Look at the tabela

Geçtiğimiz hafta sonu Kuzey Londra’ya gitmiştim. Muhtemelen birçok insan bilir; Kuzey Londra ağırlıklı olarak Türkiye’den gelen göçmenlerin yaşadığı bir bölge.

Türkiye’de bile bu kadar Türkçe tabelayı bir arada göremezsiniz. Öyle ki memlekette marketinin adını 'Dallas market' koyanlar burada marketinin adını Elbistan market koymuş durumda.

Lokanta camlarında A4 kağıtlara yazılı “Hafta sonu part-time çalışacak gözlemeci aranıyor” yazısından köy derneklerine kadar her şey Türkiye’den Kuzey Londra’ya taşınmış durumda.

Özetle memleketin özellikle Maraş-Antep-Malatya Kürt alevileri bu bölgede yaşıyorlar.

Herhangi bir insan sizinle tanışmak istediğinde memleketini değil direk köy detayını soruyor. Bu insanların neden göçtüğünü uzun uzun anlatmak ayrı bir yazının konusu.

Meraklısı için bu konuda çok kitap yazıldı, belgesel çekildi, tonlarca akademik araştırma yapıldı. İşin özü 1978 Maraş olayları ile başlayan Alevilerin yaşadıkları yerde barınamama durumu. 90’lardan itibaren tırmanan Kürt sorunu ve ekonomik göç. Şimdi ise kendi içinde başka dinamiklerle devam ediyor bu göç.

Bu kadar hikayeyi anlatmamın sebebi birkaç gün önce Ankara’da yaşanan bir tabela hadisesi. Medyadan muhtemelen takip etmişsinizdir.

Ankara Kızılay’da Somalililer tarafından işletilen Saab Cafe’nin açılış törenine polisler müdahale etti ve tabelayı beyaza boyadı. DEVA Partili milletvekili Mustafa Yeneroğlu duruma müdahale etti.

Çankaya Emniyet Müdürlüğü’nden bir emniyet amiri ile sözlü tartışma yaşadı.

Emniyet amiri muhtemelen meclisin en nazik milletvekillerinden olan Yeneroğlu’na "Senin gibi tiplerin ne olduğu belli, ahlâksız sensin lan, adam gibi konuş." dedi. Yaşanan gerilimin ardından emniyet amiri, tabelada yer alan yeşil, sarı ve kırmızı renklerinin "terör örgütünü çağrıştırdığını, o kısımların beyaza boyanması halinde tabelanın yerinde kalabileceğini" söyledi. Bunun üzerine tabelanın bir kısmı beyaz renge boyandı.

Hayır konu yine ne ara Kürtlere ve onların geleneksel renklerine geldi bilmiyoruz ama Kürtlerin bu duruma uygun bir atasözleri var.

Yavaş yürüyorum bela bana yetişiyor, hızlı yürüyorum ben belaya yetişiyorum.

(Ez hêdi dımeşım bela dıghê mı, ez zû dımeşım ez dıghêm bela)

Emniyet ve Yeneroğlu tarafından çeşitli açıklamalar yapıldı.

Emniyet, Türkiye’deki tabelaların %25’nin ancak yabancı dilde olabileceğine dair TSE yönetmenliğini hatırlattı. O sırada muhtemelen Starbucks, Cafe Nero, Burger King gibi yabancı markaların tabela neonları heyecandan bir yanıp bir sönmüştür ancak endişe etmelerine gerek yok onlara hiç bir şey olmaz. Konu çok başka.

Somali uyruklu Türk vatandaşı işletmeci kadın mükemmel Türkçe’siyle gelen basın mensuplarına şöyle bir açıklama yaptı.

“Türkiye’de yasal olarak çalışmak suç mu? Bu kimliğim. Ben Türk olarak burada çalışamıyorum. Benim üç tane çocuğum var. Suçsa vereyim bu kimliği gideyim. Niye böyle oluyor çözemiyorum. Bu ırkçılık. Bu rengi Allah yaratmış. Siyah olmak suç mu? Ama Allah verdi bu rengimi, yıkayamıyorum, silemiyorum."

Bundan yaklaşık 1 yıl önce Sözcü gazetesi şöyle bir haber yapmıştı “Somali’den gelen iş insanları ve sığınmacılar, Ankara’nın göbeği olan Kızılay’daki iki sokağı baştan sona kendi ülkelerine çevirdiler. Somali dilinde tabelalar asarak, lokanta, kafe, berber, butik, kuaför ve marketler açtılar.”

Aynı günlerde Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonu’nun Memlüklüler zamanından beri başkanı olan Bendevi Palandöken, "Vatandaşlarımızı Türkçe kelimeler kullanmaya özendirmek için tabelalarında bu kelimeleri kullananlara vergi muafiyeti getirilmeli" demişti.

Yine benzer zamanlarda Anadolu Ajansı şöyle bir haber paylaşmıştı “Başkentteki Somalililerin kültürel izlerini taşıyan dükkanları şehre hareketlilik katıyor. Somalili girişimciler, açtıkları kendi kültürlerinden izler taşıyan lokanta, kafe, berber, kuaför ve marketlerle bir yandan kente değer katıyor, diğer yandan hem kazanıyor hem de Türkiye ekonomisine katkı sunuyor.”

Peki ne oldu da birden polis kafayı SAAB adlı bu lokantaya taktı?

Binlerce Arapça, İngilizce, uyduruk İtalyanca (Şişli ve Merter civarında o kadar çok uydurma İtalyanca tekstil dükkanı var ki İtalyan bir arkadaşımız ilk gördüğünde “O Mamma Mia!” diye ufak bir Napoli çığlığı atmıştı) varken neden polis bu meseleye bu kadar takılıp kalmıştı?

Komplo teorilerine gerek yok. Bence işletmecinin başı açık Afrikalı bir kadın olması ve sarı-kırmızı yeşil renkler bunda etkili oldu. Polisin Somalili lokanta sahiplerini arayarak sabaha kadar tabelanın beyaza boyanmasını, aksi halde dükkan sahiplerinin gözaltına alınacağını söylemesini açıklayacak başka bir neden yok.

Gece geç saatlerde tabelanın üzerindeki Saab yazısı da Somalili işletmeciler tarafından beyaza boyandı. Bu boyama Polis’i yeterince kesmemiş olacak ki polis gelip bir daha beyaza ikinci kat boya attı. Mazallah aradan Kürt sızabilirdi.

Dönelim konunun başına. Londra’nın kuzeyindeki Türkiye göçmenleri yaşadıkları alanları ismen ve cismen küçük bir Türkiye’ye çevirirken polisin aklına tabelalarla uğraşmak muhtemelen hiç gelmiyordur. Çünkü polisin görevi gettolaşmanın yarattığı güvenlik sorunları ve yasadışı göçmen olup olmadığının takibi. Bunda ne kadar başarılılar ayrı konu.

Sevgili yöneticilerimiz, sınırlar kevgire çevrilip milyonlarca göçmen sınırlardan ip atlar gibi kayıtsızca Türkiye’ye gelirken göstermediği cevvalliği neden Afrikalı bir kadının sarı-kırmızı-yeşil dükkan tabelasına gösteriyor?

Ah Kürtler…Her konu niye gelip hep size dayanıyor?

90’larda sarı-kırmızı-yeşil bir araya gelmesin diye Diyarbakır'daki trafik ışıklarının rengini değiştiren zihniyet niye hiç tarihin çöplüğünde kötü bir şaka olarak kalamıyor?

“Şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim.” dediği rivayet edilen milli eğitim bakanı gibi idarecilerimiz de muhtemelen şöyle diyordur. “Şu Kürtler olmasa memleketi ne güzel idare ederdik.”

Küçük not; Afrika bayraklarında en yaygın kullanılan 3 renk sarı-kırmızı-yeşil. Paniğe gerek yok kadın Kürt değil Afrikalı.

Önceki ve Sonraki Yazılar