürlükleri için direniyorlar. İranlı kadınların öfkesi ülkedeki diğer muhaliflerin; üniversitelilerin, işçilerin, sanatçıların da dayanışmasıyla İran rejimine yönelik öfkenin dönüştürücü bir güce evrilmesini sağlarken, bu haysiyetli direniş dünyaya sözünü söylemeye çoktan başladı.

Bu umutlu öfke son yıllarda dünyayı saran başka eylemlerin söylemleriyle de kesişiyor. “Kadınlar artık susmuyor, susmayacak.”

Patriyarkal politikaların, kadın bedenini hedef alan her türlü söylemine karşı başlayan direniş, dünya kadınlarının eylemlerini ortak bir zemine taşırken, coğrafyaların sınırlarını aşarak her yeri direniş alanına dönüştürmelerine de sebep oluyor.

Örneğin, geçtiğimiz yıllarda Şili’de başlayıp dünyaya yayılan danslı protestonun şarkısının sözlerinde şöyle diyordu kadınlar: “Hata benim değil, nerede olduğum, ne giydiğim değil. Beni bunlarla suçlayamazsın.” Bu şarkı ve dansı Türkiye dâhil pek çok ülkede yaygın bir direnme pratiğine dönüşmüştü.

İranlı kadınların eylemi de coğrafyamızın dört bir yanında yapılan eylemlerle ortaklaştı. Çünkü kadınlar “hata benim değil” diyerek dünyanın dört bir yanında seslerini birbirine ekleyerek direnişlerini kesiştiriyorlar. Bu güçlü öfkenin kadınların mücadelesi açısından düşünüldüğünde de anlamı büyük. Kadına şiddetin hız kesmediği, kadın cinayetlerinin tabloda veriye dönüştürülmeye çalışıldığı, İstanbul Sözleşmesi gibi kazanılmış hakların gasp edildiği coğrafyamızda veya başka bir yerde kadınlar direndiğine dünyanın başka yerlerindeki kadınlar için de direniyorlar. Bu nedenle otoriter rejimlerin dünyayı esir almaya çalıştığı bir ortamda, İranlı kadınların özgürlük talebi ve isyanı dünyanın her yerinde başka bedenlerle kesişiyor ve sesleri birbirine karıştırıp, ortaklaşıyor.

“SARI DUVAR KÂĞIDI”

İranlı kadınların direnişi aklıma Chalotte Perkins Gilman’ın feminist bir klasik olan, “Sarı Duvar Kâğıdı” öyküsünü getiriyor. Öyküde, Gilman’ın isimsiz kadın anlatıcısı doktor olan eşi John ile birlikte “hastalığına” iyi geleceğini de düşünerek, şehirden uzak olduğunu tahmin edebileceğimiz bir köşke yerleşirler. Eşine göre, hastalığının tedavisine iyi gelecek tek şey onun dinlenmesidir. Oysa anlatıcı başka şeyler yaparak mesela, yazarak kendini iyi hisseder, “yazmak ruhuma iyi geliyor” der.

Ama John sözleri ve eylemleriyle ona kendi başına hareket etmesinin, istediği şeyleri yapmasının, bedeni üzerindeki hâkimiyetini kaybettireceğini düşündürdüğü için, kadın “ruhuna iyi gelen” şeyleri “sert tepki almamak” amacıyla gizlice yapar. Gilman’ın karakteri devamlı denetim altındadır, John yoksa evin çalışanı devreye girer. İlaçlar, yatak, dinlenme ona biçilen hayatın bir bölümü böyle tarif edilebilir.

Kendini iyileştirecek şeylere müsaadesi yoktur. Cümlelerine yansır durum: “Bazen John’a anlamsızca kızıyorum. Ben asla bu kadar hassas biri değildim. Sanırım bu, malum nevroz durumundan ileri geliyor. Ama John eğer böyle hissedersen özdenetimimi koruyamayacağımı söylüyor; ben de -en azından onun önünde- kendimi denetlemek için büyük çaba harcıyorum ve bu da beni çok yoruyor.”

Devamlı baskı altında hissettiğin, öfkenin içine içine aktığı, “hastalıklı” bir yere kodlandığın için suçluluk hissettiğin ve sonunda kendi kendinin denetimcisi hâline getirildiğin patriyarkal bir şiddet biçimidir kadının yaşadığı ve bu sadece onun değil dünyada pek çok kadının hikâyesiyle kesişen bir yerde durur.

DEMİRLİ PENCERELER

Kadının ve eşinin bir köşke yerleştiğinden söz etmiştik. Bu köşkte kadının kaldığı odanın pencerelerinde çocuklar için güvenlik amacıyla yapıldığını düşündüğü parmaklıklar vardır. Ayrıca oda, sarı renkli ilginç desenleri olan bir duvar kâğıdıyla kaplıdır. Karakter bu kâğıtta bir tuhaflık olduğunu düşünerek başka bir odaya geçmek istese de yine John’un müdahalesiyle o odada kalmak zorunda kalır. Sonrasında, kadın için duvar kâğıdı sırları çözülecek bir imgeye dönüşür, “desenleri takip etmeye çalışırken gözü şaşırtacak kadar solgun, bir işle meşgulken insanın sinirlerini bozup çalışmasını engelleyecek kadar göze çarpan bir duvar kâğıdı” olarak tanımlar onu. Karakter için bu kâğıt bazen nefret ettiği bazen de desenlerinde kaybolarak oyalandığı bir şeye dönüşür. Aralarında “tuhaf” bir ilişkisellik başlar. Aslında belki de “duvarlarla konuşmak” tabirinin gerçekliğini yaşatır bize Gilman.

DUVARA HAPSEDİLMİŞ KADINLAR

Kadının duvarla kurduğu ilişki gittikçe “ilginç” bir hâl alır. Her incelediğinde başka şeyler fark eder. Bir gün keşfettiği şey onu epey şaşırtır çünkü günün farklı saatlerinde gördüğü imgeler değişir: “Gece herhangi bir ışıkta, alacakaranlıkta, mum ışığında ve en kötüsü ay ışığında, parmaklıklara dönüşüyor! Öndeki deseni kast ediyorum; arkadaki kadın da olabildiğince belirgin hâle geliyor.”

Uzun süre ne olduğunu çözemediği imgenin kadına dönüşmesi onun için kendi özgürleşmesinin başlangıcı olur. Çünkü bir duvar kâğıdının şekillerine, parmaklıklarla çevrili pencereleri olan bir odaya mahkûm edilmiş, kapatılmıştır bu onun kendi imgesidir.

“Bazen arkada bir sürü kadın olduğunu düşünüyorum” der kadın. Gilman böylece, duvarlar arasına kapatılmış, özgürlüğü gasp edilmiş kadınların hikâyesiyle karakterinin öyküsünü kesiştirir.

UYANIŞ

Bu deneyim kadın için uyanış olur, köşkten gidecekleri zamanın yaklaştığı bir gün kapıyı kilitler, anahtarı pencereden dışarı atar, sarı duvar kağıtlarını yırtar, bu hem kendinin hem de duvar kâğıdına sıkışmış tüm kadınların serbest bırakılmasını simgeler. John döndüğünde kapıyı açmaya çalışır, ona, anahtarın bahçede olduğunu söyler, kapı açılır. Öykü şöyle sonlanır:

“ ‘Sonunda dışarı çıktım’ dedim, ‘sana ve Jane’e rağmen (evin çalışanı). Kâğıdın büyük bir kısmını da yırttım, beni bir daha oraya kapatamayacaksınız! Şimdi bu adam niye bayıldı? Ama bayıldı, tam da yolumun üstüne, duvarın dibine, ben de her seferinde onun üzerinden geçmek zorunda kaldım!”

MAHSA AMİNİ

İranlı kadınların direnişi bu öyküyü çağrıştırıyor çünkü onlara dayatılan hayatın Gilman’ın karakteriyle ortak yanları var. Onlar, demirli pencereli evlere, duvarların ardına kapatılmaya çalışılıyorlar ve böyle bir hayatı reddediyorlar, ölümü göze alarak özgürlük için direniyorlar. Tıpkı öykünün karakterinin yaptığı gibi otoritelerin, devletin kolluk güçlerinin, erkek egemen dünyanın, “her seferinde üzerinden geçerek”, isyanlarını dünyaya duyurmaya çalışıyorlar, dünyadaki diğer kadınlarla ortaklaşarak başka bir yaşamı inşa etmeye çalışıyorlar.

Kısacası, “sarı duvar kâğıdı yırtıldı” kadınlar özgürlüklerini kimseye teslim etmeyecek, kadınların direnişinde her slogan deneyimden çıkar: “Gece karanlıktan korkarsan, bu kenti ateşe veririz.” Mahsa Amini’nin yoldaşları onun için kentleri ateşe verirken, anısını da tarihe kaydediyorlar onu kadınların direniş belleğine ekleyerek sonsuz kılıyorlar.

“Sarı Duvar Kâğıdı” öyküsü için bknz. “Sarı Duvar Kâğıdı ve Diğer Öyküler”, s. 11-32, (çev. Ayşen Taşkent Ekmekçi), Can Yayınları: 2021.

Önceki ve Sonraki Yazılar