Islıkla yazılan tarih: 555k olayı | 'Yöneticisinin' ağzından bir direniş

“….Biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz”

Cemal Süreya

Siyasi mücadeleler tarihine bakıldığında her mücadele evresi kendi şiirini, destanını, türküsünü, halayını yaratmıştır. Mücadele ne kadar haklı ve köklü ise seçilen sloganı o kadar kalıcı olmuştur. Çünkü o, sürecin “özü”dür. O sloganı yıllar sonra haykıran biri, o mücadelenin tarihini baştan sona yeniden yazar.

“Hürriyet istiyoruz”, işte öyle bir slogandır. Düşünün bundan 62 yıl önce bugün bir genç, kendilerine “Ne istiyorsunuz!” diye hiddetlenen dönemin Başbakanı Adnan Menderes’e, tüm toplumun talebini bu iki kelimeyle özetleyivermiştir: Hürriyet istiyoruz!

Cemal Süreya, girişte yer verdiğimiz dizelerle anlatıyor o günü, o saatleri… 5’inci ayın 5’inde saat 5’te Kızılay’da... Bu olay Türkiye’nin demokrasi mücadelesi tarihine “555K Olayı” parolasıyla yazılan barışçıl başkaldırıydı. 1960’ın 5’inci ayı mayısın 5’inde saat saat 5’te Kızılay’da gerçekleşen eyleme ilişkin kimi efsaneye dönüşmüş, kimi orada bulunanların da teyit ettiği birçok bilgiyle aktarılır:

Katılımcılardan Vedat Dalokay, Adnan Menderes’in boynunu sıktı… Menderes kendisini yuhalayan gençlere sinkaflı sözlerle karşılık verdi… Menderes gençlere “beni öldürecek misiniz?” dedi… Gençler, “biz katil değiliz, katil devlet” diye karşılık verdiler… Menderes oradan uzaklaştırılırken bindirildiği gazetecinin arabasının tavanını yumrukluyordu… Doğrusuyla, rivayetiyle kırık dökük birçok bilgi.

Detayları her nasıl olmuşsa olmuş, Türkiye Demokrasi tarihine sloganıyla kazınmış 555K olayının öyküsünü, Cemal Süreya’ya göre kendilerini “yöneten” isimle, Altan Öymen ile konuştuk. O günden Gezi’ye baktığımızda Gezi’den bir “darbe girişimi” çıkarılmasının nafile gayretlerini gördük.

1960 Nisan ayı sonları. İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere birçok ilde “üniversite” merkezli özgürlük talepleri dillendiriliyor. İşbaşına, “demokrasi ve özgürlük” vaadiyle gelen Demokrat Parti kimilerine göre “iktidar zehirlenmesi” yaşıyor, kimilerine göre de “gizlediği yüzü” ortaya çıkıyordu.

Deyim yerindeyse, 18 Nisan 1960’ta Meclis’te kurulan Tahkikat Komisyonu ve hemen ertesinde bu Komisyonun çalışma esaslarını düzenleyen Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat Encümenlerinin Vazife ve Salahiyetleri Hakkında Kanun “tüy dikmişti”:

“Madde 1: Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat Encümenleri ve naip olarak vazifelendirecekleri Tali Encümenler; Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu, Askeri Muhakeme Usulü Kanunu, Basın Kanunu ile diğer kanunlarda Cumhuriyet müddeiumumisine, sorgu hakimine sulh hakimine ve askeri adli amirlere tanınmış olan bilcümle hak ve salahiyetleri haizdir.”

Bu, Demokrat Parti’nin, “savcı da benim, hakim de benim” demesinin “kanuncası”ydı.

Bilenler için çok basit bir bilgi tekrarı olacak ama bilmeyenler için bugün, yasamanın, yürütmenin ve yargının tek isme toplanmasıyla eleştirilen “Cumhurbaşkanlığı Sistemi”ni de iyi anlamaya kılavuz olabilmesi için biraz detaya girmekte fayda var. Bu yetkilerle kendisini donatan Tahkikat Komisyonu, 15 Demokrat Partili’den oluşuyordu. “Tali Encümenler” de bu 15 kişilik komisyonun dallarıydı.

Bu 15 kişi üst üste tebliğler yayınlıyordu. İlk tebliğinin özeti şuydu: Siyasi faaliyet yasak! Demokrat Parti’ninki hariç. Basın yasak! “Besleme basın” hariç.

Meclis Ek Binasında çalışan Komisyon, istediği zaman istediği kişiyi sorguya çekebiliyor. İstediği gazetenin toplatılmasına karar verebiliyor, İsmet İnönü’nün konuşmalarına istediği gibi sansür getirebiliyordu. Hakim de onlardı; kararlarına uymayanlara bildiğimiz hapis cezaları biçebiliyorlardı. Onlara göre CHP “komünistti”.

O ZAMAN DA “YERDEN SEKERDİ” MERMİLER

Tahkikat Komisyonu’nun kurulmasıyla farklı illerde gösteriler düzenleniyordu. İstanbul’daki gösterilere güvenlik güçlerinin müdahalesi sırasında iki genç öldü: İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Öğrencisi Turan Emeksiz ve İstanbul Erkek Lisesi öğrencisi Nedin Özpulat.

Tahkikat Komisyonu’nun “neşriyatına” izin verdiği basına göre Turan Emeksiz “polisin silahından çıkan merminin yerde sekmesi sonucu” ölmüştü! Nedim Özpulat için yazılan hikaye daha fantastikti:

“Harekat halindeki tankların üstünde nutuk söylüyordu, diğer palete atlarken ayağı palete takılmış”tı(!) Nasıl da şimdi Ali İsmail Korkmaz’ın, Ethem Sarısülük’ün ve diğerlerinin ölümüne benziyordu ölümleri.

“555K” PAROLASININ DOĞUŞU

Tahkikat Komisyonu’nun kurulmasından sonra farklı illerde gösteriler düzenleniyordu. Öğrenciler ve kısmen de memurlar olup bitenlerin farkındaydı ve “hayır” diyordu. İşte o isimlerden biri de daha sonra, kısa süreliğine Cumhuriyet Halk Parti’nin Genel Başkanlığını da yürütecek olan Gazeteci Altan Öymen’di. O zaman Ulus Gazetesi’nde çalışan Altan Öymen’di. Cemal Süreya’ya göre “Onlar fark etmeden onları yöneten” kişiydi.

Altan Öymen’le o dönemin Tahkikat Komisyonu’nu, Ankara’sını, “rüyaların büyüdüğü” Atatürk Bulvarı’nı, Türkiye’nin en çok bilinen “sivil itaatsizlik” eylemi “555K Olayı”nı konuştuk. Birinci ağızdan aktaralım. Öymen’den, önce 555K gösterisini getiren süreci ve kararın alınışını dinleyelim:

“Meclis’te kurulan Tahkikat Komisyonu neyi araştıracaktı? Cumhuriyet Halk Partisi’nin ve basının faaliyetini araştıracaktı. Ne amaçla? Çünkü bunlar hakkında iddialar var: CHP memleketin menfaatine aykırı olan bir takım hareketler yapıyor, Komünizan hareketlere katkıda bulunuyor, Amerikalıların aleyhinde hareketlere cevaz veriyor.. Böyle suçlamalar. Bir de bir kısım basın soruşturulacaktı. Bir kısım basının da yaptığı, muhalefetin yaptıklarını desteklemekti. Komisyon araştıracak, bunlar hakkında bir rapor hazırlayacak. Fakat bu hem Anayasa’ya hem de TBMM İç tüzüğü’ne uygun değildi. Aynı zamanda iktidar partisi bir muhalefet partisine öyle şeyler yöneltiyordu ki bunlar hepsi suçtu. Bir kısım basını da aynı şekilde suçluyordu. Yaptırım yetkisine de sahip bir komisyondu. Meclis’e ‘bu parti kapatılabilir’ diyebilirdi. Komisyon, kurulur kurulmaz bir tebliğ yayınladı.

Tebliğde ‘görevimize başladık, vazife taksimi yaptık’ diyordu. Ardından da ‘her türlü siyasi faaliyet yasaktır’ diyordu. Peki hükümet de siyasi faaliyet yapıyordu. Ona gelince, ‘o hükümettir, o yapar, ötekiler yapamaz’ diyordu. Ayrıca ‘CHP Lideri İnönü’nün bugün Meclis’te yaptığı konuşmayı yayınlamak yasaktır’ diyordu. Böyle bir acayip çalışma yöntemi olan komisyondu.

Ben o zaman Ulus Gazetesi’ndeydim. İnönü’nün konuşmasını yayınladığı için birtakım insanlar geldi, soruşturma yapıldı, bizim yazı işleri müdürlerini sorguya çektiler. Komisyonun niyetinin de muhalefet açısından, demokrasi açısından parlak bir niyet olmadığı anlaşıldı.

Üstüne bir de Tahkikat Komisyonu’nun yetkilerini düzenleyen kanun çıkarıldı. Bunlar üst üste geldiği için de İstanbul’da bir nümayiş yapıldı. Bir gün sonra Ankara’da nümayişler yapıldı. Bir taraftan da devlet radyosundan ‘bu gençler ne yapıyor, bunlar yasaktır’ diye yayınlar yapılıyordu.

İşte o sırada 555K denilen işe bu şekilde gelindi. Daha önce İstanbul’da yapılan nümayişler de göz önünde tutularak herkes ‘biz de bir şey yapmalıyız’ diyordu. Bir ‘5 Mayıs’ lafı dolaşıyordu. 5 Mayıs’tan da önce her gün Ankara’da Atatürk Bulvarı’nda yürüyüşler yapılıyordu, polis geliyor kovalıyor. Öyle hareketli günler geçiyordu. ‘Bu böyle yapılacağına biz organize edelim’ dendi. Planlı bir şey olmadığı için başlanamıyordu. Başlandığında da polis gelip kovalayınca devam edemiyordu. Yarım yamalak kalmaması için, ‘doğru dürüst başlatalım’ dendi. Peki kim başlatacak? Başka odaklar da vardı. Mesela Vehbi Koç yurdunda toplananlar da vardı, başkaları da vardı. Ama bir türlü başlatılamıyordu.

Mülkiyeliler lokalinde, ‘kimse başlatamıyorsa biz başlatalım’ dendi. Bu şekilde karar oluştu. Parola olarak da 555K’yı belirledik. Toplantıda 7-8 kişiydik. Saatin (saat kulesi) biraz altında toplanacaktık. İstanbul’da söylenen bir marş vardı: ‘Olur mu böyle olur mu/ Kardeş kardeşi vurur mu/ Kahrolası diktatörler/ Bu vatan size kalır mı’ diye.”

MELODİ “KEMANCI COŞKUN”DAN

555K olayına ilişkin yazılanlarda, dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakanı Adnan Menderes’in olay yerine gelişleri genellikle “sanki oradan geçiyorlarmış da bir anda kalabalığın içinde kalıvermişler” gibi aktarılır. Öymen’e göre Bayar ve Menderes, gösterilerin başladığını öğrenince sinirlenerek sırf ne oluyor diye bakmak için Kızılay’a geldi. Yine kimi yazılanlara göre de Adnan Menderes’in boğazı sıkıldı, kravatı çekiştirildi. Öymen bütün bunların “tam da öyle olmadığını” ifade ediyor. Yine Öymen’e dönelim ve neler olmuş, nasıl olmuş Öymen’in ağzından biraz da özetleyerek aktaralım:

“Gazi Osman Paşa Marşı’ndan uyarlanan şarkının melodisini bizim Coşkun yapacaktı. Kemancı Coşkun. Sonradan kaymakam oldu. Aynı zamanda keman çalardı, o nedenle Kemancı Coşkun denirdi. Melodiyi bize de öğretti. Biz onu toplantıda (Mülkiyeliler lokalindeki toplantıda) söyleyip kendimizi alıştırdık. Ertesi gün de Kızılay’da buluştuk. Kimse yapmazsa biz yapacağız dediğimiz için biraz bekledik. Kimse başlamayınca biz başladık. Önce ıslıkla sonra da şarkıyı söyleyerek yürüdük. Kızılay’dan Zafer Meydanı’na doğru yürüdük. Ama herkes hazırmış zaten. Epey bir yürüdükten sonra arkamıza baktığımızda yüzlerce, binlerce insan vardı. Bir yere kadar götürdük. Zaten amacımız başlatmaktı, oradan geriye doğru döndük. Geriye dönünce herkes döndü. Biz arkada kalınca onlar önde yürümeye başladılar. O arada Cumhurbaşkanı ve Başbakan bu hadiseyi işitince harekete geçmişler. Sonrasında her şey herkesin gözü önünde oldu.

Sonradan da sıkıyönetim ilan edildi. Ve maalesef Türkiye hiç kimsenin istemediği bir sonuçla bir askeri yönetim altında yaşadı.

Menderes’in boynunun sıkıldığı iddiasına dönersek; Meydan gayet geniş bir meydan. O alanın belirli yerlerinde duran insanlar var. İnsanların bir kısmı olayın o tarafını izledi. Biz başlattıktan sonra bir kısmımız dağıldı, bir kısmımız buluştu. Her bir tarafını görmedik ama bütün bunlar yazıldı çizildi. Bir de Yassıada duruşmaları sırasında orada bulunanların, Cumhurbaşkanı ve Başbakan dahil, bir kısmının ifadeleri alındı. O ifadelere göre de Menderes, Emin Karakuş’un (Hürriyet’in Ankara Temsilcisi) arabasına bindirilerek oradan, o durumdan çıkartılıyor. ‘Durumdan’ diyorum, çünkü boğazını sıkmak falan filan öyle şeyler yok yani. Yassıada duruşmaları sırasında hiç kimse öyle bir şey söylemiyor. ‘Hükümet istifa’, ‘katil hükümet gibi’ sloganlar atılıyor.”

555K İHTİLALİN SEBEBİ Mİ, BASKININ SONUCU MU?

555K olayı “sağ”dan ve “sol”dan hep farklı anlatıldı. Kimi anlatımlara göre bu olay 1960 ihtilalinin nedeniydi. Kimine göre de asıl neden Tahkikat Komisyonu ve dolayısıyla Demokrat Parti’nin yaptıklarıydı. Öymen’e sorduk: 555K olayı ile 60 ihtilali arasında bir bağ var mıydı, ihtilal bu olayla mı geldi? Öymen cevaplıyor:

“Ortada apaçık bir durum var. Olaylar Tahkikat Encümeni ile çıktı. Bir iktidar bir tahkikat açıyor, kimin hakkında? Muhalefet partisi hakkında. Kim açıyor bu tahkikatı? 15’i de iktidar partisinin milletvekili. Bu komisyon ‘ben demokratik bir ülkeyim’ diye meydana çıktıktan sonra kuruluyor ve bu komisyon insanları sorguya çekiyor. Nümayişler bunun üzerine başlıyor. Onun üzerine ‘böyle şey olmaz’ deniliyor. 15 tane iktidar milletvekili mahkeme yetkisi kullanıyor. Böyle bir şey kabul edilebilir mi. Buna karşı ne deniyor? ‘Hürriyet istiyoruz’ deniliyor. ‘Hükümet istifa’ deniliyor. Bunun gibi gösteriler, dünyanın her tarafında yapılabilir ve insanın doğuştan kazandığı haklardan olan toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının bir parçasıdır.”

Öymen, son söz olarak Gezi sürecinden de bir “darbe” çıkarılmak istendiğini ancak ısrarla yürütülen bu kampanyanın başarılı olamadığını belirtiyor.

Bugün 62. Yılında 555K olayını hatırlayıp olayı birinci ağızdan aktaralım dedik.

* Kapak fotoğrafı, #tarih dergisinden alınmıştır.

Önceki ve Sonraki Yazılar